Şu, hani Amerika’da provası yapıldığı iddia edilen bildik 17-25 Aralık olayı değil başlıktaki tarih!
Bu tarih başka tarih; bizimkisi çatışma değil, barış… 7-17 Aralık Mevlânâ’yı Anma Haftası bugün başlıyor.
Daha 13. yüzyılda hoşgörü felsefesini yayan, insanların geçmişleriyle değil, o gün yaptıklarıyla yargılanmasını isteyen, çağdaş uygarlığın temel taşlarını çok önceleri bize bildiren, tüm dünyada etkili olan düşünürümüz Mevlânâ’yı minnet, şükran ve rahmetle anıyoruz.
UNESCO, 2007 yılını “Mevlânâ Yılı” ilan etmişti.
Siyasal iktidarı ele geçiren ama kültürel iktidar hasretiyle yanıp tutuşan arkadaşların Mevlânâ, Yunus Emre, Yahya Kemal Beyatlı, Mehmet Akif Ersoy gibi değerlerimiz hakkında yapmaya kalkıştıkları yorumlar ve dahi son günlerde Atatürk’e sevgi-saygı(!) gösterilerinin yapaylığı karşısında üzülelim mi, gülelim mi?
Kültür fukaralığı varsa ne Mevlânâ’yı ne de ATATÜRK’ü anlayabilirsiniz.
13. yüzyılda, Anadolu’da büyük bir kargaşa ve Moğol istilası yaşanırken, Yunus, Mevlânâ ve Hacı Bektaş Türk halkının manevi direği olmuşlardır.
Yunus Emre ve Mevlânâ’ya sonuna kadar sahip çıkan Anadolu halkı, Yunus Emre’nin bağlı olduğu Hacı Bektaş anlayışı ile Mevlânâ’nın anlayış farklılığını, sevenlerini incitmeden bakın nasıl bir zekâyla yansıtıyor:
Haramla geçinen adamın biri bir inek çalar… Sonra pişman olur. Hacı Bektaş Veli’ye gidip ineği bağışlamak ister; “Ben bu ineği çaldım ama pişman oldum, inek sizin olsun” der. Hacı Bektaş kabul etmez; “Olmaz! Haram malı kabul edemeyiz” der. Adam bunun üzerine Mevlânâ’ya gider ve ona, “İneği çaldım ama pişman oldum, size bağışlamak istiyorum” diye teklif eder. Mevlânâ ineği kabul eder. Adam, “Peki sen ineği kabul ettin ama Hacı Bektaş haram diye geri çevirdi. Aranızdaki fark ne?” diye sorar. Mevlânâ, “Biz kargayız, Hacı Bektaş şahindir. Biz eyvallah etsek de o hayır diyebilir” der. Adam ineği Mevlevi dergâhına bıraktıktan sonra Hacı Bektaş’a gider, “Sen kabul etmedin ama Mevlânâ ineği kabul etti, bunun sebebi nedir?” diye sorar. Bu kez Hacı Bektaş incelik gösterir; “Bizim gönlümüz su birikinti ise Mevlânâ’nınki derya gibidir. Bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir. Ama onun engin gönlü kirlenmeyebilir.”
Topkapı Sarayı Müzesi’ni ziyareti sırasında Atatürk, mukaddes emanetlerin bulunduğu dairenin önünde durur. Üstat Necmettin Okyay’ın yazdığı ve sedefçi Vasıf Bey’in işlediği Mevlânâ’nın Farsça bir kıtası bu dairenin kapısına işlenmiştir. Atatürk, yanındaki Farsça bilen kişiye, bu yazının anlamını soruyor. Çevirisini şöyle yapıyorlar:
“Bütün kapılar kapandı, fakat senin kapın açıktır.”
Atatürk bir an düşünceye daldıktan sonra:
“Hey koca sultan” diyor, “bütün tekkeleri kapattık, fakat senin kapın açık kaldı.”
Bir akşam yemeğinde Atatürk’ün sofrasında bulunanlardan birisi; “Efendim” dedi, “Mevlevilik ibadete çalgı sokarak dini gülünç eden ve Müslümanlığı dejenere eden teşebbüslerden birisidir.”
Atatürk, muhatabına dönerek: “Mevlânâ bilakis Müslümanlığı Türk ruhuna uygun hale getirmiştir. Müslümanlık aslında hoşgörülü ve modern bir dindir.”
Biz noktayı koyalım; Yobazlar Mevlânâ’yı anlayamaz!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner121