18 Mart... Takvimin icad edildiğinden beri taşıdığı, tarih adıyla sakladığı en şanlı günlerden biri... 18 Mart’ı özelleştiren Yiğit’ten, o günü dinlemek okumak ister misiniz? 2000’li yıllarda “Çatalca Belediyesi Kültür Hizmeti” çalışmasıyla yayımlanmış; “Mustafa Kemal ATATÜRK” diye müthiş bir dokümanter kitap var elimde... Gazi Sarı Paşa’nın ağzından -kendi anlatımıyla- bir hayat hikâyesi yayınlanmış. Tanıyıp tanıdıkça sevdiğim Sarı Paşa’ya; “Muhteşem Türk Atatürk” diyen aklımı, bir daha sevdim izninizle. Her şeye rağmen bu kitapta emeği olan herkese çok teşekkür ederim. Hepsini Türk Dünyası adına tek tek tebrik ederim. Kitapta Atatürk’ün kendi ağzından anlatımla çocukluğundan başlayan hayatı ve Osmanlı Devleti’nin özetle o günkü panoraması çizilmiş. 28 Temmuz 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve kendisinin de cephede savaşmak isteği ve Başkomutan Vekili’nin; “Sizin için orduda daimi bir görev mevcuttur. Fakat Sofya ataşemiliterliğinde kalmanız daha önemli telakki edildiği içindir ki sizi orada bırakıyoruz” cevabıyla nasıl üzüldüğü ve bu karara; “Vatanın müdafaasına ait fiili görevlerden daha önemli bir görev olamaz. Arkadaşlarım savaş cephelerinde; ateş hatlarında bulunurken ben Sofya’da ataşemiliterlik yapamam. Eğer birinci sınıf subay olmak yeteneğinden yoksun isem, düşünceniz bu ise lütfen açık söyleyiniz” diye itirazından sonra Atatürk, Çanakkale Savaşlarını kendi ağzından anlatmaya başlar. Buyurun, bazı yerleri aynen yazarak aktaracağım: “18 Mart’ta denizdeki başarısızlık düşmanı Gelibolu yarımadasında karadan saldırarak sonuç almaya yöneltti. Bunun üzerine Akdeniz Müttefik Kuvvetleri adı altında bir ordu Limni Adası’nda toplanmaya başladı. Sir Ian Hamilton Başkomutanlığındaki bir ordu Avustralya ve yeni Zelenda kuvvetleri, İngiliz ve Fransız birlikleri ile bir Hint Tugayı’ndan meydana geliyordu. Buna karşılık bizim ise 2.nci Ordumuz vardı. Bu ordunun başına da Alman Mareşali Liman Von Sanders getirilmişti. Ordu komutanı saldırının Asya topraklarından ve Gelibolu’dan yapılacağı fikrinde idi. Kuvvetleri de bu fikre göre yerleştirmişti. Benim fikrim ise düşmanın Karatepe’den ve Gelibolu’nun en uç noktası olan Seddülbahir’den çıkacağı şeklinde idi. Benim komuta ettiğim 19. Tümen ise ordu yedeği olarak Bigalı’da bulunuyordu. Nihayet 25 Nisan sabahı düşman benim dediğim yerlerden çıkartma yapmaya başladı. Ama ne yazık ki bütün kuvvetler Asya’dan ve Gelibolu’dan çıkartma yapacağı düşünülerek o şekilde tertiplenmişti. Düşman karşısında yalnızca bir tabur bulunuyordu. Sabah saat 6.30 idi. Duyulan top seslerinden, düşmanın karaya çıkmaya başladığı anlaşılıyordu. Hiçbir yerden bilgi ve emir alamıyorsum.19. Tümenin karargâhının bulunduğu Bigalı Köyü’ndeki 57. Piyade Alayı ile Topçu Bataryası’nın derhal harekete geçmek üzere hazır bulundurulmasını emrettim ve sonra 57. Alayı Kocaçimen’e doğru yola çıkardım. (Bu 57. Alay meşhur bir alaydır. Çünkü hepsi şehit düşmüştür). Yolda giderken kumandanlara olsun, başhekime olsun gerekli bilgileri veriyordum. Ancak yol çok fundalık, geçilmesi güç ve kayalıktı ayrıca derelerle de dolu idi. Bir yol bulması için batarya komutanını memur ettim. Bu şahıs kayboldu, yardımından faydalanılamadı. Bizzat yol bulmak ve birlikleri oradan geçirmek suretiyle Kocaçimen Tepesi’ne varıldı. Fakat Kocaçimen Tepesi’nden Arıburmu ölü-açı kaldığı için görülemiyordu. Erlere istirahat vererek yanıımda yaverim, emir subayım ve başhekim ile oralarda tekrar bulduğumuz dağ topçu taburu kumandanı olduğu halde önce atlı sonra yayan olarak Conkbayırı’na vardık. Avusturalya tümeni çıkartma yapmaya müsait Kabatepe yerine gece karanlığında yanlışlıkla dik yamaçları olan Arıburnu’na çıkmıştı. Şimdi burada karşılaştığımız sahne enteresan bir sahnedir. Ve vak’anın en mühim ânı bence budur. Bu sırada Conkbayırı’nın güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahili gözetleme ve emniyetine memur olarak oralarda bulunan bir birliğin Conkbayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu konuşmayı aynen okuyacağım. Bizzat erlerin önüne çıkarak: - Niçin kaçıyorsunuz? - Efendim, düşman! dediler. - İşte! diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler. Gerçekten düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve rahatça ileriye ileriye doğru yürüyordu. Şimdi durumu düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmışım, erler on dakika istirahat etsin diye... Düşman da bu tepeye gelmiş... Demek ki düşman bana askerlerimden daha yakın! Ve düşman, benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim çok kötü bir duruma düşecekti. O zaman artık mantık muhakemesi mi, yoksa içgüdüsel midir bilmiyorum; - Düşmandan kaçılmaz, dedim. - Cephanemiz kalmadı, dediler. - Cephaneniz yoksa süngünüz var, dedim. Ve bağırarak onlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alay ile dağ bataryasının yetişebilen erlerinin marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subaylarını geriye gönderdim. Bu erler süngü takıp yere yatınca düşman erleri de yere yattı. Kazandığımız ân, bu ândır!57. ve 77. Alaylara gerekli emirleri verdim. Hatta ben kumandanlara sözlü olarak verdiğim emirlere şunu ilave ettim: “Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimizi başka kuvvetler ve kumandanlar doldurabilir.” 25-26-27 Nisan günlerinde yapılan kanlı savaşlar sonucunda tepelere kadar çıkan düşman geri püskürtülmüştür. Fakat tamamiyle yerleşen düşmanın yeniden mühim bir hücuma kalkışacağını göz önünde bulundurarak, düşmandan evvel düşmanı vurmayı kararlaştırmıştım. 3o Nisan günü 24 saatten beri devam eden muharebe çok yormuştu onun için verdiğim bir emirle taarruzu kestim. Kazanılmış olan hattu kuvvetlendirmekten, orada mıhlanıp kalmaktan başka vatanı kurtaracak çare yoktu. Bu yüzden gereken emri verdim: “Benimle beraber burada muharebe eden bütün askerler kesin olarak bilmelidir ki üzerimize emanet edilen namus vazifesini tamamen yerine getirmek için bir adım geri gitmek yoktur. Uyku ve dinlenme aramanın, bu istirahatten yalnız bizim değil bütün milletimizin ebediyyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğini hepinize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın aynı fikirde olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikçe yorgunluk belirtileri göstermeyeceklerine şüphe yoktur.” Beninm bütün Arıburnu kuvvetlerini kapsayan kumandanlığım 17 Mayıs 1915 gününe kadar devam etmiş, 1 Haziran 1915’ te Albaylığa yükselmiştim. Bu müddet içinde yer yer karşılıklı taarruzlar olmuşsa da, büyük muharebe olmamıştır. Düşman 6 Ağustos günü Arıburnu cephesine Kanlısırt’a doğru taarruza geçti. Bu taarruz askerlerimizin metaneti sayesinde büyük kayıplar verdirilerek bertaraf edildi. Ancak 8 Ağustos günü düşman anlatılması mümkün olmayan şiddetle Arıburnu cephesinden yeniden taarruza geçti. Benim 180 rakımlı tepedeki karargâhımdan gördüğüm durum Conkbayırı’nın tehlikeli bir duruma düştüğü idi. Burada düşmanla bizim askerimizin arasındaki mesafe 25-30 m. idi. Durumun önemi ve hassasiyeti büyük olduğundan Conkbayırı emir ve kumandası için ordu karargâhını uyardım. Bunun üzerine ordu kumandanı Lİman Von Sanders Paşa beni telefon başına çağırarak vaziyeti nasıl gördüğümü ve ne yapılması gerektiğini sordu. Kendisine Conkbayırı’nın hassasiyetini izah ettim ve dedim ki; “Durumun iyileştirilmesi için bir ân kaldı. Anafartalara çıkmış ve çıkmakta olan büyük düşman kuvvetlerini nazarı dikkate alarak ona göre tedbirler almak, sevk ve idareyi birleştirmek gerekli idi. Bu sebeple kurmay başkanının; “Çare kalmadı mı?” sorusuna verdiğim cevapta bütün mevcut kuvvetlerin emrime verilmesinden başka çare kalmadığını söyledim. - Çok gelmez mi? Dedi. - Az gelir. Dedim. 8-9 Ağustos gece yarısı aldığım ordu emrinde Anafartalar Grubu Kumandanlığına atandığım, hemen Çamlıtekke’ye hareketim ve 9 Ağustos günü şafakla beraber taarruza kalkmam emrediliyordu. Böylesine kötü bir durumda bu mesuliyeti almak o kadar basit bir keyfiyet olmasa gerek. Fakat ben iftiharla bu mesuliyeti kabul ettim. (Devam edecek) “OLAMAZ TÜRK’E BAŞ, TÜRK’ÜM DEMEYEN” Vesselâm.. Selâm, sevgi, duâ...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner121