Ayasofya Kilisesi, Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından M.S. 537 yılında İstanbul’un eski şehir merkezine inşa ettirilmiştir. “Kutsal Bilgelik” anlamına gelen “Hagia Sophia” adı verilen bina 5 yılda (532-537 yılları arasına) tamamlanmıştır. Günümüzde, dünyanın yüzölçümü bakımından dördüncü büyük katedrali olarak kabul edilir.
Ayasofya, sanat tarihi ve mimarlık dünyasının başyapıtları arasında yer alır. 916 yıl başkilise ve 477 yıl cami hizmetinde olduktan sonra, Atatürk’ün emri ile 1935’ten bu yana müze olarak tarihi işlevini sürdürmektedir.
Dünyanın en eski katedralidir. Ve yine dünyanın en hızlı (5 yılda) inşa edilmiş katedralidir. (Actuel, Hagia Sophia Museum, Temmuz-Eylül, 2008, No: 26, s. 108) Mimarları, fizikçi Miletli İsidoros ve  matematikçi Trallesli Anthemius’dur. (Mark Irving, 1001 Buildings You Must See Before You Die, s. 39) Şunun da altını çizmekte yarar var: Bu çok eski binanın bir özelliği yapımında kullanılan bazı sütun, kapı ve taşların binadan daha eski yapı ve tapınaklardan getirilmiş olmasıdır.
Yapının tarihteki işlevleri ise kronolojik sırasıyla şöyledir: Katedral (537–1018), Doğu Ortodoks Katedrali (1018–1204), Katolik Katedrali (1204–1261), Doğu Ortodoks Katedrali (1261–1453), Cami (1453–1930), Müze (1935–). 
Bu bilgilere değindikten sonra artık Ayasofya’nın tarihi boyunca şüphesiz hakkında en çok tartışılan konulardan biri, camiden müzeye dönüştürülmesi üzerine konuşalım izninizle…
“Ayasofya Camii’ni Atatürk mü kapattı?”, “Atatürk’ün imzası sahte mi?”, “İstenilerek mi kapatıldı yoksa zorunlu olarak mı?” vb. birçok soru bu tartışmanın merkezi konumunda.
Fakat biz bu olaya daha farklı bir açıdan bakalım. Eğer bu iş Atatürk’ün izni ile gerçekleşti ise (ki öyle), sizce de Atatürk’ün gizli bir maksadı olamaz mı? İşte bu sorunun cevabını Prof. Dr. Haydar Baş’ın, ülkemizde büyük çapta bir yankı uyandıran ‘Hoş Geldin Atatürk’ eserinde Attila İlhan’dan yapılan bir alıntıda bulmak mümkün.
Mustafa Kemal Atatürk, 24 Nisan 1920’de meclis gizli oturumunda şöyle der: “… Ecnebilerin en çok korktukları, dehşetle ürktükleri İslamcılık politikası da açıkça ifadesinden mümkün olduğu kadar uzak durmaya kendimizi mecbur gördük. Fakat maddi ve manevi kuvvetler karşısında bütün cihan ve Hıristiyan politikasının en şiddetli hırslarla Haçlılar savaşı yapmasına karşı, sınır dışından bize yardımcı olacak kuvvetleri düşünmek zorunluluğu da olağandı.” (Prof. Dr. Haydar Baş, Hoş Geldin Atatürk, s. 889-890; Attila İlhan, Hangi Atatürk, s. 330).
İslam dini açısından baktığımızda bu hareket oldukça gereklidir. “Her kim imanından sonra Allah’a küfrederse, kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan başka…” (Nahl-106) Bu ayet-i kerimede Allah, kendi canına kast edebilecek üç-beş kâfirin elindeyken “Müslüman değilim” demeye bile ruhsat verirken, yedi düvel karşısında olan Atatürk’e nasıl olur da bu açıdan bakmazsınız? Kaldı ki bu durum çok daha farklı. Dikkat edelim ki Atatürk, Ayasofya’yı kiliseye değil müzeye çevirmiştir. 
Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nden Arkeolog Melek Yıldızturan’ın bu konu hakkında yazdıkları şöyle: “Her fırsatta tarihi yerleri ve müzeleri ziyaret eden Atatürk, 1929 yılında Sultan Ahmet Camii’nin restorasyonunu inceler ve onarımın çabuklaştırılmasını ister. Bu sırada Ayasofya’nın harap halini görür. Avlusu parsellenmiş kahvehane olarak işletilmekte, çatısında güvercinler uçuşmaktadır. Binayı Maarif Vekâleti’ne bağlayarak müze olmasını sağlar ve ‘Ehl-i Salip artıklarının her devirde tamahın çeken Ayasofya’yı müze yapıp ilim âlemine hediye ediyoruz’ der.” (Emre Sarı, Arkeoloji Bilimi, s. 164; Tarih, Düşünce ve Kültür Dergisi, Doç. Dr. Osman Doğanay, Atatürk ve Arkeoloji, Güz 2015, s. 9). Burada geçen Ehl-i Salip’in manası Haçlı ordusudur. Salip, haç demektir. (Bkz: Enver Behnan Şapolyo, Kılıç Arslan, X. babının 5. sayfası).
Sonuç olarak bu olaya iki pencereden bakılabilir. Birincisi, insaniyet penceresidir. Ayasofya’ya Mimar Sinan ekleme yaptı ise unutulmalıdır ki mimarları Miletli İsidoros ve Trallesli Anthemius’dur. Bu insanlığın bir eseridir. Bu açıdan müze olması kararı doğrudur. İkincisi ise İslamiyet penceresidir. 1000 yıl boyunca Allah’a harp edelin bir mekândan bahsediyoruz. Öyle ki, Hıristiyanlar Allah’a iftira atar, yalan isnad ederler. Ve bunu yapanlar karanlık Ortaçağ’ın karanlık Romalılarıdır. Bunu anlamak için Ortaçağ ve Roma tarihini biraz bilmek bile yeterli olacaktır. Bu açıdan ise zaruri bir durum söz konusu olmadıkça cami olmaması kararı doğrudur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.