Piyasalar

1 Eylül 2014, Pazartesi tsi
°C
REKLAM

En Sıcak Konular

28 Şubat'ın Gerçek Mağduru: Prof. Dr. Haydar Baş

Türkiye'nin içeriden ve dışardan yapılan baskılarla ateş çemberi içine düştüğü dönemler hayli fazladır. Türkiye'yi bu ateş çemberi içine itenlerin amacı açıktır: Son Türk Devletini ortadan kaldırmak, Devlet-Millet kaynaşmasını baltalamak, toplumsal dokuyu dejenere etmek.
Böyle dönemlerde eğer ülke içinde birlik ve beraberliği tesis etmek için uğraşan kişiler varsa ve bu kişiler ülkeyi ayağa kaldırmak için fikri, siyasi, ekonomik projelerle halkın uyanmasını sağlıyorlarsa, bunlar her zaman hedef tahtasına alınmıştır.

İşte bugün Türkiye böyle bir dönemdedir. Böyle bir ateş çemberinin içindedir. Bu dönemde halkı uyandırma, ülkeyi ayağa kaldırma, milli hassasiyetleri bayraklaştırma görevini Prof. Dr. Haydar Baş büyük bir gayret ve vecdle üstlenmiş durumdadır.
Bundan dolayıdır ki, bazı odaklar tarafından, zaman zaman kendisine yönelik olarak alçakça bir karalama kampanyası devreye konulmaktadır.

Bu kampanyayı yürütenlerin amacı bellbelidir: Milli hassasiyetleri ayakta tutmak, ülkenin ateş çemberi içine atıldığı bir dönemde Kuva-yı Milliye Ruhunu canlı tutmaya çalışmak, ülkenin yeniden dirilişini gerçekleştirmek isteyen Prof. Dr. Haydar Baş'ın itibarını lekeleyerek, bu kritik dönemde ülkeyi kucaklamaktan başka bir hesabı olmayan bir lideri sindirmektir. Böylece; aslında ulusal reflekslerin yeniden uyanmaya başlamasının da önü kesilmek istenmektedir.

Bu yazıda Prof. Dr. Haydar Baş'a yönelik olarak ortaya atılan ve tamamen mesnetsiz olan bazı iddialara cevap vererek müfterilerin çirkin ve şaklabanca iftiralarını, belgelerle yüzlerine çarpacağız.

A- "Prof. Dr. Haydar Baş, 28 Şubat'ın koruduğu bir kişidir" iddiasına red:
28 ŞUBAT'IN GERÇEK MAĞDURU PROF. DR. HAYDAR BAŞ'TIR

Türkiye'de yıllardan beri bazı kesimler tarafından Prof. Dr. Haydar Baş'a yönelik olarak yapılan yorumlarda ne hikmetse, "derin devletin adamı" ya da "28 Şubat tarafından hiç dokunulmayan adam" yaftalaması çok sık kullanılmaktadır. Tabii ki, bu ifadeler bilinçli olarak gündeme getirilmekte ve bu ifadelendirmeyi yapan merkezler, Prof. Dr. Haydar Baş'ı toplum önünde rencide ederek itibar kaybına uğraması taktiğini profesyonelce icra etmeye çalışmaktadırlar.

Şöyle bir düşünün:

28 Şubat, siyaseti ve toplumsal yapıyı ters yüz eden bir hareket. Yıllara yayılan uzun bir süreç. Bu süreci gerçekleştiren ve "derin devlet" olarak nitelendirilen odaklar (ki biz bu odakları iç ve dış küresel kargaşa senaristleri olarak nitelendiriyoruz) sözümona; İslamcı, dindar, muhafazakar kişi ve gruplara karşı çok büyük sindirme ve ezme operasyonları düzenlemişler. Partiler kapanmış, işyerleri basılmış, Müslümanlar ticari ve siyasi arenada darmadağın edilmişler.

28 Şubat'ı yukarıda ifade ettiğimiz çerçevede analiz eden o çok bilmiş taife, devamlı şunu söyler:

"İşte bütün bunlar olurken, Prof. Dr. Haydar Baş'a hiç dokunulmadı. O'nun hiçbir işyerine, kurumuna zarar verilmedi. Hiçbir arkadaşı takibata uğramadı. Demek ki, bu adam, derin devletin adamıdır. 28 Şubat'ın koruduğu bir kişidir."

Böylece, onlarca kitap yazan, binlerce makaleye imza atan, yüzlerce televizyon konuşması gerçekleştiren, fikrî boyutuyla ülkenin sorunlarına ciddi çözümler üreten ve de siyasi kimliğiyle dev adımlarla ülke arenasında gündem oluşturan Prof. Dr. Haydar Baş'ı, "Bu adam devletin adamı, bütün Müslümanlar cefa çekerken o sefadaydı, 28 Şubat'ın koruduğu bir kişidir" gibi masabaşı iftiraları ile toplum nezdinde küçük düşürmek ve karalamak için sinsice tezgahlanan bu oyun devreye girmiş olur.

Bunları söyleyenleri ciddiye almayabiliriz. Ama, bugüne kadar kamuoyunun bilmediği bazı gerçekleri bu nev'i şahsına münhasır kişilerin yüzüne çalmanın zamanı gelmiştir, diye düşündük.

Ve düşündük ki, "28 Şubat'ta korunan adam" diye çamur attıkları Prof . Dr . Haydar Baş'ın ve O'na gönül verenlerin uğradıkları hukuk ve insanlık dışı baskıların, takibatın, soruşturmaların sadece bir parçasını onların yüzüne çalalım ki, utansınlar, ve attıkları iftiralardan dolayı tevbe etsinler.

SALDIRI BAŞLIYOR

Prof. Dr. Haydar Baş, her zaman ve zeminde, her şartta ve konjonktürde, devletine asla küsmeyen, devlet içindeki bazı güçlerin insanlık dışı baskı ve tavırlarına karşı bile Devlet-i Ebed Müddet felsefesiyle bakarak devlet-millet kaynaşmasından asla taviz vermeyen bir liderdir.

2Bu onurlu duruşun örneğine dünyada başka yerde rastlamak mümkün değildir. Bu onurlu duruşun, 28 Şubat süreci ile maruz kaldığı derin operasyonlar ve hukuk dışı baskıların bir örneğine de dünyada rastlamak mümkün değildir.

"O süreci" planlayan iç ve dış odakların düğmeye basması ile aktif olarak takibata başlamaları, yıllara yayılan ve geniş bir ekibin içinde yer aldığı tam teşekküllü bir küresel çökertme harekatıdır.

İLK SALDIRI PROFESÖRLÜĞÜNE

28 Şubat'ın bir kaç ay sonrası... Akçaabat Savcılığına ilginç bir suç duyurusunda bulunulur. Suç duyurusunu yapan kişi dönemin YÖK Başkanı Kemal Gürüz'dür. Gürüz, savcılığa yaptığı suç duyurusunda Prof. Dr. Haydar Baş'ın profesörlüğünü Türkiye'de kullanamayacağını, iddia ederek dava açar. Davanın temel konusu Haydar Baş'ın proesörlüğüdür. YÖK, Baş'ın profesörlüğüne karşı adeta savaş ilan etmiştir.

Akçaabat Asliye Ceza Hakimliği 1999/196 nolu kararıyla konunun kendilerini ilgilendirmediğini ifade ederek İstanbul Bakırköy Asliye Ceza Hakimliği'ne havale eder. YÖK'ün başlattığı bu operasyon devam eder. Bu defa Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne ihbarda bulunarak Prof. Dr. Haydar Baş hakkında aynı gerekçelerle dava açılması istenir.
(BKZ.BELGE-1)

Ankara DGM Başsavcılığı konuyu inceler, 2002/45 nolu kararı ile görevsizlik kararı alarak evrakı Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na gönderir.

Bu arada YÖK Başkanlığı hemen Ankara Nöbetçi Cumhuriyet Savcılığı'na aynı ihbarı yineleyerek Prof. Dr. Baş'ın profesörlüğü hakkında dava açılmasını ister.
(BKZ.BELGE-2),
(BKZ.BELGE-3)


Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 2002/32283 nolu kararı ile bu iddialar hakkında kovuşturmaya gerek olmadığına karar verir.
(BKZ.BELGE-4)


YÖK'ün başlattığı bu mücadele diğer taraftan İçişleri Bakanlığı müfettişlerince devam ettirilecek, Prof. Dr. Haydar Baş'ın profesörlüğü hakkında Ankara Cumhuriyet Başsacılığı'na suç duyurusunda bulunulacaktır. Bu suç duyurusu müfettiş raporlarına da yansıyacaktır.
(BKZ.BELGE-5)

Diğer taraftan Ankara DGM tarafından başlatılan soruşturma kapsamında 2 yıl süren araştırma aşamasında, "profesörlük" konusu ilk sıralarda yer alacaktır.

Bir yandan İçişleri Bakanlığı müfettişleri, bir yandan YÖK, bir yandan yerel mahkemeler, diğer yandan DGM!..

Prof. Dr. Haydar Baş'ın profesörlüğüne yönelik 4 koldan bir takibat başlar. Dünya tarihinde bir kişinin akademik unvanı ile ilgili böylesine geniş bir tahkikatın yapıldığına ilk kez şahit olunuyordu.

Prof. Dr. Haydar Baş'ın akademik unvanına karşı başlatılan operasyonlara en güzel cevabı bağımsız Türk mahkemeleri verir.

Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesi'nin 1999/1380, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın kararları "Prof. Dr. Haydar Baş'ın profesörlüğünü kullanmasının çok doğal bir yasal hakkı olduğuna" karar verir.
(BKZ.BELGE-6)
(BKZ.BELGE-7)

Mahkeme kararlarında, Prof. Dr. Haydar Baş'ın Bakü Devlet Üniversitesi'nden aldığı profesörlük unvanını Türkiye'de kullanmasına hiç bir iradenin ve gücün engel olamayacağının altı çiziliyordu. 28 Şubat'ın hemen sonrasında başlayan bu olaylar zinciri aslında daha sonra dalga dalga büyüyerek gelecek olan başka soruşturmaların sadece bir sinyali olacaktı. Sadece profesörlük konusu bile, kendisini ruhsal yönden çökertmek, bilimsel, akedemik, stratejik ve ekonomik çalışmalarını durdurmak, ulusal meselelerde milyonları etkileyen mesajlarını susturmak amacıyla defalarca farklı merciler tarafından, medya kuruluşları tarafından ortaya atılacaktı. Ama yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bağımsız Türk mahkemeleri verdikleri kararlarda Prof. Dr. Haydar Baş'ın profesörlüğünü hukuk önünde tescilleyerek çok önemli bir karara imza atıyorlardı.

SALDIRILAR DEVAM EDİYOR

Takibatın başlamasından sonra, Prof. Dr. Haydar Baş'ın yıllar önce kuruluşuna katılıp daha sonra ortaklığından ayrıldığı şirketlerden tutun da, O'nu sevenlerin kurduğu işletmelere kadar geniş bir yelpazede operasyonların düğmesine basıldı. Vakıflar, dernekler, okullar, öğrenci yurtları, işyerleri, fabrikalar, neler neler... Yelpaze öyle geniş tutulur ki, Prof. Dr. Haydar Baş'a selam veren kişiler bile soruşturma cenderesi içine alınır. 28 Şubat'ın hemen akabinde başlayan ve her aşaması ayrı bir çile manzumesi olan takibat sürecinin en kapsamlı araştırma talimatını Başbakan Bülent Ecevit verir.
(BKZ.BELGE-8)

"Ülke genelinde faaliyet gösteren Haydar Baş Grubunun mal ve hareketlerinin takibi ile, grupla irtibatlı olan vakıf, dernek, şirket vb kuruluşların incelenmesi" talimatını alan ilgili kurumlar harekete geçer.

1998 yılında başlayan ve ilk etapta Baş-Çelik, İlmi Araştırmalar Vakfı ve Meltem Kolejlerini hedef alan incelemeler, daha sonra yüzlerce şirketi, binlerce kişiyi içine alacaktır.

SANAYİ KURULUŞLARI HEDEFTE

Aynı güç odakları, 28 Şubatın en hararetli günlerinde birbiri ardına başka düğmelere basarlar.
01.04.1998 tarihinde ortakları arasında Prof. Dr. Haydar Baş'ın da bulunduğu Baş-san tesislerinin Akçaabat'taki fabrikasına hesap uzmanlarınca baskın yapılır.
(BKZ.BELGE-9)

Hesap uzmanları baskınlarını Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi'nin 1998/25 sayılı kararına dayanarak gerçekleştirirler. Oysa aramanın yapılabilmesi için şirket merkezi olan Akçaabat mahkemesinden karar alınması gerekiyordu. Yani baskın, daha ilk adımında usulsüzce ve yasalara aykırı başlatılmıştı. Adli mekanizmalar ve emniyet güçleri bile yanıltılmıştı. Diğer bir hukuk faciası ise Trabzon mahkemelerinden sadece Trabzon'da merkezi olan bir işletmenin aranması için alınan izinle sadece Akçaabat'taki Baş-San'ın değil, Trabzon'daki Yeni Mesaj gazetesinin, İlmi Araştırmalar Vakıf şubelerinin ve bazı özel işyeri sahiplerinin de şirketlerinin baskın kapsamına alınmasıydı. Bu tam anlamıyla emniyet güçlerinin yanıltılmasıyla yapılan bir sıkandal. Bu hukuk dışılığa karşı Baş-San tarafından Danıştay'a yapılan itirazda şu satırlara yer verilecektir:

"Yetkisiz mahkemeden alınan kararda bile müvekkilimiz şirketin merkezi olan Sarıtaş Mahallesi Akçaabat adresinde gündüz vakti ve bir defaya mahsus olmak üzere arama yapılmasına müsaade edilmesine rağmen müvekkilimiz şirket ile ilgisi olmayan birçok yere baskınlar düzenlenmiş ve söz konusu mahkeme kararı mesnet gösterilerek muhtelif şehirlerde aramalar yapılmıştır." (BKZ.BELGE-10)

Bütün usulsüz arama ve baskınların, Trabzon Vergi Mahkemesi'nin 1999/399 sayılı kararı ile "yasalara aykırı" yapıldığı da tescillenecektir
(BKZ.BELGE-11)


Şirket temsilcisi Ali Değirmenci'nin 1999 yılında Trabzon Vergi Mahkemesi'ne yazdığı dilekçe bu çok yönlü operasyonlara karşı haklı bir isyanı hukuk dili içinde şöyle dile getiriyordu: "Daha önce de söyledik, yine söylüyoruz. Bizim belirtilen miktarda mal üretmemiz mümkün değildir.

Üretmediğimiz, üretme imkanına sahip olmadığımız bir malı satmamız da mümkün değildir.
O zaman üretmediğimiz, satmadığımız ve kazanç elde etmediğimiz halde, böyle bir vergi ve cezaya muhatap tutulmamız adil değildir. Bir de şunu belirtmek istiyoruz. Bu ilk ihbar değil. Zira daha önce de ihbar edildik. 1998 yılından beri kayıtlarımız olağan olmayan yöntemlerle incelenmektedir. Piyasadan silinmemiz için ne gerekiyorsa yapılıyor. Bu incelemeler sonucu yapılan takibatlar öyle fazla ki hepsinı yazma olanağına sahip değiliz. 1992/183, 1992/372, 1992/421 ve 1993/295 esas numaralı davalar mahkemenizde açılmıştır. Bu davalar haklılığımızı ortaya koymaktadır.

Mahkemenizce verilen kararlar Danıştay'ca aynen onanmıştır. Söz konusu davalarla ilgili Danıştay kararları dilekçemize eklidir."

Baskınlarda yasalara aykırı olarak ele geçirilen yüzlerce doküman, çuvallar dolusu evrak, mahkemelerin "usulsüzce ele geçirildikleri "yönündeki kararlarına rağmen iade edilmeyecek ve bu sanayi tesislerini her ne pahasına olursa olsun çökertme operasyonu devam edecekti. Bu fabrikalara kesilen cezalar trilyonları bulacak ve Karadeniz bölgesinin sanayi alanında kurulu en güzide tesislerinin kapısına kilit vurulacaktır. Yüzlerce kişinin ekmek yediği bu güzide sanayi kuruluşlarının başına gelenler acı bir hatıra olarak belleklerimize kazınmıştır.

HÜCUM! HÜCUM! HÜCUM!

Mülkiye Başmüfettişi, Vakıflar Genel Müdürlüğü Başmüfettişi, Polis Başmüfettişi ve Vergi Denetmenlerinden oluşan ekip ve bu ekibe bağlı yan ekipler, Türkiye'nin her vilayetinde Prof. Dr. Haydar Baş'la ilgili gördükleri kurum ve şahısları incelemeye alırlar.
(BKZ.BELGE-12)

Bir suç unsuru bulmak ya da suç unsuru isnad edecekleri bir olayı ortaya çıkarmak için akıl almaz raporlar yazarlar. Hukuk ve insanlık tarihinin en trajikomik olayları cereyan eder.

B- 28 ŞUBAT VE İLMİ ARAŞTIRMALAR VAKFI BASKINLARI

Bu süreçte, kapatılması için yoğun bir şekilde belge arayışına gidilen kurumlardan biri de İlmi Araştırmalar Vakfı'dır.

Bu vakıf tarafından Türkiye'nin dört yanında Prof. Dr. Haydar Baş'ın konuşmacı olarak katıldığı "Birlik ve Beraberliğin Temel Unsurları" konulu konferanslar verilmiş olması çok ilginçtir.

Türkiye'nin birlik ve beraberliği için konferanslar veren bir kişiyi susturmak ve bu konferansları verdiren vakfı kapatmak amacıyla düğmeye basılmıştı.

Hem de Türkiye'nin içten içe bölünmesi için faaliyet gösteren Konrad Adenauer Vakfı, Frederik Neuman Vakfı, Henrik Böl Vakfı gibi yabancı vakıflara serbestçe çalışma izni verilirken yapılıyordu bu operasyonlar.
<<<
Hazırladıkları raporlarda ise, bu vakıfların dehşet verici (!) suçlarından bazıları şöyle sıralanıyor:
(BKZ.BELGE-13)

1- "Vakıf bünyesinde oluşturulan (zikir) grupları vasıtasıyla toplantılar yaparak 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Kanununa aykırı davranmak" (Oysa burada adı geçen zikir grubu denilen şey gençlerin cemaatle namaz kılmasıydı. Buradaki gençler Anayasa'nın 24. maddesinde sağlanan çok doğal dini özgürlükleri kullanmışlardır. Vakfın kapatılması için ibadet bile suç kapsamına alınmıştı. Raporu yazanın zikir grubu dediği şey, ibadet yapan Türk vatandaşlarıydı.)
(BKZ.BELGE-14)

2- Vakfın Kilis Şubesi Büro Salonu'nda Kur'an okunduğunun tespit edildiği ve burada bulunan İlmi Araştırmalar Vakfı yönetim kurulu üyesi ile birlikte adı geçen şahsın ifadelerinin alındığı ve Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunulduğu rapor ediliyordu.
(BKZ.BELGE-15)

(Böylece hızlı müfettişler, vakıf şubesinin bir odasında Kur'an okunmasında bile suç unsuru bulmuşlar (!) ve savcılığa suç duyurusunda bulunmuşlardı! Başka söze ne hacet!)

3- "Söz konusu vakıf binasında İlka Kablo Pazarlama'dan alınan sicap cinsi kablonun kullanımına ihtiyaç olmadığı..."

4- "Vakfın satın aldığı 40 ton kömürü koyacak deponun olmadığı, esasen bu binanın 1993 yılında sobalı olduğu"... Derin devletin müfettişleri, ilmi araştırmalar için kurulmuş bir vakıftaki kablolardan tutun da, ısınmak için alınan kömürlerin sarfedilip sarfedilmediğine kadar "derin araştırmalar" yapıp, savcılığa suç duyurusunda bulunuyorlardı. Bazen vakıfta okunan Kur'an, bazen ibadet yapan gençler, bazen binaya döşenecek kablolar, bazen ısınmak için yedi yıl önce alınmış ve yıllar içinde tüketilmiş kömür bile "tehlike arzeden suç unsurları (!)" arasında yer almış, vakfın kapatılma davası dosyasına eklenmiştir. Zeytinburnu'nda bulunan öğrenci yurdunun o dönemdeki sorumlu30su (F. İ)'ye karşı tam bir yıpratma sorgulaması yapılıyordu.

İstanbul Valiliği'ndeki bir odada toplanan "özel görevli müfettiş ekibi" bu arkadaşımızı hergün makamlarına çağırıyor, on yıl öncesine giderek binlerce evrakı getirmelerini istiyor, bu evrakların ayrı ayrı fotokopilerini getirilmesini emrediyor, her evrak için hukuk dışı psikolojik baskı içeren bir tavırla sorular soruyor, gelen avukatları yanlarından kovuyordu. Adeta vilayetteki bir odada hücre sorgulamasına maruz kalan bu arkadaşımız, ruhsal dengesini kaybetme noktasına getiriliyordu. Bu ve bunun gibi insanlık dışı araştırma ve soruşturmalarda elde edilen sözde belgelerden bir kısmını buraya aldık. Böylesine trajıkomik belgeler için aylar süren soruşturma, araştırma, baskı, psikolojik yıpratma, hukuk dışı bir prosedür Türkiye'nin her yerinde devam edecekti.

HER TARAF DARMADAĞIN EDİLİYOR

İlmi Araştırmalar Vakfı'nın Trabzon Merkezi'ne yapılan hukuk dışı baskın hakkında, vakıf sorumlularının Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı'na yaptıkları suç duyurusundaki şu satırlar ilginçtir: "Vakfın Trabzon Merkezine (S. H) başkanlığında gelen vergi memurları vakıf bürosunun kapalı olmasına rağmen kapısını zorla açarak Nisan ayında farklı tarihlerde iki defa kanunlara aykırı olarak masa ve dolapların çekmecelerine, halıların altlarına varıncaya kadar her yeri karıştırarak, dağıtarak didik didik aramışlar, özel eşyalar da dahil her şeye el koyarak çuvala doldurmuşlardır. V.U.K m. 142'de arama yapabilme şartları belirtilmiştir. Bu şartlardan hiç birini yerine getirmeden keyfi olarak, baskı havası oluşturarak vakıf bürosunda arama yaparak, kanunsuz olarak kitap, defter ve belgelere el konulmuştur." (BKZ.BELGE-16) (BKZ.BELGE-17) (BKZ.BELGE-18,BKZ.BELGE-18a)

Bütün bu hukuk dışı baskın, araştırma ve soruşturmaların temel ekseninde, bütün bu İlmi Araştırmalar Vakıflarında Prof. Dr. Haydar Baş'a gönül veren vatanseverlerin bulunmasıydı. Ve bu vakıflar Türkiye'nin her yerinde "birlik ve beraberlik" içeren konferanslar vermiştir.
28 Şubatçılar ilmi Araştırmalar Vakfı'nı kapattırmak için kömürden kabloya, zikir grubundan Kur'an okumaya kadar bir sürü hayali ve komik suçlar üretmiştir.

28 Şubat'ın operasyon ekibinin sadece İlmi Araştırmalar Vakfı üzerinde yaptığı araştırma, bütün illerle yaptıkları yüzlerce yazışma, valilere verdikleri "vakıfları kapatın" talimatı başlı başına bir hukuk faciasıdır. Müfettiş heyeti Türkiye'nin her ilindeki valiliklere, kaymakamlıklara yazılar göndermişler İlmi Araştırmalar Vakfı ve bu vakfın üyeleri hakkında yasa dışı faaliyetlerde bulunduklarını iddia ederek harekete geçmelerini ihbar etmişti. Türkiye'nin değişik il ve ilçelerinde yapılan araştırma sonuçları ise müfettiş heyeti için tam bir hayal kırıklığı olacaktır.
(BKZ.BELGE-19, BKZ.BELGE-20,BKZ.BELGE-21,BKZ.BELGE-22,BKZ.BELGE-23,BKZ.BELGE-24,BKZ.BELGE-25)

Türkiye'nin her bölgesinden, illerden hatta ilçelerden gelen resmî bilgiler, bu vakfın, milli bütünlükten yana bir vakıf olduğunun tescilliyordu. Türkiye'nin her yerinden gelen bilgilerde bu vakıfların yasa dışı herhangi bir faaliyetlerinin olmadığının altı çiziliyordu. Bursa ve Rize valilikleri teftiş heyetine gönderdikleri raporlarda bu vakıfların faaliyetlerinde milli birlik ve beraberliği sağlamanın temel unsur olduğunun altı çiziliyordu. Valiliklerin, kaymakamlıkların bu raporlarına rağmen, "ne olursa olsun bu vakfı kapatın" talimatı ile hareket eden teftiş heyeti, hazırladıkları son raporlarına ekledikleri (1038) parça evrakla, Prof. Dr. Haydar Baş'a gönül verenlere ait olan ve birlik-beraberlik konferansları verilen bu vakıfları "Kur'an okundu, deposunda kömür vardı, kablo vardı" gibi trajikomik gerekçelerle kapatılmaları amacıyla dava açacaklardı. Sarf edemeyen bu vakfın kapatılması için dava açarlar. Vakıfla ilgili bu derin saldırı süreci, yüzlerce kişiyi mağdur etmiş, ruh sağlığını bozmuş, ekonomik düzenini alt üst etmiştir. "Prof. Dr. Haydar Baş 28 Şubat sürecinde korundu, derin devletin adamıdır" diyenlere, bu vakıf işkencesinde Prof. Dr. Haydar Baş ve O'nu sevenlerin nasıl bir kıskaç içinde psikolojik savaşa tâbi tutulduklarını çuval dolusu belgeyi birazcık karıştırarak ortaya koyduk.

28 ŞUBAT VE KOLEJ BASKINLARI

Prof. Dr. Haydar Baş'a yönelik 28 Şubat tacizinin bir diğer örneği de, Meltem Kolejlerinin maruz kaldığı müfettiş baskınlarıydı.

Bu kolejler, Prof. Dr. Haydar Baş'ın kurduğu, Milli Eğitim Bakanlığı'nın istediği bütün şartlar yerine getirilerek açılmış kolejlerdir. Her biri dört dörtlük eğitim kurumlarıydı. Ödül üstüne ödül almışlardı. Üniversiteye girişte başarısı yüzde 90'lara ulaşıyordu. Çalışma ve eğitim ortamları çok nezihti. Ama, 28 Şubat'ın mimarları düğmeye basmıştı. Bu kolejler imha edilmeliydi.

"Kapatın" talimatını alan müfettişler, bu kolejler üzerinde aylar süren incelemeler yaptılar. Yedi yıldan beri faaliyet gösteren bu güzide kurumları kapatmak, binlerce öğrenciyi sokağa atmak için akıl almaz raporlar hazırladılar. Güngören'deki Meltem Koleji için hazırlanan rapordaki dehşet verici satırları okuyalım:

1- "636 m2 üzerine kurulan binaya ait bahçe, bina nakline ilişkin Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü raporundaki beyana göre 1255 metrekare olarak belirtilmiştir."(Oysa herşey Bayındırlık ve İskan mevzuatına uygundu. Okulun açılışı esnasında ilgili bakanlıkların ve kurumların her biri okulun açılışı için her yönden uygun olduğuna dair gerekli belgeleri vermişti. Bahçe ve oyun alanı, en altta ve en üstte iki kat tahsis edilmiş, iki katın toplamı 1400 m2'ye ulaşıyordu. "Kapatın" talimatını alan müfettişler 7 yıldan beri faaliyette olan bütün kamu kurumlarından izinli olan bu mükemmel oyun alanları için "toplama" işlemi yapmaya bile gerek görmemişlerdi.)
(BKZ.BELGE-26)

2- "... 1.60 metre genişliğindeki ikinci bir merdivenin yapılmadığı" (Oysa söz konusu merdiven vardı ve daha da genişti. Zaten 28 Şubatçıların bu raporlarla kapattırdığı kolejin yerinde bugün başkaları tarafından açılan bir başka okulun faaliyette olması hayli manidardır!)

3- "... Okula günlük Yeni Mesaj Gazetesi'nin getirildiği, bu gazetenin yönetici odaları ile öğretmenler odasında sürekli olarak bulundurulduğu, Trabzon'da yapılan "soykırım iddiaları" ile ilgili haberlerin yer aldığı gazetenin okulda ve panolarda bulundurulması...."
(BKZ.BELGE-27)

(28 Şubat'ın teftiş heyeti Yeni Mesaj Gazetesi'nin okulda bulunmasını ve Ermeni soykırımının reddedildiği bir haberin panolarda sergilenmiş olmasını, kapatma gerekçeleri arasına koyuyordu. Başka söze ne hacet!)

4- Ve sıkı durun, Maltepe'deki Özel Meltem Koleji'nin kapatılmasını isteyen rapordaki ürküten satırlara kulak verin: "Okul binası bünyesinde, girişi yan çıkmaz sokaktan olan bir mescidin yer aldığı, (...) Cuma günleri mescide gelenlerin artması ve hoparlörden duyulan ezanın eğitim öğretimi olumsuz yönde etkilediği..." (Burada adı geçen mescidin okulla ilişkisi yoktu oysa. Okulun 50 metre yakınında bulunan bir mescitti. Bu mescitten yükselen ezan sesi, kolejin kapatılma gerekçesi olacaktı)
(BKZ.BELGE-28)

28 Şubat'ın despot teftişçileri İstanbul'daki yüzlerce kolejin tabelasındaki "kolej" kelimesine sesini çıkarmazken, Meltem öğretim kurumlarının tabelalarındaki "kolej" kelimesini de kapatma gerekçeleri arasına eklemişti.

Sonuç olarak bu uyduruk ve trajikomik raporlarla sadece İstanbul'da 5 koleji kapatılmış, binlerce öğrenci, öğretmen ve veli mağdur edilmiştir.
(BKZ.BELGE-29)

Böylece Prof. Dr. Haydar Baş'a ait olduğu gerekçesiyle bu güzide kurumları dozerle üzerinden geçilmiş bir hale getirerek kapattılar.

Kapatılma sürecinde ilginç bir oyun oynanmıştı. Okullar eğitim ve öğretime başladıktan bir kaç gün sonra kapatılmaları için yazılar gönderilmiş böylece tam öğretimin başında iken okulların ve Prof. Dr. Haydar Baş'ın itibarına büyük bir darbe vurulması planlanmıştı.
28 Şubatın planlayıcıları Prof. Dr. Haydar Baş'a yönelik bir operasyonu daha başarıyla gerçekleştirmişti.

İFTİRA DOLU KİTAP

Operasyonlar bütün hızı ile devam ederken öbür taraftan birdenbire, baştan aşağı iftira ve yalan dolu bir kitap ortaya çıkar. Kitabın yazarı Hasan Songür'dür.

Kitapta Prof. Dr. Haydar Baş'la ilgili yığınla hakaret, küfür ve iftira vardır... Kitabı kaleme aldıranlar Prof. Dr. Haydar Baş'ı sevenlere karşı adeta infial uyandırmak amaçlı bir provokasyona girişmişlerdi. Doğan Grubuna bağlı gazete ve televizyonlar, düğmeye basılmışçasına saldırıya geçerler. Bir insanın aile hayatı hakkında ağıza alınmayacak ifadelerle iftiralar atarlar. Hasan Songür'ün ortaya çıkarıldığı dönem de çok önemlidir. Bir taraftan profesörlüğe yönelik suç duyuruları, diğer taraftan fabrikalara yönelik baskınlar, öbür yandan vakıflara, kolejlere operasyonlar devam ederken birden bire Songür devreye giriyordu. Adeta Prof. Dr. Haydar Baş'ın üzerine topyekün gidilmesine rağmen, Prof. Dr. Baş'ı olayların içine çekemeyen merkezler başka bir proje devreye koymuşlardı.

Prof. Dr. Haydar Baş'ın aile hayatı ile ilgili baştan sona yalan ve iftira dolu kitap tam da bu konjonktürde piyasaya çıktı. Hasan Songür hukuk önünde büyük darbeler alacaktır gerçi. Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi 2002/678 nolu kararında hakaretten ve İstanbul 13. Asliye Ceza Mahkemesinde, şantaj suçlamasıyla mahkum olacaktır.
(BKZ.BELGE-30)

Doğan Grubunun yayın organı olan Milliyet gazetesinin iftira dolu yayını hakında Bağcılar Asliye Hukuk Mahkemesi yayını durdurma kararı verecekti.
(BKZ.BELGE-30a)

Ama aynı süreçte baskı ve saldırılar dayanılmaz boyutlara ulaşacaktır. BTP Ankara il Başkanı İzzet Yaşar ve arkadaşları bir gece bakını ile evlerinden alınarak, akıl almaz işkencelere maruz bırakılacaklar ve Prof. Dr. Haydar Baş'ın kurduğu bir çetenin üyesi oldukları yolunda hazırlanan bir belgenin altına imza atmaya zorlanacaklardır. Elbette ki, bu yiğit çocuklar böyle bir belgeyi imzalamazlar. Baskı ve dayak onları yıldıramaz. Çünkü ortada ne çete, ne örgüt vardır. Bir fikir adamına karşı tam bir tezgah planlanmıştır. 28 Şubat'ta ağır tazyiklere uğrayan "İzzet Yaşar" bugün o işkencelere meydan okurcasına Prof Dr. Haydar Baş'ın tavsiyesiyle Kuva-yı Milliye dergisini çıkarmaya başlayarak tokat gibi cevap verecektir. Prof. Dr. Haydar Baş'ın yakın dostlarını olayların içine çekmek için türlü senaryoları devreye koyanlara en güzel cevaplardan birini Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı verecektir.
(BKZ.BELGE-31)

O günler zor günlerdir. Çileli günlerdir. Kalemin yazarken titrediği günlerdir.
Ama herşey hukuk içinde yürümüyordu, bir arkadaşımız gece vakti evinden derdest ediliyor, bir arkadaşımızın işyeri basılıyor, vakıflar kundaklanıyor, dernekler basılıyor, medyada iftira kampanyaları başlıyor....
Darbe bir o yandan, bir bu yandan geliyordu.

DERNEK BASKINLARI

Girişimci işadamları tarafından ulusal ekonomik model çerçevesinde ülke kalkınmasına hizmet amacıyla kurulan SESİAD (Serbest Sanayici İşadamları Derneği), mühendislerin örgütlenmesiyle oluşan (Mühendisler Cemiyeti), doktorların kurduğu (Tıbbiyeliler Cemiyeti) de baskına maruz kalan kurumlar arasındaydı.

Şirinevler'deki Tıbbiyeliler Cemiyeti'nin kapısı kırılarak içeri girilmiş, odada bulunan ilaç kutularının içine varıncaya kadar "derin" (!) aramalarda bulunulmuş, dernek mensubu tabipler hukuk dışı sorgulamalara tâbi tutulmuştu.

Hazırlanan raporlarda, SESİAD kurucuları arasında Mesaj TV'ye ortak olanların ve Yeni Mesaj gazetesinde yönetici olanların bulunması sanki suçüstü yapılmış bir mantıkla suç duyurusuna eklenmişti.

Oysa bir kişinin sanayici olması da, medyada çalışması da, bir derneğe üye olması da anayasal hakları arasındaydı.

Ancak raporu kaleme alanlara göre Prof. Dr. Haydar Baş'ın arkadaşlarının böylesine bir yapılanma içinde olmaları suçtu!
Bu, görülmemiş bir hukuk ve teftiş ayıbıydı.

Yasaların kendilerine verdiği teşebbüs hürriyeti içinde ticari ve derneksel örgütlenme içinde olan kişilere karşı sırf Prof. Dr. Haydar Baş'a yakınlar diye, dernek ve diğer sivil toplum kuruluşlarını kapatmaya teşebbüs etmek aynı zamanda örneği görülmemiş bir linç projesiydi. (BKZ.BELGE-32)

Çok ilginç ve akılalmaz gelişmeler meydana gelmeye devam etmektedir.
Yeni Mesaj Gazetesinde başyazar olarak günlük yazılar yazmakta olan Prof. Dr. Haydar Baş'a bir dava daha açılır. İçişleri Bakanlığı'na bağlı müfettişlerin ihbarı üzerine açılan davanın gerekçesi ilginçtir:

"Prof. Dr. Haydar Baş başyazardır ama mal beyanında bulunmamıştır."
Bir başyazara mal beaynında bulunmadığı için suç duyurusunda bulunma olayı ilk kez gerçekleştirilmektedir. Oysa normal hukuki prosedüre göre suç duyurusunda bulunulması için bile yazara mal beyanında bulunması için tebligatta bulunulması gerekiyordu. Ama söz konusu Prof. Dr. Haydar Baş olunca tebligat gibi ayrıntılar hemen göz ardı ederek "vurun kellesini" mantığı devreye sokulmuştu. Ancak bu operasyona da güzel cevabı bağımsız Türk mahkemeleri verecek, Prof. Dr. Haydar Baş'ın yasadışı bir faaliyette bulunmadığı tescillenecekti. Diğer yandan, başyazı yazdığı Yeni Mesaj gazetesi Sanayi Bakanlığı müfettişlerince (Yanlış duymadınız, bir gazete Sanayi Bakanlığı'nca basıldı) teftişe uğruyor, Meltem Hastaneleri didik didik incelemeye alınıyordu.

Meltem hastanesinin üzerine gidilmesi ise tam anlamıyla bir sağlık ve denetleme skandalı idi. Çünkü kadın doğum ve çocuk hastanesi olarak faaliyet gösteren bu sağlık kuruluşu ticaret ve sanayi bakanlıkları müfettişlerince takibata alınmıştı. Bir hastanenin ticaret ve sanayi bakanlıklarınca takibata alınması sağlık sektöründe ilk kez görünen bir olaydı!
Elbetteki bu hastanede hiçbir usulsüzlüğe rastlayamadılar. Ve bu güzide hastane İstanbul'un en seçkin özel hastanelerinden biri olarak hizmetine devam ediyor.

ERDOĞAN VE ERBAKAN OLAYI

Prof. Dr. Haydar Baş'ı derin devletle ve 28 Şubat'la irtibatlandıranlar bütün bu baskı ve sindirme çalışmaları karşısında utanç duymalıdırlar.

Aynı merkezler bir taraftan da Prof. Dr. Haydar Baş'ın, Erbakan, Erdoğan ve Fethullah Gülen hakkında ağır ifadeler kullandığı şeklinde gerçek dışı sözler sarf ederek, bu şahıslara Prof. Dr. Haydar Baş'ı hedef olarak göstermektedirler.

Prof. Dr. Haydar Baş bir siyasi parti lideridir. Ve siyasi, ekonomik, jeopolitik, kültürel ve toplumsal konularda sayısız tezleri vardır. Görüşlerini değişik platformlarda ortaya koymaktadır ve koyacaktır da...

Bu bağlamda diğer siyasi partilerin söylemlerine, programlarına ve icraatlarına karşı ülkenin içinde bulunduğu badirelerden çıkış yollarının reçetesini sunan projelerini ortaya koyması, onları hedef göstermek değil, tarihî uyarı görevini yerine getirmektir.

Prof. Dr. Haydar Baş'ın bu tavrı O'nun en doğal hakkıdır ve hiç bir güç, tez sahibi liderin ülke sorunlarının çözüm noktasında ortaya koyduğu alkışlanacak çözüm önerilerini "hedef gösterme" olarak küçültme ve karalama hakkına sahip değildir.

Bu bağlamda Prof. Dr. Haydar Baş'ın; Başbakan Erdoğan hakkında beddua eden gruplar oluşturduğu şeklinde ağır bir iftira daha geçtiğimiz günlerde müfteri bir yazarın kaleminden basına yansıdı.

Tarihin en büyük mağduriyetlerinden birine uğrayan Prof. Dr. Haydar Baş'ı karalama kampanyasının piyonları, böylesine ucuz senaryolara alet olmakta, böylesine aşağılık bir konuma düşebilmektedirler.

Prof. Dr. Haydar Baş, beddua değil, dua adamıdır.

O, insanlara doğruyu göstermek için ikaz eder, fikir verir, düşüncesini aktarır, yeri gelince dua eder. Ayrıca, Prof. Dr. Haydar Baş'ın, Türk siyasi tarihimizin önemli isimlerinden Sayın Erbakan'a yönelik olarak bugüne kadar herhangi bir platformda ne bir eleştirisi olmuş, ne de bulunduğu ortamlarda eleştirilmesine müsaade etmiştir. Aynı şekilde, yine Türkiye'nin yetiştirdiği değerli politikacılardan merhum Alparslan Türkeş'e karşı büyük bir saygı beslemiş, hiçbir şekilde eleştirilmesine izin vermemiştir. Bu iftiralar, 'çamur at izi kalsın'dan başka bir şey değildir.

FETHULLAH GÜLEN'E TARİHÎ UYARI

Prof. Dr. Haydar Baş'ın; yıllar önce Fethullah Gülen'in Vatikan'la yakınlaşma süreci içine girdiği dönemde sergilediği tavır, örnek bir tavırdır. Yedi yıl önce adeta bu günleri görürcesine Fetullah Gülen'e içinde bulunduğu durum konusunda çok ciddi uyarılarda bulunarak bir mektup göndermiştir. Prof. Dr. Haydar Baş'ın Fethullah Gülen'e karşı çok nazik bir üslupla ama tarihî bir uyarı niteliği taşıyan ve 1998 yılında kaleme alınan bu mektubu aynen yayınlıyoruz:

PROF. DR. HAYDAR BAŞ'IN FETHULLAH GÜLEN'E YAZDIĞI TARİHÎ MEKTUP

"Muhterem Kardeşim Fethullah Efendi,

Allah'a hamd, Resulüne salât ü selamdan sonra mektubuma başlarken zat-i âlinize ve camianıza selam ve muhabbetlerimi sunarım.

Malumunuzdur ki, Mü'minlerin birbirlerini sevmeleri, sırat-ı müstakim üzere bulunmaları, varsa noksanlarını telafi edip birbirlerine yardıma olmaları, hakkı tavsiye etmeleri ve gerektiğinde emri bi'l ma'rûf-nehyi ani'l münker yapmaları Hakk'ın emri gereğidir ve bir vecibedir. "Müminler ancak kardeştir" ve kardeşler, birbirine yıkayan iki el gibidirler. Kardeşin kardeş üzerinde hem hakkı hem de sorumluluğu vardır. Eğer bir Mü'min kaderin şevkiyle bir camianın sorumluluğunu taşıyorsa bu sorumluluk, bu vebal daha da artmakta ve önem kazanmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) "Hepiniz çobansınız ve güttüğünüzden mes'ûlsünüz" buyurmaktadır. Bu sebepledir ki, birbirimizi lüzum görülen hususlarda aydınlatmak, istişare etmek, varsa bir yanlıştan sakındırmak, üzerimize bir borç olduğu gibi, kardeşlik hukukunun da bir gereğidir.

Öte yandan zat-i âliniz ve arkadaşlarınızın ülkemizde ve dünyada yaptığı hayırlı hizmetleri takdirle karşılıyor ve hayırla anıyoruz. Bu cümleden olarak bu mektubu, hem bir istişare maksadıyla hem de bir mükellefiyetin gereğini yerine getirmek üzere yazıyorum.
Zat-i âliniz ve hizmet camianızla ilgili olarak kamuoyunda tartışılan, medya yoluyla aleniyet kazanan ve aşağıda bir kısmına temas edeceğim hususlarda, inancımız, yolumuz İslam adına ciddi endişelerim hasıl olmuştur. Belki de meseleler, intikal ettiği gibi değildir, ki öyle olmasını çok temenni ederim fakat değil mi ki hadiseler bir noktaya gelmiştir ve tartışılmaktadır; o halde ciddiyet kazanmıştır. Eğer meseleler saptırılıp, kamuoyuna yanlış izlenim veriliyorsa, basın yoluyla tekzibinin çok isabetli olacağı kanaatindeyim.
Yaşadığımız devrin şartlarının zorluğunu ve vahametini kabul etmekle beraber, Mü'minlerin (hele de hizmette öncü olup bir camiayı temsil ediyorlarsa) usul ve metod açısından basiret vefirasetle yürümeleri, ancak Hakk'ın hududunu da korumaları bir zorunluluktur. Mevzuat ve hukuka ters düşmeden, Devlet ve Millet bütünlüğünü koruyarak zira bu Devlet, bu Millet bizimdir müsamaha hudutlarını sonuna kadar zorlamalı, fakat asla tavize yaklaşılmamalıdır. Buna hakkımız olmadığı gibi, Hakk'a ancak hak ölçülerin korunması suretiyle hizmet edilebileceği, diğer gayretlerin ise hizmet değil, bir vebal olacağı bilinmelidir. Bu ölçüler içerisinde, zat-i âlinizi incitmeden maksadımı anlatabilmek ümidiyle, bizi endişeye sevk eden hususlara ana hatlarıyla temas edeceğim.

1- Bir müddet evvel basına yansıyan bir beyanatınızda başörtüsüne "teferruat" demişsiniz. Bu söz, İslam'ı tahrif etmeyi meslek edinenler tarafından ele alınarak neredeyse tesettürün lüzumsuzluğuna hükmedildi. Belki maksadınız bu değildi, fakat olaylar sonuçlarıyla ölçüdür.
Çok iyi bilirsiniz ki tesettür, başörtüsü bir vecibedir, farzdır. Ayetlerle sabittir. Ayette başörtüsü, "Hamr" kelimesiyle anlatılır. Bir manası başı, diğer bir manası da göğsü örtmek hakkındadır. Ma'lumunuzdur ki, lafızların kelime manası esas alındığında mesele sapar ve saptırılır. Zira bu kelimenin elliye yakın manası vardır. Bir manası da içkidir. Sadece kelime manasından yola çıkarak kalkıp da ayette geçen 'Hamr' kelimesini içki anlamıyla kabul edersek "içkiyi örtmek" gibi bir şey ortaya çıkar ki, bu mantıksızlıktır.
O halde mefhumları, lafızların kelime manasıyla uğraşıp saptırmadan, ıstılahı mana üzerinde durmak, ayetlerin nüzul sebeplerine inmek ve tarihî tatbikatı da dikkate almak esas olmalıdır. Nitekim tesettür ayeti indikten sonra, Müminlerin Annesi Hazreti Zeynep validemiz, hiç dışarı çıkmamıştır. Yine biliriz ki, bir farzı basite almak, helâli haram, haramı helâl kabul etmek, itikadı açıdan pek vahim sonuçlar doğurur. Neden Allah'ın emirlerini tartışma konusu yapmaya sebep oluyoruz? Bu bir mecburiyet midir? Mecburiyet ise nereden kaynaklanmaktadır?

2- Yine günümüzde Kur'an-ı Kerim'i tahrif planları yapan çevreler ve bunların avukatlığına soyunan İslam muhalifleri var. ''Yeniden yapılanma' adı altında İslam'ı, reformcu bir mantıkla tahrife kalkışmaktadırlar. Sanki Resûlüllah (s.a.v), Kur'an-ı Kerim'i anlayamamış da, 14 asır sonra bu hilkat garibeleri anlamış... Bunlara göre "Hadis-i şerifler uydurmadır, îcma, kıyas, mezhep ve meşrep gibi kavramlar yoktur. Müctehid imamlar komisyoncu, Müslümanlar yobaz; İslam 1400 yıldan beri hiç anlaşılmamış.." Bunlara göre, 'Mezhepler haktır' demek küfür; ama lafzı da mu'cize olan Kur'an-ı Kerim'i Türkçeleştirmek uğruna, mezhep i-mamlannın fetvaları pek muteberdir ve asıldır.

Bu kadar vahim dalâlet, sapıklık ve tezat içinde yüzenlere binbir zahmetlerle kurduğunuz TV kanalınızda zehirli fikirlerini yayma fırsatı veriyorsunuz. Bundan daha da vahimi, sözünü ettiğimiz şahıs ve şahıslara plaket vermek suretiyle ödüllendiriyorsunuz; bunun adı tolerans, müsamaha oluyor. Böylece hem bu gibiler özendiriliyor, hem de büyük kitleler bu yapılanların meşru olduğu zannına kapılıyor. Buna razı olacağınıza asla inanmıyorum.

3- Basında ve kamuoyunda müşahade ettiğimiz daha büyük bir yanlış ise, Hıristiyan din öncüleriyle yakınlıklar kurulması, karşılıklı dostluk mesajları gönderilmesi ve bu yolda birlik-beraberlik, işbirliği, iyi niyet havasının verilmek istenmesidir.

Hatta son günlerde çıkan bir haberden takip ettiğimize göre bir iftar sofrasında bir Hıristiyan temsilciye dua ettiriliyor. Temsilci duasında teknik bir şekilde Allah Resûlü'nü tanımadığını ifade ediyor. "Ortak yanımız Allah-u Ekber'dir. Allah-u Ekber diyelim" diyor. Şimdi soruyorum; "Muhammed'ür Rasûlullah" demeden, gerçek manada Allah-u Ekber demek nasıl mümkün olur? Belli ki bu demagojidir. Bu şahıs, muharref İncil'e dayalı teslis inancını taşıyan ve Kur'an-ı Kerim'de şirk olduğu ifade edilen Hıristiyanlığı cazip ve meşru göstermek maksadındadır. Güya iki din arasında ortak bir taraf bulunuyor ve bu basın yoluyla kamuoyuna arzediliyor. Halbuki küfür olan Hıristiyanlık ile yegâne hakkın kendisi olan İslam'ın hiçbir ortak yanı yoktur. Küfür ile hak, karanlık ile aydınlık nasıl ortak cihet taşıyabilir? Kaldı ki küfürde olanların duası makbul olmadığı gibi, böyle bir duayı meşru ve faziletli saymak da itikadı açıdan tehlikelidir. Bilindiği gibi itikadı konular son derece büyük bir önemi haizdir. Küçük bir açı farkı, vahim neticeler doğurabilir.

Sizden sâdır olan küçük bir açı farkı, topluma genişleyerek yansır. Hıristiyanlarla tesis edilmiş gibi görünen samimiyet bağı, muhabbet havası ola ki, gençliğe "Hıristiyan da olunabilir" kanaatini verirse, bu hatanın tamiri mümkün olamaz. Kimse de bu vebali kaldıramaz. Bütün bunlar sizin malumunuzdur.

Çok iyi biliniz ki, 'kelime-i tevhid' ancak nübüvvetle tamamlanır. Allah Resulünü inkar edenler, "Allah-u Ekber" kelimesinde nasıl samimi olabilirler? Biz Hıristiyan veya diğer din mensuplarıyla görüşülmesin, irtibat kurulmasın demiyoruz. Ancak onlarla olan ilgi ve irtibat, Hakk'ı ketmetmemek ve açıkça söylemek şartıyla meşrudur. Yani tebliğ esastır.
Nitekim Allah Resulünün o devrin Hıristiyanlarla olan görüşme ve münasebetleri, tam bir tebliğ örneği ve hakkın beyanı şeklinde cereyan etmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de Al-i İmran suresinin ilk seksen ayetini ve Meryem suresini ibretle inceleyiniz! İstirham ederim.

Bakınız ilgili ayetler;
Al-i İmran (1-8,18-32, 35-37, 42-51, 53-62, 62-64, 79-80, 85-86) ve Meryem (21-25).
Bakınız, şu ayet Hıristiyanlar hakkında inmiştir; ''De ki: Allah'a ve Rasûlüne itaat ediniz. Eğer yüz çevirirlerse muhakkak ki, Allah kafirleri sevmez." (Al-i İmran-32). "Andolsun 'Allah üçün üçüncüsüdür' diyenler kafir olmuşlardır." (Maide-73) "Müminler, müminleri bırakıp kafirleri dost edinmesinler." (Al-i İmran-28).

Kaldı ki haham ve papazlarla işbirliği ihtiyacı nereden çıkmaktadır? Kimin için, neye ve kime karşı bir ve beraber olunacaktır.? Ancak ilhad fikri ve ateizm öldüğüne göre bu taviz, bu tahribat, bu zillet nedendir?

Bu tutum insanlara Hıristiyanlığı normal ve meşru kabul etme hissiyatını verir ki, gençliğimiz, teknolojik üstünlüğü elinde tutan Hıristiyan dünyasına, Hıristiyanlık dinine meylederlerse bu vebali kim taşıyabilir?

Nitekim bütün şehirlerimizde ve özellikle İstanbul, izmir, Ankara, Eskişehir ve Adana gibi vilayetlerde gençlere İncil okutma faaliyetine başlanmıştır. Ve bilmekteyiz ki, asırlardır süren Hıristiyanlaştırma ve misyonerlik faaliyetleri, özellikle günümüzde daha da organizeli ve sinsi bir şekilde hız kazanmıştır. Hâlâ tarihi haçlı taassubunda İstanbul, İzmir ve hatta Anadolu kurtarılmayı bekleyen işgal edilmiş topraklar olarak algılanıyor ve öğretiliyor.
İspanya'yı düşünün ki, 800 yıl yaşayan bir İslam medeniyetinden bugün bir iz bile bulamazsınız. Ehli küfrün hesabının ileriye dönük ve intikam dolu olduğunu asla unutmamalıyız. Sekiz asır Endülüs Müslümanlarının yaşadığı İspanya'da bir tek Müslüman bırakılmamış, hepsi katledilmiştir. Halbuki İstanbul'un fethinin üstünden 545 yıl geçmiştir. Sırplar, Bosna'da katliam yaparken 'Hedefimiz İstanbul-Anadolu, hatta Horasan' diyorlardı; unutmayalım. Haçlı taassubunun doğurduğu kin, tarih boyunca hızından hiçbir şey kaybetmeden yaşatılmaktadır.

Son günlerde manevi ve dini değerler üzerinde çıkarılan tartışmalar sebepsiz değildir. Bu, uluslararası organizeli bir güç tarafından planlanmakta, bu hususta yerli uşaklar kullanılmaktadır. İyi bilelim ki hedef, sadece dinimiz değil, devletimiz ve hatta vatanımızdır.

Bir baskı ve yılgınlık hali sergilenmesi de anlamlı değildir. Zira zat-i âliniz hukuk dışı bir iş yapmıyorsunuz ki, korkup endişe edeceksiniz. Yaptığınız millete ve vatana hizmettir.
Kaldı ki siz, ne bir siyasi lidersiniz, ne de İslam namına seçilmiş bir temsilcisiniz. Her iki halde de böyle badirelere düşmenin anlamı yoktur. Nitekim biz, devlet ve millet kucaklaşmasıyla milli bütünlüğü temine çalışıyor, mevzuat ve hukukun üstünlüğünü hayata geçirmeye gayret ediyoruz.
Biz, bu tartışma, istişare veya uyarıyı nefsanî bir hesapla ve de kötü örnek teşkil edecek şekilde kamuoyu önünde yapmıyoruz. 'Kol kırılır yen içinde...' denildiği gibi, bu bizim kardeşlik ve inanç beraberliğinden kaynaklanan görevimizdir.
Samimiyet, ihlas ve vefanıza inandığım kardeşim olarak, bu açık ve samimi düşünce ve uyarılarımı, edil-le-i şer'iyye ölçüleri ve hassas inancınız ve vicdanınızla kâmil anlamıyla değerlendirip, bir nefs muhasebesi yapacağınıza inanıyor, bu vesileyle tekrar kalbi muhabbetlerimi arz ediyorum. Allah'tan Sırat-ı Müstakim üzere daim bulunmanızı niyaz ediyorum".

Prof. Dr. Haydar Baş / 6 ŞUBAT 1998

PROF. DR. HAYDAR BAŞ BÜTÜN BU OLAYLARI NASIL YORUMLUYOR?

Hukuk ve insanlık dışı bir baskı sürecinden sadece bir kısım olayları aktardık yukarıda.
Prof. Dr. Haydar Baş'la irtibatlı diye vakıfların, derneklerin, fabrikaların, kolejlerin, hastanelerin, medya kuruluşlarının ve diğer kurumların nasıl baskılarla karşı karşıya kaldığının ibret dolu vesikalarını aktardık.

Binlerce insanın nasıl mağdur edildiğinin bazen trajikomik, bazen dramatik olayların hiç bir suçu olmayan vatansever bir gruba nasıl darbe üstüne darbe vurmaya çalıştığını anlattık.
Bütün bu araştırma, soruşturma, baskı, baskın, inceleme nev'inden her türlü taarruzun hedefindeki isim aynıydı: Prof. Dr. Haydar Baş.

Bu oyunu projelendiren, amacı Prof. Dr. Haydar Baş'ı yıldırmak, sindirmek, ulusal söylemlerinden vazgeçirmek, arkasındaki milyonlarca sevenine karşı O'nu karalamak ve sonuçta "imha etmek" idi.

Bir insanın bu kadar baskıya dayanması da görülmüş bir olay değildi. Bu baskılara maruz kalan bir kişinin isyan etmesi, devlete karşı kışkırtıcı bir tavır içine girmesi gerekirdi.
Ama Prof. Dr. Haydar Baş bu baskı sürecinin hiç bir döneminde böyle bir yöntem sergilemedi. Böyle bir tavır ortaya koymadı. Bağırmadı, çağırmadı. Kavgacı, saldırgan bir mizaç takınmadı. Hep sağduyulu oldu, hep devlet-millet kaynaşmasından bahsetti, sevenlerine de bunu anlattı.
Bütün bu gelişmeleri kaleme alırken "neden" sorusunu kendisine sormak istedik. "Neden bu baskılara bugüne kadar ses çıkarmadınız? Neden bu insanlık ve hukuk dışı olaylara karşı suskun kaldınız?"

Bütün bu soruları Prof. Dr. Haydar Baş'a sorduk. Uzunca bir sohbette aktardıklarını size de nakletmek istiyoruz:

"Bütün bu olup bitenler bir oyundu.Biz ta başından beri bu oyunun farkında idik. Bizi olayların içine çekmek istediler. Bugüne kadar ortaya koyduğumuz ulusal değerlerimizi ayakta tutmağa matuf çizgimizden kopmamızı istediler.Oysa biz hayatımızın her döneminde bu devleti, bu vatanı, bu bayrağı, bu toprakları savunduk. Biz bu değerleri savunmayı kutsal bir vazife olarak telakki ettik.Devletimiz ve milletimize karşı bunca küresel saldırıların ortaya koyulduğu, ülkemizin parçalanmak istendiği bu dönemde bizi ancak birlik ve beraberlik ayakta tutar. Biz devlet-millet kaynaşmasını savunduk, asker-sivil kaynaşmasını savunduk. Zira bu kaynaşmalar tesis edilirse bu devlet ayakta durur, bu milletin sırtı yere gelmez.
Eğer biz üzerimize geliyorlar diye bu tezimizden vazgeçse idik, devletimize karşı farklı bir tavır içine girse idik, bu oyunları planlayanların oyunlarına alet olmuş olurduk. Bize inanan, güvenen milyonlarca kişinin böyle bir istikamet sapması içine girmesi zaten kaos ortamını planlayanların baş amacıydı.Bazen en büyük fazilet susmaktır. Biz yıllarca sustuk. Dört bir yandan üzerimize gelirlerken sustuk.Bu ülkenin birliği, dirliği, bekası için sustuk.
Bugün yine aynı düşüncedeyiz. Bu vatan bizimdir. Bu ülke bizimdir. Bu devlet, bu bayrak, bu asker bizimdir.Devletle-milleti, askerle-sivili tek bilek, tek yürek yaparsak kimse bizim sırtımızı yere getiremez."

Bugün bazı geri zekalı "çamur at izi kalsın"cıların "Prof. Dr. Haydar Baş'ı korudu" dediği 28 Şubat, Türkiye'de en büyük darbeyi Prof. Dr. Haydar Baş'a vurmuştur.

Yıllara yayılan sistematik bir çökertme operasyonunun her adımında hedef Prof. Dr. Haydar Baş'tı. O'nu sindirmek, O'nu bitirmek, O'nu çökertmek istiyorlardı.
Amaç belliydi, Prof. Dr Haydar Baş, bütün kurumlarına sahip çıktığı devlete küsecek, devlet- millet barışını bayraklaştırdığı tezini bırakacak, çözümü bu ülke dışında arayacaktı.
Zaten, 28 Şubat'ın bir anlamda amacı buydu. Prof. Dr. Haydar Baş'ın başına gelenlerin yüzde birini dahi görmeyenler, tam bir devlet düşmanı kesildiler. Şimdi Brüksel yollarında Müslümanlara hak ve özgürlük arama zavallılığı içerisindeler.

Oysa Prof. Dr. Haydar Baş, dün ne diyorsa, bugün de aynı şeyi söylüyor. Dün hangi çizgideyse, bugün de yine aynı çizgide. Dün de "vatan-millet, bayrak- devlet" diyordu bugün de.
Dün de "devlet-millet" kaynaşmasını savunuyordu, bugün de. Gördüğü baskılar, uğradığı takibatlar, soruşturmalar, mahkeme salonlarındaki koşuşturmalar, O'nu zerre kadar yıldırmadı.
O yine "bu vatan bizimdir, bizim kalacak" diyor.
O'nu seven yüzbinler yine aynı çizgide yürüyor.

Böylesine ağır bir baskı ve taciz sürecinde kendisinin bu güne kadar hiç konuşmaması, bu vahim olaylara karşı tepki göstermemesi de ayrıca çok büyük bir vakar örneği idi.
Kendisinin de ifade ettiği gibi susması en büyük fazilet olmuştu. "28 Şubat, Prof. Dr. Haydar Baş'ı korudu" diyenler, eğer yüreklerinde bir nebze ahlak kırıntısı taşıyorlarsa, kafalarını duvara vursunlar.

28 Şubat'ın en büyük mağdurunun önünde saygıyla eğilsinler.
İç ve dış güçlerin ortaklaşa tezgahladıkları bu büyük oyuna karşı boyun eğmeyen tek liderin onurlu duruşuna şapka çıkartsınlar.

PROF.DR. HAYDAR BAŞ'IN BİYOGRAFİSİ:

Prof. Dr. Haydar Baş 1947 yılında Trabzon'da doğmuştur. İlk, orta ve lise tahsilini Trabzon'da tamamlamasının ardından; 1970 senesinde, Kayseri'deki Erciyes Üniversitesi'ne bağlı Yüksek İslam Enstitüsü'nden mezun olmuştur.

Lisansüstü eğitimini ve doktorasını "Veda Hutbesinde İnsan Hakları" konusundaki tezi ile Bakü Devlet Üniversitesi'nde tamamlamış ve bu üniversitede göreve başlamıştır. Doktora sonrası akademik çalışmalarına devam ederek "İslam ve Hz. Mevlana", "Tasavvuf Tarihi", "Din Sosyolojisi" ve "Din Psikolojisi" konularındaki tezleri neticesinde "Profesörlük" unvanını da aynı üniversiteden almıştır.

Dokuz yıldır Bakü Devlet Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışan Sayın Baş, halen Doğu Dilleri ve Edebiyatlarını Araştırma Fakültesi, Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde vazifesini sürdürmektedir.

Akademik kariyerini eğitim sahasında yapmasına rağmen, aynı zamanda bir araştırmacı, yazar, işadamı, sanayici ve tüccar olan Prof. Dr. Haydar Baş'ın hayatından bazı kesitler şöyledir:
a) Mefkureci Öğretmenler Derneği'nin Trabzon Şubesi Başkanlığını yapmıştır.
b) Beş yıl Devlet Liselerinde, iki yıl Ticaret Liselerinde ve İmam Hatip Liselerinde olmak üzere yedi öğretim yılı öğretmenlik yapmıştır.
c) İPA A.Ş.'nin Bölge Müdürlüğünü yürütmüştür.
d) BAŞ Şirketler Grubunun, BAŞ Çelik Fabrikalarının, BAŞ Ticaret A.Ş.'nin ve BAŞ Isı Sanayi'nin kurucusudur.
e) Halen başyazarlığını yapmakta olduğu İCMAL, ÖĞÜT ve MESAJ dergilerinin kurucusudur.
f) Milli Basın Kurultayları'nı tertip eden Basın Kurulu'nun başkanıdır.
g) Bağımsız Türkiye Partisi'nin (BTP) Genel Başkanı'dır.
Kendisi Fransızca, Arapça, Farsça ve Azerice bilmektedir.

Prof. Dr. Haydar Baş'ın görüşleri ve tezleri dünyada ve Türkiye'de çeşitli üniversitelerde lisansüstü tezlere ve akademik araştırmalara konu edilmiştir.

-) Illinois Universitesi (University of Illinois at Urbana- Champaign) Intensive English Institute "Prof. Dr. Haydar BAŞ" Urbana-2001
-) Dallas Üniversitesi İşletme Fakültesi. "An Alternative Prescription to the IMF's Model for Economic Growth in Turkey (IMF Metoduna Alternatif olarak Türkiye'deki Ekonomik Büyümeye bir Reçete)" Dallas-2002
-) ODTÜ (Saciology of Religion Fall Semester 1993 İCMAL, 1994)
-) Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü (Haydar Baş'a göre İdeal İnsan ve İdeal İnsanın Topluma Yansıması, 1999)
-) Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi (Prof. Dr. Haydar Baş ve Tasavvuf, 1993)
-) Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi (Prof. Dr. Haydar Baş'ın Tasavvufî Görüşleri, 1997)

Fikir ve tezlerindeki bilimsel tutarlılığı ve isabeti, tarihi süreç içerisinde her zaman müşahade edilen Sayın Baş'ın, Türkiye ve dünyadaki gelişmelerle alakalı bazı önemli çıkışları şunlardır:

Prof. Dr. Haydar Baş, "Milli Birlik ve Beraberliğin Temel Unsurları" isimli konferanslar dizisiyle Türkiye'de ve Avrupa'da milli birlik ve beraberliğin önemini anlatmıştır.

Türkiye'nin AB üyeliğinin çokça gündem edildiği 1980'li yıllarda akademik çevrelerin ve iş dünyasının kesin gözüyle baktığı üyeliğimiz ile ilgili olarak, yalnızca Sayın Baş farklı bir yorumda bulunmuştur. 1986 yılında Berlin'de "AB Topluluğu bizi aralarına kabul etmeyecektir" tezini savunmuştur. Yıl, 2004 Türkiye halen üyelik müzakereleri için dahi tarih alamamıştır.
90'lı yılların başında ülkemizdeki politikacılar ve aydınlar, Gümrük Birliği'ne girişimizi bir zafer olarak gösterirken; Prof. Dr. Haydar Baş, "AB'ye girmeden, Gümrük Birliği'ne dahil olmak Türkiye'nin aleyhinedir" demiştir. Her yıl 20 milyar doların üstünde dış ticaret açığı veren ülkemiz, Gümrük Birliği'nden dolayı 150 milyar dolara yakın zarar etmiştir.

Özellikle 2000 yılından sonra kronikleşen ekonomik kriz ve enflasyon ortamından çıkışı IMF ve Dünya Bankası'nın talimatları ve kredileri ile aşma çabasındaki siyasi iradeye tek yanıt da Prof. Dr. Haydar Baş'tan gelmiştir: "Mevcut ekonomi politikalarıyla enflasyonun düşmesi mümkün değildir. Bu gidişatla Türkiye'yi batıracaklar. Türk coğrafyasını pazarlık konusu haline getirecekler." Ülkemizin siyasi ve iktisadi talepler doğrultusunda bugün taşındığı nokta Prof. Dr. Haydar Baş'ın tespitleriyle aynı istikamettedir.

Amerika'nın 1991 yılındaki Irak çıkarmasında, o tarihte "Bu çıkarma her ne kadar Irak'a yapılıyorsa da nihai hedef Türkiye'yi parçalamaya yöneliktir" şeklinde ikazda bulunmuştur. Bugün hayata geçirilen ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nden maksat da budur. İslam coğrafyasını ele geçirmek, Türkiye coğrafyasını parçalamaktır.

Son dönemde, özellikle ülkemizin siyasi, kültürel ve stratejik kuşatma altına alınması, ekonomik kriz ve çıkış yolları üzerine eserler veren Prof. Dr. Haydar Baş'ın basılmış ve basılmakta olan eserleri şunlardır:

1- Milli Ekonomi Modeli ve
Kalkınma Projeleri
2- Dar Bölge Yaygın Kalkınma Modeli
3- Dini ve Milli Bütünlüğümüze
Yönelik Tehditler
4- Veda Hutbesinde İnsan Hakları
5- İslam'da Kadın Hakları
6- Alemlere Rahmet
Hz. Muhammed (sav)
7- Makalat
8- Mektubat
9- İslam ve Mevlana
10- İslam'da Zikir
11- İslam'da Tevhid
12- İman ve İnsan
13- İnsanı Kamil ve Nefs Mertebeleri
14- Hacc'ın Hikmetleri
15- Hikmetin Sırları
16- Dua ve Evrad
17- Hıristiyanlık ve Yahudilik
18- Din Tahripçilerine
Kur'anı Kerim'in Cevabı
19- Birliğe Doğru
20- Veda Hutbesi ve
Evrensel Beyanname
21- Nefs Terbiyesi
22- Varoluşun Gayesi: Zikrullah

Prof.Dr.Haydar Baş'a layık görülen uluslar arası ödüllerden bazıları
-) Dünya Barışına, İnsan Haklarına ve Ekonomiye katkılarından ötürü verilen Saygın Liderlik Ödülü. Amerikan Biyografi Enstitüsü, bu ödülle Prof. Dr. Haydar Baş'ı "Uluslararası Seçkin Liderler Ansiklopedisi"nin 5. baskısında yer almak üzere seçmiştir.
-) İnsan haklarına yapmış olduğu hizmetlerden dolayı verilen Şeref Sertifikası. Bu sertifika Uluslararası Biyografi Merkezi tarafından verilmiştir.
-) "1994 Zirvede Kim Kimdir" ödülü. Bu sertifika Amerikan Biyografi Enstitüsü tarafından yılda bir kere, belli sahada hizmet veren sadece bir ilim adamına verilmektedir.
-) Modern Ekonomik Görüşe hizmetlerinden dolayı verilen Uluslararası Liyakat Topluluğu Sertifikası. Bu ödül Uluslararası Biyografi Merkezi'nce verilmiştir.
-) İletişim Endüstrisine katkılarından dolayı verilen Saygın Liderlik Ödülü. Amerikan Biyografi Enstitüsü tarafından layık görülmüştür.
-) Uluslararası Araştırmacı Üyelik Ödülü. Amerikan Biyografi Enstitüsü tarafından verilen bu madalya, yapmış olduğu bilimsel araştırmalar ve Modern Ekonomik Görüşe olan hizmetleri nedeniyle enstitünün araştırmacı üyesi olduğunu belgelemektedir.
-) Uluslararası Liyakat Topluluğu Excellantia (Mükemmel Şahsiyet) Ödülü: Bu ödül bulundukları ülkelerde Uluslararası Biyografi Merkezi'ni yaşamları, şahsiyetleri ve sosyal ilişkileri ile temsil eden ilim adamlarına verilmektedir. İslami ilimlere, insan haklarına ve modern ekonomik görüşe hizmetlerinden ötürü Uluslararası Liyakat Topluluğu Sertifikası/International Biographical Centre, Cambridge/ENGLAND.
-) "1994 Yılın Adamı" Sertifikası/American Biographical Institute, North Carolina, USA.
-) Uluslararası Liyakat Topluluğu Üyeliği/ Merkezi Cambridge İngiltere'de bulunan Uluslararası Biyografi Merkezi tarafından verilen özel bir şeref üyeliğidir. Bu üyelik Prof. Dr. Haydar Baş'ın, dünyada sadece 500 üyesi bulunan topluluğun temel üyelerinden biri olduğunun bir göstergesidir. International Biographical Centre, Cambridge, England.



Zapkolik
EmlakDevri

Haber Sistemi eticaret
İcmal Yayıncılık ve Reklamcılık San. Tic. Ltd. Şti. © 1997 - 2014
31514 µs