Atatürk; 1913 yılında Fuat Bulca’ya yazdığı mektupta Osmanlı’nın sonunu nasıl öngördüğünü öğreniyoruz. Atatürk Osmanlı’nın 1913 'teki durumunu; Endülüs'ün yıkıma doğru adım adım sürüklendiği 1008 yılı sonraki dönemine benzetmiştir. Atatürk, mektubunda arkadaşlarını uyararak “Endülüs tarihinin son sayfalarını okuyunuz!” demiştir. 
 Atatürk'ün bu sözünden 7 yıl sonra Mehmet Akif Ersoy da Endülüs’ün akıbetine vurgu yapmıştır. Mehmet Akif; Kastamonu Nasrullah Camii’nde 1920 tarihinde verdiği vaazında: "Endülüs diyarını gözünüzün önüne getirin. O cihanın en mamur, en medeni, en mütefennin iklimi vaktiyle sinesinde on beş milyon Müslüman barındırırken bugün baştanbaşa dolaşsanız, tek bir dindaşımıza rast gelemezsiniz."  demiştir. 
700 yıldan fazla hüküm süren Endülüs'ün yıkılışındaki kodlar çözülmüş ve Osmanlı’nın da aynı akıbete doğru sürüklendiği önceden görülmüştür. Endülüs bir savaşla bir anda yıkılmış değildir. Adım adım ve planlı bir politika ile bu sona yaklaşmıştır. 
Atatürk’ün; “Endülüs tarihinin son sayfalarını okuyunuz!” dediği sayfalarda “böl, sömür, yönet, yok et” politikası öne çıkıyor. Endülüslü Müslümanlar iki şeye sahip çıkamadıkları için bu akıbete uğramışlardır. 
1- Müslümanlar arasında dini birliğin bozulması
2-  Milli birliğin bozulması
Bu iki unsurun kaybedilişini Endülüs’ün son sayfalarından şöyle örneklendirelim:
* Müslümanların dini yaşantısı, yerini Hıristiyanlara özentiye bıraktı ve onların adetleri ülkede yaygınlaşmaya başladı. Hıristiyanlarla karşılıklı evlilikler teşvik edilmekteydi.  
* Endülüs’teki eski kiliseler ihya edilip turizmle Hıristiyanların ülkeye gelip gitmeleri sağlandı.
* Ülkedeki işbirlikçilerin de faaliyetleri ile Müslümanlar arasındaki itikadî ve ahlakî bozulma zamanla Müslümanların kendi aralarında ihtilafa düşüp birbirleri ile mücadeleye yol açmıştır. 
* Müslümanlar daha sonra kendi aralarındaki mücadelelerde güçlü gördükleri Hıristiyanlardan yardım istediler.
* Ülkeye yardım için çağırdıkları Hıristiyanlar sözüm ona çözüm adına Müslümanları bölüp tampon bölgeler oluşturdular. Zamanla Endülüs Emevi Devleti bölündü ve özerk yarı devletçikler oluştu. 
* Etnik unsurlu iç isyanlarla ülke iç karışıklığa sürüklendi. Artık ortam iyice hazırdı. Hıristiyan orduları saldırıya geçip katliam ve tecavüzlerle Müslümanları yok etmeye başladı.  
* Son olarak 1492’de Gırnata’nın da düşmesiyle bölge adım adım tamamen Hıristiyanların eline geçmiştir. 
* 781 senelik devletten geri kalanlar İslam’a ait bütün izler; saraylar, camiler, kütüphaneler yerle bir edildi. 
* Geride kalan Müslümanların önüne üç seçenek konuldu: Ya Hıristiyan olup vaftiz edilecek, ya üç gün içerisinde İspanya’yı terk edecek ya da öldürüleceklerdi!
* Din değiştirenlerin de domuz eti yiyerek samimiyetlerini kanıtlamaları gerekiyordu. Domuz eti yemeyenler cezalandırılır ve mallarına el konulurdu. 
* Direnen Müslümanlar engizisyon fırınlarında yakılarak öldürüldüler. 
Endülüs tarihinin son sayfalarında Müslümanlara yapılanlara bakınca Atatürk'ün; niçin "Ya İstiklal ya ölüm" parolası ile kurtuluş mücadelesi verdiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Müslüman Türk milletinin Endülüs tarihinin son sayfalarındaki akıbete uğramasını istemiyordu. Şimdi soruyoruz: Bir Müslüman’ın Atatürk’le ne derdi olabilir ki? Ya da Atatürk’le derdi olanlar aslında kimdir?
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100