Osmanlı padişahlarının hatalarını ve yanlışlarını sorgulamaktan nedense kaçınıyoruz. Osmanlı İmparatorluğu’na olan saygı ve sevgimiz, bize imparatorluğun sonunu getiren hataları gizlememizi değil, o hatalardan ders almamızı gerektirir.
Bu bağlamda en çok dokunulmazlık addedilen padişahımız, Abdulhamit Han’dır. Devrinde bir karış toprak kaybedilmediği iddia edilmesine rağmen 622 yıllık imparatorluk döneminde en çok toprak kaybettiğimiz padişahtır.
Mısır, Bulgaristan, Bosna Hersek, Kıbrıs, Girit, Teselya, Romanya ve Karadağ başta olmak üzere 1 milyon 592 bin kilometre toprak kaybetti. Yani bugünkü Türkiye’nin iki katı kadar.
Nasıl oluyor da bu kadar çok toprak kaybeden bir kişi kahraman ve “cennet mekan” sıfatını alıyor da, çöken imparatorluğun ve kaybedilen toprakların küllerinden bir vatan inşa eden ve bu uğurda onlarca savaştan zaferle çıkan Gazi Mustafa Kemal hain ve cehennemlik oluyor?
İslamcı geçinen tarihçiler bu büyük saptırma ve iftira ile Ruz-i Mahşer’de nasıl hesap verecekler?
Bundan sonraki birkaç yazımda Abdulhamit’in askeri, siyasi, diplomasi ve ekonomi alanındaki birçok hatasını ortaya koyan konulara yer vereceğim.
Bunlardan en önemlisi Rusların İstanbul önlerine dayanmasına yol açan, İstanbul’un düşmesinin kıl payı önlendiği ve Ayastafanos Anlaşması’yla acziyet ve perişanlığımızı ortaya koyduğumuz 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi’dir.
93 Harbi olarak da bilinen bu savaşın kaybedilmesinin sebebi, Osmanlı ordusunun ve komutanlarının yetersizliği değil, tam tersine savaşı kazanacak ehliyette ve azimde olan komutanların “saray tarafından” korkunç bir cehalet ve idare zafiyeti gösterilerek yönetilmesidir.
Çağın en büyük direnişi olan Plevne Müdafaası bile Saray’ın bu acziyetine rağmen verilen bir kahramanlık örneği
olmuştur.
Osmanlı ordusu, karşısındaki düşmanla sayı, silah, top gücü olarak aşağı yukarı eşitti. Sultan Aziz, Abdulhamit’e  iyi bir ordu ve güçlü bir donanma devretmişti. Komutanlar vatansever, azimli ve başarılı kişilerden oluşuyordu. Buna rağmen neden mi yenildik?
Yenilgimizin tek sebebi savaşın, savaş meydanlarından değil, tecrübesiz ve yeni padişah olmuş Abdulhamit tarafından saraydan idare edilmesi yönündeki baskı ve kararı
olmuştur.
Padişah, savaş boyunca meydana gelen bütün hareketleri saraydan değerlendirmek, saraydan emirler vermek, stratejik ve taktik manevraları saraydan düzenlemek ve bunları o zaman tek bir telgraf hattı olan Balkanlarda ordulara ulaştırmak gibi bir hata içinde düşmüştü.
Abdulhamit ciddi bir tahsil görmemişti, devlet tecrübesi hiç yoktu, hele harp sanatı konusunda hiç bir deneyimi yoktu, amcası Abdulaziz’le seyahati dışında İstanbul’dan hiç ayrılmamıştı, Cuma selamlıklarındaki askeri merasim bölüklerini selamlamak dışında hiç asker görmemişti, harita okumak ve değerlendirmek nedir bilmiyordu, ama Rusya’yla savaşan Osmanlı ordusuna komutanlık yapıyordu.
Böyle bir durumda padişahın yapması gereken şey harp sanatı konusunda uzman olan, hepsi de ordularının başında bulunan ve her an değişen vaziyetleri harp sahalarında değerlendirmek mevkiinde olan Türk komutanlarına “harp meydanlarında inisiyatif”  bırakmak olmalıydı.
Ama öyle yapmadı.
Bu komutanlara, Saray’dan sürekli emirler yağdırdı. Bu emirler tek bir telgraf hattının olduğu ve yol namına hiçbir şeyin bulunmadığı harp bölgelerine üç gün, beş gün hatta sekiz gün gecikmeyle ulaşıyordu. Bu arada karşılıklı savaş pozisyonları ve hareket şartları değişiyor, savaş başka bir şekle bürünüyordu.
Saray’dan gelen emrin dışında savaş planı uygulamama emri verilen komutanlar ise bu korkunç gecikmelerden dolayı, yapılması gereken ani hareketleri yapmakta sürekli geciktiler, sürekli toprak kaybettiler.
Ruslar, harbin ilanı ile birlikte 24 Nisan 1877’de Romanya’ya girdiler. Bize bağlı olmasına rağmen asker bulundurmadığımız Romanya, Rusların eline geçti. Büyük bir hızla ilerleyen Ruslar, Ziştovi’ye ulaşınca, Türkler Tırnova’ya çekilmek zorunda kaldı. Halbuki, Tuna’nın güney kıyılarındaki köprü boyları karşı hücumlarla rahatlıkla ele geçirilebilirdi, ama komutanların karar yetkisi yoktu. Ruslar saldırırken, Türk komutanları, Saray’dan gelecek emirleri bekliyorlardı.
Çar ve komutanlar ise cephe hattındaydı!
Osmanlı padişahının savaşı idare ettiği sarayın pencerelerinden ise Boğaziçi ve Çamlıca tepeleri görülüyordu.
Savaşı ve cepheyi denetlemesi gereken Serasker’in bile cephe teftişi yapmak üzere İstanbul’dan ayrılmasına izin verilmiyordu!
93 Harbi’ni değerlendiren uzmanlar, Saray’ın sahadaki komutanlara işi bırakması halinde savaşın renginin değişeceğini söylerler. Plevne Kalesi’nde Osman Paşa’ya destek gitmedi, büyük kahramanlıklar gösteren ve Şıpka Geçiti’ni ele geçiren Süleyman Paşa’ya takviye gitmedi, sonunda da Ruslar, Saray’ın yönettiği Osmanlı ordusunu bugünkü Yeşilköy’e kadar atarak burada karargâh kurdular.
Cennet mekan Abdulhamit Han, Yeşilköy’e dayanan Rus grandükü Nikola’nın gönlünü almak için ona ziyafetler tertipledi. Saraydan altın, gümüş kaplar, billur takımlar ve nefis yemekler gönderdi.
Ayastafanos Anlaşması’nın imzalanması için masaya oturulduğunda, Abdulhamit’in, Osmanlı delegasyona verdiği talimat şuydu:
“Ruslar her ne teklif ederlerse, kabul edin.”
Sonuçta da bu anlaşma ile teslim bayrağı çekiliyordu. Ruslara yenilginin sonuçları ağırdı; Osmanlı devleti büyük toprak kaybına uğrayacak, 100 bin askerimiz şehit olacak, milyonlarca Osmanlı vatandaşı Balkanlardan ve Kafkasya’dan İstanbul’a göç edecekti.
İşi ehline bırakmayan, Saray’dan savaş yönetme hatasına düşen, tecrübesiz ve yeteneksiz bir padişahın hezimet sonrasında “Ruslar ne teklif ederse kabul edin” cümlesinde şekillenen perişanlığı üzerine başka bir şey söylemeye gerek yok.
Not: Yukarıdaki bilgiler için Şevket Süreyya Aydemir’in “Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa, Cilt 1” kitabından önemli ölçüde yararlanılmıştır.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
cemal 2017-07-16 13:45:15

Tarihe baktigimizda Ehlibeyt sevdalilarina acimasiz muamele, hacli avrupa hayranligi, yahudi yakinlasmasi sicakligi Osmanilinin sonnunu hazirlamistir.

Avatar
Halil zafer 2017-07-16 15:07:56

Sayın Bayraktar tarihimiz eğitim sistemi içinde yıllarca eksik ve kaçırılarak anlatıldığından bugün her konuyu kavrayan bir toplum beklemek nafile olur. MEM'in meydanlara çıkarak anlatılması TÜRK MİLLETİ için elzemdir. Eğer bunu şimdiden yaparsanız halk sizi daha iyi anlar. Rus devletinin kabul ettiğini ve uyguladığını belgeleriyle meydanlarda anlatmanız gerekir. Dönem yaz herkez tatilde. Sayfiyelerde yaşayanlara MEM özetlenerek kitap halinde dağıtılmalı. Saygılarımla.

Avatar
Ayvaz 2017-07-16 11:37:55

Bu toprakların insanı kimi öne çıkarıyorlarsa bilki bir bit yeniyi vardır. Bunu iyi anlamışım. Öne çıkarılanlar. Yavuz, Abdulhamit, ve birde selahattin eyubi var. Rişarun ajanı. çeyiz olarak kudüz selahattinin kardeşine verilmiş,kardeşi rişarın kızıyla evlendiğinden. şimdi bizim selahattin kıprıs fatihi olmu. Fatimiler dayılarıydı. Dayılarını bir gecede kılıçtan geçirdi. Çünkü kendisi pis bir sünni idi. Nasibi idi.

banner100