Akil baliğ olmadan girdiği askerlik mesleğinde 40 yıla yakın çöllerden dağlara, Filistin’den Makedonya’ya, Cezayir’den Irak’a, Çanakkale’den Samsun’a, Eskişehir’den Erzurum’a, Afyon’dan Ankara’ya her cephede bilfiil komutan olarak hasta halinde bile en önde savaşmış bir cesur asker…

Çanakkale Savaşı gibi cephelerde bile, tabanca tüfek mermisi yağmuru altında, patlayan topların gürültüsü altında; geceleri mum ışığında bile dört bin kitap okuyacak kadar kendini yetiştirmeye gayret eden dinamik bir zihin...

‘Düvel-i Muazzama/Büyük Devletler’ denilen devrinin en büyük sömürgeci devletlerinin ortak ordularına karşı giriştiği savaşta, hemen herkesin karşısına dikilerek, İstanbul’dan sırf bunun için taa Erzurum’lara kadar gelerek; “Aman, paşam; başaramazsın... Amerikan mandasına girelim” dediği günlerde, yalnızca Türk milletinin imanıyla kalbindeki imanına güvenerek düşmanlarını ve milletinin son üç yüzyıllık makûs talihini yenebilen çelik gibi bir irade...

Osmanlı’nın son yüzyılında Abdülhamit’ten Enver Paşa’ya, padişahından genelkurmay başkanına kadar çok kişinin ele aldığı, başta harf devrimi olmak üzere yapmaya cesaret edemediği çetrefilli konularda kararlar alarak, Osmanlı’nın son üç yüzyıldır kurtulmaya çalıştığı köhne ne kadar adet, gelenek varsa, kapitülasyon namına verilmiş ne kadar taviz varsa; hepsini, hem de halk desteği ile kısa zamanda çözen pratik bir akıl...

Cephenin barut ve kan kokusu alnının terine bulanmış, ömrünün son on beş yılı hariç ömrü cephelerde, hem de kısa zamanda peş peşe terfilerle geçmiş iken; milletin bayrağını, namusunu, vatanını, ezanını, imanını küfrün çizmesinden kurtardıktan sonra millete yeni harfleri öğreterek, savaş yorgunu bir milletin her bir ferdini kalkınma mücahidi haline getiren bir azim….

Hatay meselesinde, Suud’un Medine’de Resûlullah’ın kabrini yıkma tehdidi meselesinde, hiç tereddüt etmeden “çizmesini ve üniformasını çıkarıp giyerek” milleti için cihaddan bir an bile vaz geçmemiş bir cesaret…

Kurtuluş Savaşı’nı kazanıp milletin alnını ak eden, “küçük cihaddan” dönen savaş yorgunu bir milletin evlatlarını “büyük cihad” için topyekûn eğitim ve kalkınma seferberliğine sevk eden, gerçek İslam’ın ancak “yurtta Sulh, cihanda sulh” ilkesi ile yaşanacağını işaret eden, milletin medeniyet savaşında yükselerek gözünü göklere dikmesini, her türlü halde de “muasır medeniyet” seviyesinin aşılmasını hedef gösteren bir iman ve aksiyon…

Günün saray sofralarından kaçıp, bir tek yaveri ile yola düşüp tarlalara yol bulan, tarlada saban ile çift süren çiftçiden devrin “sağır” devlet adamları ile ilgili şikayetlerini kendi kulakları ile duyan, “saray sofrasına” davet ettiği çiftçinin kendi ağzından devletlu vekillerle, sağır başvekillerine duyuran bir halk adamı…

Savaşta yendiği palikaryaların torunlarının kendisine ve mücadelesine karşı açıktan saldıramadığı yerde “Keşke Yunan galip gelseydi”, “Kurtuluş Savaşı hiç olmadı”, “Bizi Atatürk kurtarmadı” diyerek kendini gösterebildiği, tarihi hikayeler rivayet ederek “üstad tarihçi” olduğunu zanneden “deli raporlu” saray tarihçilerinin, ancak deli raporu alarak kendisine saldırabildiği bir deha...

Yeri gelmişken değinmeden geçmeyelim; Arapça “Kemal” olan adını öztürkçe “Kamal” olarak değiştiren, birilerinin devletin reklam desteği ile çıkardığı dergide buna bile kuyruk takmaya uğraşıp Atatürk düşmanlığı yaparak kazandığını sandığı “tarihçi” unvanıyla kasım kasım kasılacağını bilse bile bundan vazgeçmeyecek kadar öz ve Türk’çe düşünen bir adamdır Mustafa Kemal...   

İşte Mustafa Kemal Atatürk bu!

Daha ne olsun ki?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100