logo
31 AĞUSTOS 2026

Yeni Osmanlıcılık niçin empoze ediliyor?

İcmal Gençlik Derneği'nin düzenlediği geleneksel yaz kampında eğitimci Asude Havuzlu, son dönemde sürekli empoze edilmeye çalışılan Yeni Osmanlıcılık akımının dayandığı temeller hakkında çarpıcı bir konuşma yaptı

04.08.2017 00:00:00
 
İcmal Gençlik Derneği tarafından Afyon'da düzenlenen geleneksel yaz kampındaki oturumda konuşan Asude Havuzlu, birbirinden çarpıcı konulara değindi. Yeni Osmanlıcılığın diriltilmeye çalışıldığını belirten Havuzlu, bu akımın dayandığı temellerin gerçek yüzünü deşifre etti.  
Sayın Asude Havuzlu'nun çarpıcı konuşmasını Yeni Mesaj okurlarının dikkatine sunuyoruz:
"Eskilerin bir sözü vardır, "Mazisi olmayanın âtisi de olmaz" derler. Yani geçmişini bilmeyenin geleceği de olmaz. Tarihimizi doğru bilmek ve geçmişte olan olaylardan ders çıkarmak, ibret almak geleceğe yönelik alınacak kararlarda, dostunu düşmanını, doğruyu yanlışı ayırt etmek çok önemlidir. Son dönemde halkımıza sürekli empoze edilmeye çalışılan Yeni Osmanlıcılık akımının dayandığı temelleri gelin birlikte tahlil edelim.
Burada vaktimiz sınırlı olduğu için bütün padişahların dönemlerine tek tek göz atamayacağız tabi ama birkaçından örnekler vererek ne demek istediğimizi açıklayalım. 
Önce cennet mekan vasfıyla anılan Fatih Sultan Mehmet'le başlayalım. Ünlü Kanunnamesiyle kardeş katlini meşru kılan padişahtır kendisi. Şunu da belirtmeden geçmeyelim, Fatih'ten önce de taht kavgaları vardı. Ama kardeşlerinin gözlerine mil çektirmek veya Bizans'a rehin vermek gibi yöntemlerle rakiplerini geride bırakıyorlardı. Ancak Fatih, öldürmeyi meşru hale getirdi. Yeni Osmanlıcılar bu durumu savunmak için diyorlar ki, "öyle büyük insanlar ki bu padişahlar devlet için, millet için kendi kardeşlerinden, evlatlarından bile vazgeçiyorlar. Hangimiz böyle bir fedakarlık yapabiliriz? Hangimizde var böyle bir vatan sevgisi?" 

Suçsuz insanları öldürenlerin ayetlerdeki yeri

"Kim bir insanı (suçsuz yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de suçsuz bir insanı ölümden kurtarırsa, sanki bütün insanları ölümden kurtarmış gibidir." (Maide, 5/32) "Kim bir mü'mini kasdi olarak öldürürse, o kimsenin cezası cehennemde (ebedi) kalmaktır." (Nisa, 4/93)
Allah kelamının üstüne söz söyleyecek halimiz yok. Şimdi bu ayetler varken bu kanunu haklı gösterebilir misiniz? Zira kardeş ve evlat katli öyle bir noktaya geliyor ki, kundaktaki bebekler, hatta hamile olan cariyelerin öldürülmesine kadar gidiyor; ola ki erkek bebek dünyaya getirirler diye. Örneğin 3. Mehmet tahta çıktığı gün 19 kardeşini boğdurtarak tarih sayfalarına kara bir leke bırakmıştır. Kanuni'nin, oğlu Şehzade Mustafa'yı öldürdüğü sahneler meşhur diziyi izlerken hepimizin kanını dondurdu ama birçoğumuzun bunu 500 sene sonra bir TV dizisinden öğrenmiş olmamız da trajikomik bir durumdu. Kanuni, Mustafa'nın oğlu Mehmet'i, Şehzade Beyazıt'ı ve 5 oğlunu da daha sonra boğdurtuyordu. Bu arada hanedan kanı kıymetli ve kutsal görüldüğünden boğarak öldürüyorlardı, kanları akıtılmıyordu. 

'Fatih'in annesi Ortodoks bir Hıristiyan olarak ölmüştür'

Fatih tahta çıktıktan sonra memleketi Sırbistan'a geri dönmek isteyen annesi Maria Despina'yı, Sırbistan'ın Toblica ve Glubotçitsa bölgelerini, dedesi Curac Brankoviç'e verdiğini bildiren bir fermanla Sırbistan'a gönderir. Dedesi ölünce annesini Osmanlı Ülkesine geri getirir ve Selanik'teki Küçük Ayasofya Manastırı ile çevresindeki geniş araziyi bir fermanla annesine tahsis eder.

Aslı bugün Topkapı arşivinde bulunan bu fermanda Fatih şöyle buyurmaktadır: "Bu devrin Hıristiyan kadınlarının en yücelerinden olan anam Despina Hatun, Selanik'te Küçük Ayasofya adıyla bilinen manastırı şeriat kurallarına göre satın almış. Gerekli belgesi de varmış. Ben de uygun bulup bu fermanı verdim ki manastıra sahip olsun. Dilerse satsın, dilerse bağışlasın, hiç kimse engel olmasın, bozmasın, değiştirmesin, içindekilerden vergi alınmasın. Kimse tedirgin etmesin. Bu fermanı görenler gerçek olduğuna inansın."

Bizlerin Haseki Hüma Sultan olarak bildiğimiz Maria Despina ömrünün sonuna kadar bu manastırda rahibe hayatı yaşamış ve 1487 yılında Ortadoks bir Hıristiyan olarak ölmüştür.
Fatih'in, Kayser-i Rum unvanını birçok mektubunda kullanması, üzerinde kendi silueti olan bronz madalyon bastırması -madalyon denmiş çünkü o zamana kadar sikkelerde sadece Osmanlı tuğrası bulunuyor- kendini Rum Bizans hükümdarı olarak gördüğü şeklinde yorumlanıyor. 
"Fatih'in mezarının bulunduğu Fatih Camii'nin ve türbenin inşa edildiği alanın çok önemli bir özelliği var: İstanbul'un kurucusu olduğuna ve şehre ismini verdiğine inanılan İmparator Konstantin de, 337'deki ölümünden sonra aynı yere defnedilmişti. İstanbul'da inşa edilmiş ilk Hıristiyan mabedi olan Havariler Kilisesi, bugün Fatih Camii'nin olduğu alanda bulunuyordu. Fetih sırasında kilise harap haldeydi. Fatih, kendi ismini taşıyacak olan caminin, kilisenin yerine inşa edilmesini, öldüğünde de camiin avlusuna defnedilmeyi istedi. Hükümdarın arzusunun sebebi hâlâ tartışılıyor ama en kuvvetli görüş, Fatih'in kendisini "Osmanlı hükümdarı" değil, "Roma İmparatoru" olarak görmesi ve "Yeni Roma" olan Bizans'ın kurucusu Konstantin ile aynı yerde yatma arzusu ve bir yerde de kendisinin "Roma'nın son imparatoru" olduğunu ilân etmekti." diyor tarihçi Murat Bardakçı. 

'Sahte fetvayla Müslümanlar katledildi'

Gelelim Yeni Osmanlıcıların çok sevdiği diğer bir padişah Yavuz Sultan Selim'e... Babası Beyazıt döneminde 20 yıl Trabzon valiliği yapan Yavuz, doğu hakkında ciddi bilgi sahibi olmuş ve İslam ülkelerinin başına geçmeyi kafasına koymuştu. Tahta geçer geçmez de yüzünü doğuya çevirmiştir. Savaşacağı kişilerin de Müslüman olmasından dolayı tepki almamak için şeyhülislamı olan Müftü Nurettin El Hamza'ya 1512 yılında Kızılbaşlarla ilgili fetva verdirtmiştir.

Bu fetvada, Kızılbaşlar kâfir ve dinsiz olarak tanımlanmış, onları öldürmenin vacip ve farz olduğu, öldürenlerin gazi, bu yolda ölenlerin şehit olacağı söylenmiştir. Fetva'da ayrıca bu topluluğun durumu kâfirlerin halinden daha kötüdür. Bu topluluğun kestiği ve avladığı hayvanlar murdardır. İslam'ın Sultanının onlara ait kasabalardakileri bütün insanları öldürüp mallarını, miraslarını, evlatlarını alma hakkı vardır denilmekteydi.

Bilmem bu fetvalar size yakın tarihten ne hatırlatıyor. Suriye'de savaş ilk çıktığı zamanlarda oradaki Şii halk için benzer fetvalar verildiğini hepimiz hatırlıyoruz sanırım. İşte Çaldıran ve Ridaniye savaşları sonrası bu sefer Mısır'a yöneliyor Yavuz. O dönem Mısır'da aynen Anadolu'da katlettiği Kızılbaşlar gibi Türk soyundan olan Memluklular var ve himayelerinde Abbasi Halifesi bulunuyor. 
Yavuz Mısır'ı işgal ediyor ve halifelik unvanını alıyor. Fakat Arap dünyası halifeliğin bir Türk hükümdara geçmesine sıcak bakmıyorlar. Yavuz da başta Ebu Suud olmak üzere 2000 kadar Arap ulemayı İstanbul'a davet ederek, onlara maaş, mal, arazi vererek Osmanlı topraklarına yerleşmelerini sağlıyor. Bundan sonra Osmanlı Sarayı'nda bu ulemanın etkisiyle Sünni bakış açısı baskın hale geliyor. Bunun yanında Türk'üm Türkmen'im diyen Kızılbaş denip aşağılanıyor. Çünkü Türk olmak Hacı Bektaşi Veli kültüründen gelmek ve Ehl-i Beyt'i sevmek anlamına geliyordu. 

Kuyucu Mehmet Paşa Türkleri diri diri gömdü

Bu ekolü sonraki padişahlar da devam ettirdiler. Örneğin; 1. Ahmet dönemi paşalarından olan Hırvat asıllı Kuyucu Murat Paşa bu lakabını Anadolu'daki Türk halkı kuyulara doldurup diri diri gömdüğü ya da kafalarını kesip kuyulara attığı için almıştır. 158 bin insanı bu şekilde kuyulara gömdüğü rivayet edilmektedir. 
1603 yılında çıkarılan bir kanunla Ehl-i Beyt ekolünden gelen Türk Tekkeleri kapatılır ve yasaklanır. Yerine Halidi Nakşi tekkeler kurulur. Türkler saraydan ve ordudan tasfiye edilir. Bir taraftan da sarayı ele geçiren Halidi Nakşi şeyhülislamlar verdikleri fetvalarla Osmanlı'nın geri kalmasına sebep olurlar. Batı'da Rönesans yaşanırken örneğin matbaa bize onlardan 240 yıl sonra gelir. 

Nakşiler İngilizlerin lehine fetvalar veriyor

1826'da 2. Mahmut'un girişimi ile Yeniçeri ordusunun dağıtılması ve Vakayi Hayriye denilen olayın ardından başlayan iman yoklamaları ile beraber artık Tekkeler ve Dergahlar tamamen Nakşileşmiş hatta Kadiri Bektaşi kökenli olanların bazıları varlık gösterebilmek için Nakşi olduklarını söylemek zorunda kalmışlar ve zamanla dönüşmüşlerdir. Diğerleri kapatılmış, itiraz edenler ciddi işkenceler görmüş, öldürülmüşlerdir.

Kurtuluş Savaşı sürecine gelindiğinde bu Nakşi tekkelerin ve şeyhlerinin İngiliz himayesinin hayırlı olduğuna dair verdikleri fetvalar ve Kuvayi Milliye aleyhinde yaptıkları konuşmalar düşünüldüğünde Yeni Osmanlıcıların hiç sevmediği, dinsiz dedikleri Atatürk'ün 30 Kasım 1925'te Tekke ve Zaviyeleri kapatmasının ne kadar doğru bir karar olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Çünkü Atatürk aslında Ehl-i Beyt İslam'ına, Türk birliğine ve tam bağımsızlığa karşı olan tekkeleri kapatmış oldu. 

'Atatürk, Türklere itibarını iade etmiştir'

Yine 29 Ekim 1933'te 10. Yıl Nutku'nda "Ne mutlu Türk'üm diyene" derken de aslında Anadolu'daki Türk halka taa Yavuz zamanından beri maruz kaldıkları muameleyle kaybettiği itibarını iade etmiştir. Türk'üm demekten korkmayın, gurur duyun demiştir. Çünkü onun için de Türklük Hacı Bektaşi Veli'nin temellerini attığı gibi bir üst kimliktir. Türk demek Müslüman olan ve bu topraklar üzerinde yaşayan Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arnavut, Boşnak vs. ne kadar halk varsa hepsini bir ve beraber yapmak anlamı taşıyordu. 

'Bir de Abdülhamit'e bakalım'

Yeni Osmanlıcıların Atatürk'e dinsiz derken bir başka gerekçeleri de onun içki içmiş olmasıdır. Biz haşa içki içmek haram değildir demiyoruz. Ancak Yeni Osmanlıcıların sürekli anlattıkları, gençlere bir idol gibi sundukları Sultan Abdülhamit'e bir bakmak lazım. 
Cumhuriyetten daha 22 sene önce Abdülhamit'in başmabeyincisi Sarıcazade Ragıp Paşa Tekirdağ'da ilk rakı fabrikasını üstelik de dönemin şeyhülislamının onayıyla kurmuştur. İlk bira fabrikası da Abdülhamit döneminde kurulmuştur. Ne tesadüftür ki ilk şampanya fabrikası da. Ama kendisi Rom içermiş çünkü "Kur'an'da şarap diyor, bu şekerden yapılıyor" diyerek, Rom içmenin günah olmadığını söylediğini kendi torunu ifade ediyor. Bu arada Abdülhamit'in aynı zamanda İslam halifesi olduğunu unutmayalım. Ayrıca 622 yıllık imparatorluk döneminde Osmanlı'nın en çok toprak kaybettiği padişahtır. Tahtta kaldığı sürede 1 milyon 592 bin kilometrekare toprak kaybetmiştir. Yani bugünkü Türkiye'nin iki katı kadar. Koca bir imparatorluğu ağır yenilgiye uğratan, askeri olarak hiçbir başarı gösteremeyen Abdülhamit kahraman, cennetmekan ama büyük mücadeleler ve başarılarla yepyeni bir devlet kuran Atatürk cehennemlik, dinsiz. Bu reva mıdır soruyorum sizlere...

Nü resim çizen Halife!

Gelelim son halife, dedemiz diye ifade edilen Abdülmecit'e. Kendisi ressamdı. Paris'te sergi bile açmıştı. Nü resimler çizer, çıplak model kullanırdı. Hatta haremdeki kadınları sarayın bahçesindeki havuzun etrafında çıplak olarak resmettiği 'Avluda Kadınlar' isimli tablosu, 2013'te açık arttırmayla 1 milyon 600 bin liraya satıldı. Kesinlikle yanlış anlaşılmasın sanata ve sanatçıya saygımız sonsuz. İsteyen istediği resmi çizebilir, ama İslam halifesi sıfatı taşıyan bir kişinin nü resimler yapmasının yorumunu sizlere bırakıyorum. Bu halife örneklerine bakılınca 3 Mart 1922'de Atatürk'ün hilafeti kaldırmasının ne kadar isabetli olduğu da sanırız ki açıktır. 

Osmanlı'da halkın durumu

Ayrıca Osmanlı Osmanlı diyenler saraydaki ihtişama vurulanlar acaba biliyorlar mı? 1923'te Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne kalan miras neydi? Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu. Toplam 4 bin 894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, 23 lise vardı. Türkiye'nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı. Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı, Darülfünun. O da bilimsellikten çok uzaktı. 
Hani Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik diyorlar ya, hani Atalarımızın mezar taşlarını okuyalım diye Osmanlıcayı ders olarak koydular ya okullara. Görüyoruz ki Harf Devriminden önce de herkes Osmanlıcayı sular seller gibi okumuyordu. Ülke nüfusu 13 milyon civarıydı, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu. Traktör sayısı sıfırdı, karasaban vardı. Doğan her iki bebekten biri ölüyordu. Memlekette sadece 337 doktor vardı. Sadece 60 eczacı vardı ve sadece 8'i Türk'tü. Diş hekimi sıfırdı. Ortalama ömür 40 yıldı. Yani sizin anlayacağınız Osmanlı'da halkın yaşadığı hayat hiç de parlak değildi. Filmlerde izleyip hayran olduğumuz saraydaki o ihtişamlı hayattan eser yoktu. Halk ağır vergiler altında eziliyordu. Ticareti genelde gayrimüslimler yapardı ve zenginlerdi. 

'Atatürk derin İslami bilgiye sahipti'

Bütün bunları gözden geçirdiğimizde Atatürk'ün böyle bir haldeki halktan ve çökmüş bir imparatorluğun küllerinden nasıl yeniden bir cumhuriyet doğurduğuna, sanayileşme kalkınma, eğitim, sağlık, tarım gibi bir sürü alanda ülkeyi nereden nereye getirdiğine hayret etmemek, hayran olmamak imkansızken nasıl olup da ona böyle düşmanca davranılabildiğini anlamak mümkün değil. Hafızı Kelam olan, camide saatlerce Cuma hutbesi verebilecek kadar İslami bilgiye sahip bir insana dinsiz damgası vurup ona cehennemlik demek bu vatana ihanettir. 

'Geçmişi doğrularıyla yanlışlarıyla değerlendirmek lazım'

Yanlış anlaşılmasın Osmanlıyı reddetmek ya da kötülemek değil asla amacımız. Osmanlının mimaride, sanatta, askeri alanda müthiş eserleri var ve hepsiyle de gurur duyuyoruz. Ancak bizim tarih bilincinden anladığımız geçmişimizi doğrularıyla yanlışlarıyla, hatalarıyla sevaplarıyla beraber değerlendirip dersler çıkarmak, geçmişte yapılan hataları tekrarlamamak, doğru ve güzel şeyleri de alıp geliştirerek sürdürmektir.

Örneğin tarihte ilk üstün zekalılar okuludur Enderun. Birçok ülkede örnek alınmıştır. Bizim şu an üstün zekalılar eğitimine dair yaptığımız pek bir şey yok mesela. 
Ancak devşirme yöntemiyle öğrenci alması, Türk öğrenci alınmaması oradan yetişen paşaların ilerleyen zamanlarda saray entrikaları içinde yer alıp Osmanlı'nın sonunu hazırlamaları ile sonuçlanmıştır. Bizler tabi ki Osmanlı'nın devamı niteliğinde, aynı topraklarda hüküm süren bir devletiz. Dolayısıyla onların torunlarıyız. O yüzden de Osmanlı'yı çöküşe sürükleyen tehlikelerin birçoğu bizim için de geçerli. Onun için dikkatli olmalıyız. 
Örneğin Osman Gazi ve Orhan Gazi dışında hiçbir padişahın annesi Türk değildi. Hepsi farklı ülkelerden gelmiş cariyelerdi. Padişahların hareminde Türk kadın neredeyse yoktu. Bu da Osmanlı'nın sonunu hazırlayan faktörlerin başında geliyordu. Türk ve Müslüman'ın örf adet ve değerlerini bilmeyen bir anne ve devşirme lalalarla büyüyen padişahların İslami ölçülerle yetişmesini beklemek herhalde onlara haksızlık olur. 

'Osmanlı devri kapanmıştır'

Daha pek çok şey söylenebilir ama tarih bilgisi ve bilinci her vatandaşta olması gerekir ki bize her anlatılana inanmayalım. Bizi yanlış yönlendirmek isteyen herkese inanıp kanmayalım. İç ve dış kaynaklı oyunlara gelmeyelim. Bir programda Mehter marşı duyduğumuzda hepimiz duygulanıyoruz, içimiz coşuyor ama bu, Osmanlı'yı yeniden diriltmemiz gerektiği anlamına gelmez. Osmanlı devri kapanmıştır.

Onun içinden kahramanlar çıkarmaya çalışmak beyhude bir çabadır. Buna ihtiyacımız da yok. Türkiye Cumhuriyeti devletinin zaten Mustafa Kemal Atatürk gibi bir kahramanı var. Bizim sadece onu doğru tanımaya ve anlamaya ihtiyacımız var. Bugün bizler toplumda bu bilince sahip nadir insanlarız. Bu bilinci kazanmamızı sağlayan, bizi gerçek Atatürk'le buluşturan, doğru bakış açısını bize kazandıran Hoca Atatürk Prof. Dr. Haydar Baş'a bu vesileyle şükranlarımızı sunuyoruz. Bugüne kadar kafamızı karıştıran, ikileme düşmemize sebep olan her noktayı netleştirip, taşları yerine oturttuğu, geleceğe güvenle bakmamızı sağladığı için ona minnettarız. 

'Son söz Atatürk'ten olsun'

Son söz yine Atatürk'ten olsun. 1927'de Ankara'da yaptığı bir konuşmasında:
"Efendiler! Biz tekke ve zaviyeleri din düşmanı olduğumuz için değil, bilakis bu gibi yapılar din ve devlet düşmanı oldukları, Selçuklu ve Osmanlı'yı bu yüzden batırdığı için yasakladık. Çok değil yüz yıla kalmadan eğer bu sözlerime dikkat etmezseniz göreceksiniz ki bazı kişiler bazı cemaatlerle bir araya gelerek bizlerin din düşmanı olduğunu öne sürecek, sizlerin oyunu alarak başa geçecek, ama sıra devleti bölüşmeye geldiğinde birbirlerine düşeceklerdir. Ayrıca unutmayın ki o gün geldiğinde her bir taraf diğerini dinsizlikle ve vatan hainliği ile suçlamaktan geri kalmayacaktır." 
Atatürk bu konuşmayı yapalı tam 90 yıl oldu. Teşekkürler?"

SELİM AYANOĞLU / AFYONKARAHİSAR


Taşucu Limanı'nda Kıbrıs seferleri iptal edildi

Mersin'in Silifke ilçesindeki Taşucu Limanı'ndan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne (KKTC) yapılması planlanan feribot seferleri, Girne açıklarında 267 kişinin bulunduğu Filo Jet isimli yolcu gemisinin batmasının ardından iptal edildi. Limanda Kıbrıs'a geçmek için bekleyen yolcular ise gelişmeleri takip ediyor

31.08.2026 12:08:00
İHA
 
Taşucu Limanı'nda Kıbrıs seferleri iptal edildi
Taşucu Limanı'nda Kıbrıs seferleri iptal edildi
Girne-Taşucu seferini yapan Filo Jet isimli feribot, dün Girne Limanı'ndan ayrıldıktan kısa süre sonra su alarak alabora oldu. Gemide 259 yolcu ve 8 mürettebat olmak üzere toplam 267 kişinin bulunduğu bildirildi.

Son açıklamalara göre kazada 8 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi kurtarılırken kayıp kişileri arama-kurtarma çalışmaları devam ediyor.

Taşucu Limanı'nda seferler iptal edildi

Yaşanan facianın ardından Taşucu Limanı'nda da hareketlilik yaşandı. Limandan yayımlanan duyuruda, "Taşucu-KKTC (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) seferleri iptal edilmiştir" ifadelerine yer verildi.

Bazı vatandaşlar seferlerin yeniden başlayıp başlamayacağını öğrenmeye çalışırken, bazıları ise alternatif ulaşım imkanlarını değerlendirmeye başladı.

Girne'de ailelerin acılı bekleyişi gece boyunca devam etti

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Girne'den, Mersin'e hareket eden yolcu feribotunun kazası sonrası kaybolan 18 kişiyi arama kurtarma çalışmalarına gece saatlerinde yapılırken, acılı ailelerin umut dolu bekleyişi Girne'de liman önünde sürdü

31.08.2026 05:54:00 / Güncelleme: 31.08.2026 06:35:43
İHA
 
Girne'de ailelerin acılı bekleyişi gece boyunca devam etti
Girne'de ailelerin acılı bekleyişi gece boyunca devam etti
Olay, bugün öğlen saatlerinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Girne kentinden Türkiye Mersin'e doğru hareket eden yolcu feribotunda yaşanmıştı. Henüz bilinmeyen bir nedenden dolayı feribot içerisindeki 267 kişiyle birlikte alabora olmuş 8 kişi hayatını kaybetmiş 18 kişi ise kaybolmuştu. Kaybolan yolcuları arama kurtarma çalışmaları gece de devam etti. Girne'de liman önünde ise yolcuların yakınları gece boyunca bekledi.

Mahmut ve Mustafa Demir isimli 2 yakınını beklediğini ifade eden Naif Ezer, "Sadece 1 arkadaşımız çıktı burada kimse yardım etmedi dedi. Yüzebilen yüzdü geldi yüzemeyen mahsur kaldı. Burada insanlar perişan halde. Bekliyoruz" dedi.

Otomobillerdeki multimedya ekranlarını hedef alan yeni siber saldırı yöntemi, sürücüler hiçbir hata yapmasa dahi sistem güncellemeleri üzerinden araçlara zararlı yazılım bulaştırıyor

Otomobillerdeki multimedya ekranlarını hedef alan yeni siber saldırı yöntemi, sürücüler hiçbir hata yapmasa dahi sistem güncellemeleri üzerinden araçlara zararlı yazılım bulaştırıyor. Uzmanlar aşırı veri tüketimi ve donmalara karşı araç sahiplerini uyardı

30.08.2026 22:00:00
Haber Merkezi
 
 Otomobillerdeki multimedya ekranlarını hedef alan yeni siber saldırı yöntemi, sürücüler hiçbir hata yapmasa dahi sistem güncellemeleri üzerinden araçlara zararlı yazılım bulaştırıyor
 Otomobillerdeki multimedya ekranlarını hedef alan yeni siber saldırı yöntemi, sürücüler hiçbir hata yapmasa dahi sistem güncellemeleri üzerinden araçlara zararlı yazılım bulaştırıyor
Bağlantılı araç teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte otomobiller açık hedef haline geldi. Siber güvenlik kuruluşu Kaspersky tarafından saptanan son saldırı dalgası, Android tabanlı araç içi multimedya sistemlerinin doğrudan hedef alındığını ortaya koydu. Kullanıcının şüpheli bir bağlantıya tıklamasına veya korsan dosya indirmesine gerek kalmadan, doğrudan aracın meşru güncelleme mekanizması üzerinden sızan zararlı yazılımlar otomotiv dünyasında yeni bir güvenlik açığını tetikledi.

Güncelleme görünümünde sızan zararlı yazılım
Gelişmiş saldırı zincirinde siber korsanlar, sistemde yer alan "TWCore" isimli meşru güncelleme uygulamasının iletişim kanalını kötüye kullanıyor. Üretici sunucusu gibi davranan saldırganlar, ilk etapta "JarService" adlı yükleyiciyi, ardından da çok aşamalı ek zararlı modülleri araca yüklüyor.
Bilişim Uzmanı Osman Demircan, Upstream Security verilerine işaret ederek siber olayların yüzde 92'sinin uzaktan ve fiziksel temas gerekmeksizin gerçekleştirildiğini vurguladı. Demircan, sürecin sürücünün hiçbir hatası olmadan, tamamen arka plandaki OTA (uzaktan yazılım güncelleme) kanalı üzerinden işlediğini aktardı.

Aracınızın ele geçirildiğini gösteren belirtiler
Saldırıya uğrayan araçlarda sistem kaynaklarının arka planda gizlice tüketildiğine dikkat çeken uzmanlar, sürücülerin dikkat etmesi gereken kritik işaretleri paylaştı. Otomobil ekranının nedensiz yere yavaşlaması, sistemin sık sık kendiliğinden yeniden başlaması ve kontrolsüz aşırı internet verisi tüketimi en belirgin işaretler arasında yer alıyor.
Aracın internet bağlantısının izinsiz bir proxy ağı gibi kullanılabileceğini belirten Demircan; park halindeyken oluşan olağan dışı veri trafiği, ekranda beliren şüpheli reklamlar ve donanımın aşırı ısınması durumunda siber saldırı ihtimalinin değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Sonradan takılan ekranlara ve ev ağına dikkat
Uzmanlar, piyasada markası belirsiz ve ucuz Android multimedya sistemlerinin güncelliğini hızla yitirmesi nedeniyle yüksek risk taşıdığı konusunda uyarıyor. Araç alımlarında UN R155 (araç siber güvenliği) ve UN R156 (yazılım güncelleme yönetimi) standartlarının sorgulanması gerektiği belirtiliyor.
Araca bağlanan akıllı telefonlardaki rehber ve arama kayıtlarının risk altına girebileceğini belirten uzmanlar; ev Wi-Fi ağına bağlı park halindeki bir otomobilin, yerel ağdaki diğer cihazları hedeflemek için bir sıçrama tahtası olarak kullanılabileceğine de dikkat çekiyor.

Dışişleri Bakanlığı'ndan İsrail'in Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı hedef alan açıklamalarına sert yanıt

Dışişleri Bakanlığı'ndan İsrail'in Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı hedef alan açıklamalarına sert yanıt. Açıklama "Sayın Cumhurbaşkanımızı hedef alan yalan ve iftiralar Netanyahu başta olmak üzere İsrail hükümetinde görev yapan suçluların içinde bulunduğu korkak ve çürümüş zihniyeti yansıtmaktadır" denildi

30.08.2026 16:30:00
AA
 
Dışişleri Bakanlığı'ndan İsrail'in Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı hedef alan açıklamalarına sert yanıt
Dışişleri Bakanlığı'ndan İsrail'in Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı hedef alan açıklamalarına sert yanıt
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, İsrail Dışişleri Bakanlığı'nın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı hedef alan açıklamasına sert şekilde yanıt verdi.

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı:

"İsrail Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada Sayın Cumhurbaşkanımızı hedef alan yalan ve iftiralar, Netanyahu başta olmak üzere İsrail hükümetinde görev yapan suçluların içinde bulunduğu korkak ve çürümüş zihniyeti yansıtmaktadır.

Gazze'de soykırım işleyerek tüm İsrail halkına tarihi bir utanç yaşatan, ayrıca modern Orta Doğu tarihinde görülmemiş bir yayılmacılık sergileyerek bölgesel ve küresel istikrarsızlığın başlıca sorumlusu olan Netanyahu ve suç şebekesinin sahip olduğu dokunulmazlıklar hem hukuki hem de siyasi bakımdan ortadan kalkmaktadır.

Goebbels'in propaganda makinesine benzer biçimde çalışan İsrail kurumlarının çabaları artık yeterli olmamakta, uluslararası toplum Netanyahu hükümetinin yalanlarına inanmamaktadır.

Türkiye, Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde, Netanyahu döneminde işlenen suçların karşısında dürüst ve kararlı bir duruş sergilemiştir.

Bundan sonra da gerçekleri savunmaya ve dile getirmeye devam edeceğiz."

BURHANETTİN DURAN'DAN İSRAİL'E SERT TEPKİ
İletişim Başkanı Burhanettin Duran da sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda İsrail Dışişleri Bakanlığı'nın açıklamasına tepki gösterdi.

Duran, İsrail tarafının gerçeklerle yüzleşmek yerine "iftira ve propaganda" yolunu tercih ettiğini belirterek, İsrail hükümetinin Gazze'deki politikalarına yönelik eleştirilerde bulundu.

İletişim Başkanı Duran paylaşımında şu ifadeleri kullandı:

"İsrail Dışişleri Bakanlığı'nın Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ı hedef alan açıklaması, gerçeklerle yüzleşmek yerine iftira ve propaganda yoluna başvuran anlayışın ibretlik bir örneğidir. Her zaman yaptıkları gibi 'antisemitizm' kavramının arkasına saklanarak saldırganlığını, işledikleri soykırımı, savaş suçlarını ve insanlığa karşı suçları perdelemeye çalışıyorlar.

Oysa İsrail hükûmetinin Gazze'de işlediği suçlara, Filistin halkına yönelik katliamlarına ve bölgeyi istikrarsızlaştıran politikalarına karşı çıkmak insani ve vicdani bir sorumluluktur. Türkiye'nin itirazı, işgale, zulme, katliama ve uluslararası hukuku hiçe sayan politikalara yöneliktir.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Filistin halkının haklı davasını savunmaya, Gazze'deki mazlumların sesi olmaya ve bölgesel istikrarı desteklemeye devam edecektir"

Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın ilk komite toplantısı yarın İstanbul'da düzenlenecek

Mekke Ortak Savunma Anlaşması kapsamında tesis edilen Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesinin ilk toplantısı yarın İstanbul'da yapılacak

30.08.2026 16:00:00
AA
 
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın ilk komite toplantısı yarın İstanbul'da düzenlenecek
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın ilk komite toplantısı yarın İstanbul'da düzenlenecek
Mekke Ortak Savunma Anlaşması kapsamında tesis edilen Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesinin ilk toplantısı yarın İstanbul'da yapılacak.

Dışişleri Bakanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre, toplantıya Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu, Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar, Pakistan Federal Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif, Pakistan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman ve Suudi Arabistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Fayyadh Bin Hamed Al-Ruwaili'nin katılması öngörülüyor.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması kapsamında yürütülecek faaliyetlere stratejik yön vermek amacıyla kurulması öngörülen, üç ülkenin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanlarından oluşan Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesinin ilk toplantısı, yarın Türkiye'nin ev sahipliğinde İstanbul'da düzenlenecek.

Toplantıda, uluslararası güvenlik konularının gündemde yer alması, ayrıca savunma kapasitelerinin geliştirilmesi, bu bağlamda üç ülkenin silahlı kuvvetleri arasında birlikte çalışabilirliğin artırılmasının teşvik edilmesi, ortak üretim ile araştırma ve geliştirme dahil savunma sanayisi alanındaki işbirliğinin derinleştirilmesi ve terörle mücadelede müşterek çabaların güçlendirilmesi gibi başlıkların değerlendirilmesi planlanıyor.

Ayrıca, toplantıda Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesinin belirleyeceği ortak faaliyet alanlarındaki çalışmaları yönlendirecek Sekretarya ile diğer ilgili mekanizmaların çerçevesinin çizilmesi ve ilerleyen dönemde atılacak adımlara ilişkin yol haritasının belirlenmesi öngörülüyor.

Toplantının, Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın bölgede güvenlik, barış ve istikrarın pekiştirilmesini hedefleyen, meselelere işbirliğine dayalı güvenlik anlayışıyla yaklaşan ve çatışma yerine huzur ve refahı önceliklendiren tüm ülkelere önemli fırsatlar sunduğunun bir kez daha vurgulanmasına imkan tanıması bekleniyor.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, 7 Ağustos'ta Mekke'de "Ortak Savunma Anlaşması"na imza atmıştı.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın, bölgelerinde ve uluslararası alanda artan istikrarsızlıklar karşısında ortak sorumluluk ve bölgesel sahiplenme anlayışıyla imzaladıkları Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgede ve küresel ölçekte güvenlik, barış, istikrar ve refahın teşvik edilmesini ve ortak caydırıcılığın arttırılmasını hedefliyor.

Söz konusu anlaşma, taraf devletlerden herhangi birine gerçekleştirilecek bir saldırının tüm taraflara yapılmış sayılacağına hükmediyor.

Bölgede yeni işbirliği kültürünün geliştirilmesini hedefleyen anlaşma, uluslararası hukuka saygı duyan ve barışçı işbirliği vizyonunu paylaşan tüm aktörlerin katılımını mümkün kılıyor.

Ünlü komedyen Cem Yılmaz, Çanakkale Ayvacık'taki evinde yaşadığı göğüs rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı

Ünlü komedyen Cem Yılmaz, Çanakkale Ayvacık'taki evinde yaşadığı göğüs rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı. Stent takılan Yılmaz'ın sağlık durumuna ilişkin Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu ve doktorundan açıklama geldi

30.08.2026 15:00:00
Haber Merkezi
 
 Ünlü komedyen Cem Yılmaz, Çanakkale Ayvacık'taki evinde yaşadığı göğüs rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı
 Ünlü komedyen Cem Yılmaz, Çanakkale Ayvacık'taki evinde yaşadığı göğüs rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı
Ayvacık'taki evinde rahatsızlanan Cem Yılmaz hastaneye kaldırıldı. Yılmaz'ın göğüs ağrısı şikayeti olduğu öğrenildi.

Kalp spazmı geçirdiği belirtilen ünlü sanatçıya ilk müdahale Ayvacık Devlet Hastanesi acil servisinde yapıldı.

Doktorların ilk müdahalesinin ardından durumu kontrol altına alınan Yılmaz, ileri tetkik ve tedavi amacıyla Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi'ne sevk edildi.

Yılmaz'a Prof. Dr. Ercan Akşit tarafından anjiyo yapıldığı öğrenildi.

Edinilen bilgilere göre, ünlü sanatçıya balon ve stent takıldı.

ANJİYOYU GERÇEKLEŞTİREN PROF. DR. AKŞİT: 2 GÜN HASTANEDE KALACAK

Cem Yılmaz'ın anjiyosunu gerçekleştiren Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ercan Akşit, "Cem Bey bize bugün kalbin ön yüzünü ilgilendiren bir kalp kriziyle başvurdu. Geldiğinde bilinci açıktı. Hemen anjiyo laboratuvarına aldık. El bileğinden yaklaşık 40 dakikada balon ve stent işlemiyle ameliyatı tamamladık. Kendisi yoğun bakımda. Şu an durumu stabil. 2 gün boyunca takibini burada devam ettirmeyi planlıyoruz. Umarım sağlıcakla yakında ailesine kavuşur" dedi.

Açıklamanın ardından basın mensuplarının sorularını da yanıtlayan Akşit, şunları söyledi:

"Şu anda bütün işlemleri üniversitemizde başarıyla gerçekleştirildi. Buradan diğer hastalarımız gibi 2 gün sonra taburcu olabilir, durumu böyle stabil giderse. Şu anda tek damar, bir ufak yan damarı için ileride gerekir mi diye sonra bakıyoruz. Şu an biz, kalp krizini ilgilendiren damarı açıyoruz. Diğer yan damar için de ayrıntılı bakacağız. Belki ona hiç işlem yapmaya gerek kalmayacak. Orası ilaçla idare eder. Bizim kalp krizi türlerimiz var. Bir insanın geçirebileceği büyük kalp krizlerinden biriyle geldi. Sağ olsun Ayvacık Devlet Hastanesi'ndeki arkadaşlar çok güzel müdahale etmişler. 112 ambulansımız çok hızlı yönlendirmiş. Hastayı yaklaşık 2 saat içinde müdahale edince çoğu dokusu ölmeden, kalp yetersizliğine çevirmeden sağlıcakla yatağına aldık. Burada herkese teşekkür etmek istiyorum. Herkes Ayvacık'tan itibaren göğüs ağrısı başladığında beri güzel müdahale etmiş Cem Bey'e."

SAĞLIK BAKANLIĞI'NDAN AÇIKLAMA

Sağlık Bakanı Prof. Dr. Kemal Memişoğlu Cem Yılmaz'ın sağlık durumuna ilişkin açıklamada bulundu. Memişoğlu şunları ifade etti:

"Değerli sanatçımız Cem Yılmaz'ın geçirdiği rahatsızlık nedeniyle gerekli tıbbi müdahaleler başarıyla gerçekleştirilmiştir. Genel durumu iyi olup tedavisi ve takibi koroner yoğun bakımda devam etmektedir. Kendisine geçmiş olsun dileklerimi iletiyor, en kısa sürede sağlığına kavuşmasını temenni ediyorum."

CEM YILMAZ'IN YARDIMCISINDAN AÇIKLAMA

Cem Yılmaz'ın yardımcısı ünlü ismin sağlık durumuna ilişkin açıklamada bulundu. Açıklamada şu ifadeleri kullandı:

"Arkadaşlar dostlar canlar... Cem Bey iyi, şu an her şey yolunda... Anjio yapılıyor. Güzel haber geldi. Telefonumu meşgul etmezseniz, daha sağlıklı bilgi vereceğim."

AĞABEYİNDEN AÇIKLAMA

Cem Yılmaz'ın ağabeyi Can Yılmaz, kardeşinin sağlık durumu hakkında açıklama yaptı. Yılmaz, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada şunları kaydetti:

"Cem Yılmaz'ın durumu iyi. Geçirdiği kalp spazmının ardından gerekli müdahale vakit kaybetmeden yapıldı ve tedavi süreci başarıyla tamamlandı. Kendisi şu anda doktorlarının kontrolünde dinleniyor. Bu süreçte arayan, mesaj atan, dua eden ve iyi dileklerini gönderen herkese ayrı ayrı teşekkür ederiz."

Taksim Meydanı'nda 30 Ağustos Zafer Bayramı töreni

30 Ağustos Zafer Bayramı'nın 104'üncü yıl dönümü dolayısıyla Taksim Meydanı'nda bulunan Cumhuriyet Anıtı'na çelenk sunuldu

30.08.2026 12:00:00
İHA
 
Taksim Meydanı'nda 30 Ağustos Zafer Bayramı töreni
Taksim Meydanı'nda 30 Ağustos Zafer Bayramı töreni
30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamaları kapsamında İstanbul Valiliği, 1. Ordu Komutanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Taksim Meydanı'ndaki Cumhuriyet Anıtı'na çelenk sunuldu.

Törene İstanbul Valisi Davut Gül, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanvekili Nuri Aslan, 1. Ordu Komutanı ve İstanbul Garnizon Komutanı Orgeneral Bahtiyar Ersay, askeri personel ve vatandaşlar katıldı.

Tören, İstanbul Valisi Davut Gül'ün Cumhuriyet Anıtı'na çelenk bırakmasıyla başladı. Ardından 1. Ordu Komutanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından anıta çelenk sunuldu.

Çelenk sunulmasının ardından saygı duruşunda bulunuldu ve İstiklal Marşı okundu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kutlama mesajının okunmasının ardından tören sona erdi.

Diyarbakır’da sokaklara PKK’lı teröristlerin fotoğrafları asıldı

Sokaklara PKK mensuplarına ait olduğu belirtilen fotoğrafların asılması tepki çekti

30.08.2026 11:14:00
Haber Merkezi
 
Diyarbakır’da sokaklara PKK’lı teröristlerin fotoğrafları asıldı
Diyarbakır’da sokaklara PKK’lı teröristlerin fotoğrafları asıldı
Sokaklara PKK mensuplarına ait olduğu belirtilen fotoğrafların asılması tepki çekti. Kimliği belirsiz kişilerce gerçekleştirildiği öne sürülen olay, "Terörle mücadelede yeni dönem ne anlama geliyor?" sorusunu yeniden gündeme taşıdı.

Diyarbakır'da sokaklara PKK mensuplarına ait olduğu belirtilen fotoğrafların asılması kamuoyunda tartışma yarattı. Görüntülerin sosyal medyada paylaşılmasıyla birlikte "Bu görüntülere nasıl gelindi?" ve "Devletin terörle mücadele politikasında yeni dönemin sınırları nereye kadar uzanıyor?" soruları gündeme geldi.

Buradaki asıl mesele yalnızca birkaç fotoğrafın bir yere asılması değildir. Asıl mesele, Türkiye'nin onlarca yıl boyunca ağır bedeller ödediği terör meselesinde sembollerin, algının ve kamu düzeninin nasıl yönetileceğidir.

On yılların bedeli unutulmamalı



PKK'nın Türkiye'deki silahlı faaliyetleri, binlerce insanın hayatını kaybetmesine, şehirlerin güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya kalmasına ve toplumda derin yaraların oluşmasına neden oldu. PKK, Türkiye'nin yanı sıra birçok ülke ve uluslararası kuruluş tarafından terör örgütü olarak kabul ediliyor.

Bu nedenle terör örgütü mensuplarının fotoğraflarının kamusal alanda görünür hale gelmesi, özellikle şehit aileleri ve terörle mücadelede yakınlarını kaybeden vatandaşlar açısından sıradan bir görüntü olarak değerlendirilemez.

"Süreç"in sınırları nerede?

Türkiye son yıllarda terör meselesinde yeni bir siyasi dönemin kapısını aralayan gelişmelere sahne oldu. PKK'nın 2025 yılında fesih ve silahlı faaliyetleri durdurma yönünde açıklama yapması da bu sürecin önemli başlıklarından biri oldu.

Ancak silahların susması ile terörün sembollerinin normalleşmesi aynı şey değildir.

Türkiye'nin önündeki en kritik sınavlardan biri de burada ortaya çıkıyor:

Terörle mücadelede yeni bir sayfa açılırken, devlet otoritesi ve toplumun ortak hafızası nasıl korunacak?

Çünkü toplumsal barış; geçmişi unutturmak, yaşananları önemsizleştirmek veya terör örgütünün sembollerini sıradanlaştırmak anlamına gelmemelidir.

Devlet otoritesi zayıflarsa simgeler güçlenir

Sokakların, meydanların ve kamuya açık alanların hangi sembollerin görünür olacağı konusunda devletin hukuk çerçevesinde belirleyici olması gerekir.

Kimliği belirsiz kişilerin kamuya açık alanlara siyasi veya örgütsel anlam taşıyan fotoğraflar asabilmesi iddiası doğruysa, burada cevaplanması gereken soru açıktır:

Bunları kim astı, hangi amaçla astı ve kamu otoritesi neden buna izin verdi ya da zamanında müdahale etmedi?

Büyük zaferin 104. yıldönümü: Türk milletinin bağımsızlık destanı

26 Ağustos’ta Malazgirt’in yıl dönümünde başlayan Büyük Taarruz, bugün yıldönümünü kutladığımız 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bizzat yönettiği Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile kesin bir zafere dönüştü. Zaferin ardından 9 Eylül’de İzmir’in kurtarılmasıyla Anadolu toprakları işgalden tamamen temizlendi

30.08.2026 07:00:00
Haber Merkezi
 
Büyük zaferin 104. yıldönümü: Türk milletinin bağımsızlık destanı
Büyük zaferin 104. yıldönümü: Türk milletinin bağımsızlık destanı
Türk milletinin varoluş mücadelesinin en kritik dönüm noktalarından biri olan Büyük Taarruz, sadece askerî bir askerî strateji değil; maddi ve manevi değerlerin birleştiği, bağımsızlık iradesinin mühürlendiği tarihi bir zaferdir. 26 Ağustos'ta Malazgirt'in yıl dönümünde başlayan bu büyük harekât, 30 Ağustos 1922'de Dumlupınar'da Mustafa Kemal Paşa'nın bizzat yönettiği Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile kesin bir zafere dönüştü.
 

Malazgirt'ten Kocatepe'ye uzanan manevi miras

 
26 Ağustos tarihi, Türk tarihi açısından çifte bir zafer anlamı taşır. 1071 yılında Sultan Alparslan'ın Malazgirt'te kazandığı zafer ile 1922'de Mustafa Kemal Paşa'nın Kocatepe'den başlattığı Büyük Taarruz aynı tarih şeridinde buluşur. Anadolu topraklarını vatan kılan bu sürecin arkasında, Horasan erenlerinden Hacı Bektaş-ı Veli geleneğine, Kuvayı Milliye ruhuna rehberlik eden din adamlarından milletin yekvücut oluşuna kadar uzanan derin bir manevi birikim yer almaktadır. Büyük Taarruz'un başladığı 26 Ağustos gününden itibaren yanında olan yaveri Muzaffer Kılıç Attaürk'ün Kocatepe'deki halini şu sözlerle anlatıyor: "28 Ağustos'ta bizim Kocatepe'deki topçu ateşimiz başladığı zaman, Mustafa Kemal, 'Ya Rabbi! Sen Türk ordusunu muzaffer et. Türklüğün, Müslümanlığın düşman ayakları altında, esaret zincirinde kalmasına müsaade etme' dedi. O anda gözlerinden birkaç damla yaşın süzüldüğünü gördüm."
 

30 Ağustos sabahı 'Türk'ün hakiki kurtuluş güneşi' doğdu

 
TBMM tarafından 20 Temmuz 1922'de kendisine dördüncü kez Başkomutanlık yetkisi verilen Mustafa Kemal Paşa, taarruz kararını haziran ayında alarak hazırlıkları büyük bir gizlilik içinde yürüttü. 26 Ağustos'ta Afyon'da başlayan harekât, adım adım düşman birliklerinin kuşatılmasıyla gelişti. 29 Ağustos'u 30 Ağustos'a bağlayan gece, Türk ordusu düşman kuvvetlerini Dumlupınar civarında tamamen çembere aldı. Mustafa Kemal Atatürk, 1924 yılında Çal köyünde yaptığı tarihi konuşmada o anları şu sözlerle dile getirir: "29/30 Ağustos gecesi sabaha karşı, ordularımız düşmanın mühim kuvvetlerini kuşatmaya müsait bir vaziyet almış bulunuyorlardı. Türk'ün hakiki kurtuluş güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün şaşaası ile doğacaktır." Çal köyü civarında şiddetlenen çatışmalarda Türk süngüsünün hücumu karşısında düşman hatları dağıtılmış, süvari ve piyade birliklerinin kararlı takibiyle düşman ordusu imha edilmiştir. Zaferin ardından 9 Eylül'de İzmir'in kurtarılmasıyla Anadolu toprakları işgalden tamamen temizlenmiştir.
 

Sadece orduların değil, medeniyetlerin çarpışması

 
Atatürk'e göre 30 Ağustos, sadece iki ordunun cephede karşı karşıya gelmesi değildir. Meydan muharebeleri; milletlerin kültürleri, ahlakları, ilim ve fen sahasındaki seviyeleri ile tüm maddi ve manevi kudretlerinin sınandığı bir imtihan sahasıdır. Dumlupınar'da elde edilen netice, Türk milletinin kayıtsız şartsız hakimiyetini eline aldığını ve ahlaki üstünlüğünü tüm dünyaya ilan etmiştir. İlk olarak 1924 yılında Atatürk'ün katılımıyla Çal köyünde "Başkumandan Zaferi" adıyla anılan ve Meçhul Asker Abidesi'nin temeli atılan bu özel gün, 1926 yılında çıkarılan kanunla resmi olarak "Zafer Bayramı" ilan edilmiştir. Kara, deniz ve hava kuvvetlerinin ortak bayramı olan 30 Ağustos, aynı zamanda ordudaki rütbe terfileri ve askerî okulların mezuniyet günü olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin ebedi muhafızlarının simgesi haline gelmiştir.
 

BTP lideri Hüseyin Baş'tan anlamlı mesaj


Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Hüseyin Baş'ın 30 Ağustos Zafer Bayramı ile ilgili dün sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "Evlere bayrak asın" çağrısında bulundu. BTP lideri mesajında şunları ifade etti: "Yarın 30 Ağustos Zafer Bayramı… Bize bu toprakları ebedi vatan kılan en büyük zaferin yıl dönümü. Bu kutlu zaferin ruhunu diri tutmak ve coşkusunu nesilden nesile taşımak adına merhum babam Prof. Dr. Haydar Baş'ın hafızalarımıza kazınan o tarihi çağrısını bir kez daha hatırlatmak istiyorum: 'Evlerinize bayrak asın; eğer siz asmazsanız, gelir başka milletler kendi bayrağını asar.' Bizler bu geceden itibaren balkonlarımızı, pencerelerimizi al bayrağımızla donatıyoruz. Allah bu millete bir daha esaret günleri yaşatmasın; vatanımızı ve bayrağımızı ilelebet payidar kılsın. Zafer Bayramımız kutlu olsun!"
 

BTP İstanbul'dan Avcılar'da Zafer Korteji daveti

 
BTP İstanbul Gençlik Kolları Başkanı Ümit Semerci, 30 Ağustos Zafer Bayramı'nın 104. yıl dönümünde tüm İstanbul gençliğini Avcılar'daki Zafer Korteji'ne davet etti. Semerci, paylaştığı mesajda, "Kocatepe'de yakılan bağımsızlık meşalesini gururla taşımak ve Cumhuriyetimize sahip çıkmak için sen de yerini al!" ifadelerini kullandı. Zafer yürüyüşü, 30 Ağustos saat 18.00'de Avcılar'da Marmara Caddesi Atatürk Anıtı Önü'nden başlayacak.

Spor yaparken, yaş tahtaya basmayın!


 
 
Spora yeni başlayan ya da uzun bir aranın ardından yeniden egzersiz yapan pek çok kişi, ilk antrenmandan saatler sonra kas ağrısı, sertlik ve hareket kısıtlılığı yaşayabiliyor.

29.08.2026 08:49:00
Murat Çorbacı
 
Spor yaparken, yaş tahtaya basmayın!
Spor yaparken, yaş tahtaya basmayın!

Spora yeni başlayan ya da uzun bir aranın ardından yeniden egzersiz yapan pek çok kişi, ilk antrenmandan saatler sonra kas ağrısı, sertlik ve hareket kısıtlılığı yaşayabiliyor. 'Acemi Sporcu Sendromu' olarak adlandırılan bu tablo, kasların alışık olmadığı yoğunlukta veya türde bir egzersize maruz kalması sonucu gelişiyor. Sendrom, sadece spora yeni başlayanlarda değil, deneyimli sporcularda da alışılmadık şiddette antrenman yapıldığında ortaya çıkabiliyor. Masa başında çalışanlar bu dertten daha fazla muzdarip oluyor

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nezih Ziroğlu, acemi sporcu sendromunun spor esnasında yapılan hatalardan kaynaklandığına dikkat çekerek, "Kas ağrısının şiddeti antrenmanın ne kadar etkili olduğunun göstergesi değildir. Ağrıyı bir başarı ölçütü olarak görmek, kişinin kaslarına gereğinden fazla yüklenmesine ve dinlenme sürecini atlamasına yol açabilir. Doğru yaklaşım; vücuda kademeli uyum süresi tanımak, ısınma ve dinlenmeyi ihmal etmemektir" diyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nezih Ziroğlu, Acemi Sporcu Sendromu hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı; korunmaya yönelik 7 etkili öneride bulundu. Yaş ilerledikçe kas ve tendon yapısındaki esnekliğin azalması nedeniyle orta yaş ve üzerindeki kişilerde belirtilerin daha belirgin seyredebileceğini ifade eden Doç. Dr. Nezih Ziroğlu, fiziksel aktivitesi düşük ve uzun süre oturarak çalışan kişilerin de spora başladıklarında daha şiddetli yakınmalar yaşayabileceklerini belirtiyor.

Antrenmana ısınmadan başlamayın

Acemi sporcu sendromu, özellikle 'eksantrik' olarak tanımlanan, kasın yük altında uzadığı, hareketlerin yoğun olduğu egzersizlerin ardından daha sık ve şiddetli görülebiliyor. Merdiven inmek, yokuş aşağı koşmak, ağırlık antrenmanlarında ağırlığı yavaşça indirmek, çömelmek, pilates yapmak ve yeni bir grup egzersizine başlamak bu hareketlere örnek oluşturuyor. Doç. Dr. Nezih Ziroğlu, temel sorunun kasa aniden ve hazırlıksız şekilde alışık olmadığı bir yük bindirilmesi olduğunu belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: "Yeterince ısınmadan ve germe hareketleri yapmadan antrenmana başlamak, ilk seanstan itibaren yüksek ağırlık  veya tekrar sayısıyla çalışmak ve vücuda kademeli uyum süresi tanımadan antrenman sıklığını hızla artırmak en sık yapılan hatalardır. Özellikle kasın yük altında uzadığı hareketlerin tecrübesiz şekilde ve yüksek şiddette uygulanması belirtileri artırabilir." Antrenman sonrasında kasların toparlanmasına yeterli süre tanımamak, aynı kas grubunu art arda günlerde aşırı zorlamak, yeterince sıvı tüketmemek, dengesiz beslenmek, uykusuzluk ve kronik yorgunluk hâlinde egzersiz yapmak da acemi sporcu sendromuna zemin hazırlayabiliyor.

Acemi Sporcu Sendromuna karşı 7 etkili önlem!

Doç. Dr. Nezih Ziroğlu, Acemi Sporcu Sendromu'na karşı alınabilecek önlemleri şöyle sıralıyor:
• Antrenmana mutlaka dinamik bir ısınma bölümüyle başlayın ve ardından germe hareketleri yapın.
• Egzersizin yükünü, şiddetini ve süresini kademeli olarak artırın; haftalık antrenman yükünüzü bir öncekine göre yüzde 10'dan fazla artırmayın, ilk haftalarda "az ve düzenli" yaklaşımını benimseyin.
• Kasın yük altında uzadığı yokuş aşağı koşu ve ağır çömelme gibi hareketleri tecrübe kazanana kadar düşük şiddette uygulayın.
• Antrenmanlar arasında kas gruplarına yeterli dinlenme süresi tanıyın ve aynı kas grubunu art arda günlerde aşırı zorlamayın.
• Yeterli su tüketin, dengeli beslenin ve beslenmenizde yeterli miktarda proteine yer verin.
• Uyku düzeninize dikkat edin; yorgun veya uykusuz olduğunuzda yoğun antrenman yapmayın.
• Mümkünse spora başladığınız ilk dönemde bir eğitmen veya uzman eşliğinde doğru teknikle çalışın; ani ve kontrolsüz hareketlerden kaçının. 
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.