16 Mart 1848 tarihinde kurulan Erkek Öğretmen Okulu (Dar-ül Muallimin) çağın yeniliğidir. Çünkü Islahat Fermanı ile kapılarını Batı’ya açan Osmanlı Yönetimi, Batı tarzında kurum ve kuruluşlar kurarak çağa ayak uydurmaya çalışmıştır.
Elbette ki “Batı” bir yön değildir siyasal ve kültürel yaşamdır. Batı bir yaşama biçimidir. Özgürlükçü, demokrat, çağdaş değerlere önem veren anlayıştır. İşte geleceğini Batı’da gören Osmanlı İmparatorluğu, medreseleri yerinde bırakarak, müspet bilime yer veren kurumlara yönelmiştir. Kılıç gücünün, bilek gücünün yerini bilim, sanat alınca Köroğlu’nun dediği gibi, “Tüfek icat oldu mertlik bozulunca” bilim bileğin önüne geçince yenilik yapmak bizim için de kaçınılmazdı. Onun için 16 Mart’ı uyanışın tarihi olarak kabul ederiz.
Öğretmen Okulları’nın 169. yıldönümüne rastlayan bu yazımızda ülkenin kalkınmışlığını, eğitimi öne alan aydınlanma girişimiyle mümkün olacağına dikkat çekmek istedim.
Bilirsiniz Atatürk, eğitim seferberliğini, “Kurtuluş Savaşı” kadar önemsemekteydi. Sakarya Meydan Savaşı devem ettiği günlerde 16 Temmuz Eğitim Kongresi’ni toplaması bunun en önemli kanıtıdır. Diyor ki, “İnsanımız Batı medeniyeti düzeyine çıkmadıkça ‘Kurtuluş Savaşı’ bitmeyecektir.
Devrimler, süreklilik kazanırsa yaşar. Bu savaşımda görev alacak öğretmenlerin bu işlevi eksiksiz yerine getireceklerine inanıyorum. Milli Eğitim’in amacı sadece hükümete memur yetiştirmek değil, daha çok ülkeye ahlâklı, cumhuriyetçi, devrimci, olumlu, girişken, dürüst düşünceli, iradeli gençler yetiştirmektir.”
İşte Atatürk’ün işaret ettiği doğrultuda, bu temel düşüncenin açılımı olarak okullarımızda öğrencilere, cumhuriyetçi, özgürlükçü eğitim vermek gerekiyordu. 1923–1924 yıllarında okullara gönderilen tüm genelgelerde, okulların cumhuriyete sadık kalması isteniyordu.
1935 genel nüfus sayımına göre ülke nüfusu 16 milyon, bu nüfusun yüzde 80’i köylerde yaşıyor. Toplam erkek nüfusun yüzde 76.7’si; kadın nüfusun yüzde 91.8’i okur yazar değildir. 40 bin köyümüzün 31 bininde okul yoktur.
Buna paralel olarak üretici, toplum bilincinden insanlarımız yoksundur. Manzara bu, ülkenin gerçekleri de bu. Öyle ise üretime dönük, paylaşımcı, çağdaş bir gelecek bırakmanın çözümleri arandı. Sonradan öğretmen okulu adı ile görev yapan bu okulların sayısı Cumhuriyetle beraber hızla artırıldı.
Köyden alınan çocuklar, köy yaşamından uzaklaştırmadan bir eğitim çevresinde eğitmek sonra da köylerde görevlendirmek esastı. Hem teorik hem de pratik eğitilen bu gençler yalnız sınıfın ve kara tahtanın değil köyün öğretmeni oluyorlardı.
Ağalar, Aşiret Reisleri kendi köylerinde okul açılmasına karşıydılar. 1922-1923 yılında Ziya Gökalp Urfa’ya gider. Ağaları, eşrafı, bürokratları toplar ve onlara: “Köylere okul yapınız, öğretmen isteyiniz, köylümüzün okur-yazar olmasını sağlayınız” der. 
Bandilli Aşireti Reisi Sait Bey, “Köyüme gelecek öğretmenin bacaklarını kırarım. O köylüler benim ırgatlarımdır. Orada ben ne dersem o olur.”
Aradan 80 yıl geçmiştir. Politikacı Kinyas Kartal bir sohbetinde, “Köy Enstitüler kesinlikle komünist uygulama değildi. Bu okullar bizim devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti. Benim Van yöresinde 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar. Ama köylere öğretmen gidince benim gücümün dışında güçlerin de varlığını anlarlar. Bindiğimiz dalı kesemezdik. Hükümetle pazarlığa girdik ve Köy Enstitülerini kapattırdık.”
Bilmem bu iki örnekten sonra uzun söze gerek var mı? Egemen güçlerin dün de bugün de çıkarlarına ters düşen oluşumları kendi çıkarlarına nasıl çevirdikleri bu örneklerde apaçık belirleniyor. Çünkü Köy Enstitüleri’nin sınıf kapılarında, “Üretmeden tüketmek en büyük ahlaksızlıktır.” yazar. İşte bu aydınlanma, dün Sait Bey gibileri, bugün de Kinyas Kartal gibileri korkutmaktadır.
Eğitim bir süreçtir. Partiler üstü bir süreçtir. Eğitimi, günlük politikalarla ve bazı çevrelere şirin görünmek için araç kullanırsanız, sağlam temellere oturtamazsınız. Türkiye’de eğitimi, bırak siyasal iktidarları, koltuğa oturan bakan bile kendi dünya görüşüne, kültürüne göre belirliyor. Birinin yaptığını diğeri bozuyor. Öğretmen, öğrenci, veli, bakanın iki dudağı arasından çıkan söze göre şekilleniyor.
Bugün ülkemizde terör kol geziyorsa, PKK kendi insanına, kendisine ve ülkesine zarar veriyorsa ciddi eğitim ve kuruluşlarına gereken önem verilmeyişinden kaynaklanıyor. Egemen güçlerin çıkarına peşkeş çekilen eğitim, sonunda bizi bu acımasızlıklara sürükledi.
16 Mart 1848 yılında kurulan Öğretmen Okulları maalesef 1974’te kapatıldı. Peşinden Eğitim Enstitülerinin ve Yüksek Öğretmen okullarının kapısına kilit vuruldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında Milli Eğitim Bakanlığı yapmış Dr Reşit Galip Bey, öğretmeni köylerdeki devletin temsilcisi olarak düşünmüş ve çözümler üretmiştir. Bugün ise taşımalı eğitimle devletin temsilcileri köylerden çekilmiş, gönderdeki bayrak indirilmiştir.
Bugün bırak Köy Enstitüsü çıkışlı; öğretmen okulu mezunu öğretmenler bile gerek ölüm, gerekse emeklilik nedeniyle Milli Eğitim Bakanlığı kadrosunda kalmamıştır. Zaman zaman politik görüşlerden zarar görmelerine karşın bu memlekette Ulu Önder Atatürk’ün ilke ve inkılâplarına bağlı kalarak özveriyle çalıştılar. Ölen öğretmenlerime rahmet, kalanlara da sağlıklı yaşam diliyorum. 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
halil zafer 4 ay önce

Yazınız için çok teşekkürler. saygılarımla

banner100