25 Mart 2016 Cuma 15:36
663 Okunma
Altın Öğütler
Erkekleri bir yana, kadınları bir yana topladı ve onlara nazar etti. Bakır olan kalpleri, hâlis altın olup, Allah Teâlâ’ya kavuştular.
Câmiü'l-Ulûm kitabında yazıyor: “Gavs-i Azâm bir gün, vaaz için minberde oturuyordu. Birden süratle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevazı bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı ve eski yerine oturdu ve vaaz ile meşgul oldu. Orada bulunanlardan birisi, “ne oldu” diye sual edince, ‘Ceddim Resûlullah’ı (s.a.a.) gördüm. Geldi ve minber üzerinde oturdu. Hazretinden teeddüb edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeye başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara vaaz etmemi emretti’ buyurdu.”
Bir müridi vardı. Gavs-i Azâm hakkında sağlam itikadı vardı. Muhabbetinde fâni ve bâki olmuştu. Vefat edince defnettiler. Sual için yanına iki melek geldi ve “Rabbin kimdir, Peygamberin kimdir, dinin hangi dindir?” diye sordular. Cevap olarak, “Ben şeyhim Seyyid Abdülkâdir'den başka bir şey bilmiyorum” dedi. Melekler hayret ettiler. “Yâ Rabbi, Sen daha iyi bilirsin, filan kulun böyle diyor” dediler. Allah Teâlâ, meleklere, o kula azap etmelerini emretti. Melekler azap etmek istediklerinde, Hz. Gavs göründü ve o iki meleğe, “Allah Teâlâ’yı, Resûlünü ve dinini söyleyemedi ama beni biliyor ve bana uymuştur. O bana uydu, bana tâbi oldu, ben ise, sizin sorduklarınızı biliyorum. Ben bildiğim için, ona azap etmeyiniz” buyurdu. Melekler, Allah Teâlâ’ya sual edip, “Yâ Rabbi, Sen daha iyi bilirsin ki, Senin mahbûbun ve meczûbun Gavs-i Azâm Sultan Muhyiddin Seyyid Abdülkâdir, şöyle şöyle söylüyor” dediler. Allah Teâlâ, meleklere, “ona azap ediniz” buyurdu. Melekler azap etmek istediler. Gavs-i Azâm, meleklerin ellerindeki topuzları aldı ve, “Ona yanaşmayın! Çünkü içimdeki büyük aşk ateşi, hiçbir şeyle kıyas olunmaz, yoksa o aşk ateşiyle, Cenneti de, Cehennemi de yakarım” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ’dan onlara bir nidâ geldi: “Onu affettim. Ona azap etmeyiniz. Bu ona bir ikrâmdır.”  Behcetü'l-Esrâr'da yazıyor: Abdülkâdir-i Geylânî (kuddise sirruh) buyurdu ki: Hicrî beş yüz yirmibir senesi Şevvâl ayının on altısı olan Salı günü öğleden önce, Resûlullah’ı (s.a.a.) gördüm. “Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun?” buyurdu. “Babacığım, ben yabancıyım. Bağdat fasihlerinin yanında nasıl konuşurum” dedim. “Ağzını aç” buyurdu. Ağzımı açtım. Yedi defa ağzının mübârek suyundan ağzıma saçtı ve: “İnsanlarla konuş, onları güzel hikmet ve vaazlar ile Rabbinin yoluna çağır” buyurdu. Öğle namazını kıldım. Yanımda kalabalık insanlar gördüm. Nutkum tutuldu. Ali bin Ebû Tâlib’i (a.s.) gördüm. Mecliste benim karşımda ayakta duruyor ve bana, “Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun?” diyordu. “Babacığım, nutkum tutuldu, konuşamıyorum” dedim. “Ağzını aç” buyurdu. Açtım. Ağzının suyundan altı defa ağzıma saçtı. “Niçin yediye tamamlamadınız” dedim. “Resûlullah’a karşı olan edebimden” buyurdu ve gözden kayboldu. Dedim ki: “Fikir dalgıcı; marifet incileri çıkarmak için kalp denizine dalıyor. Onları göğsün sahiline çıkarıp, dil tercümanı simsarı yüksek sesle satışa çıkarıp ve evlerdeki, Allah Teâlâ’nın kaldırmasına izin verdiği güzel taatleri, en kıymetli baha ile satın alıyor.” Derler ki, kürsî üzerinde, insanlara söylediği ilk sözler bunlardır.
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100