Yarın bayram olsa da, siyasiler şimdiden açmışlar bayramlık ağızlarını. Hakaret dolu ve neredeyse sin kafa varan küfürler havada savrulup duruyor. Ramazan filan kimsenin umurunda değil. Ramazan davulu kafalarında patlasa, “bana değildir inşallah” deyip geçerler. Varsa yoksa seçim, ihtirasa dönüşen iktidar hırsı! Cephelerde safları sıklaştırmışlar, aralarına vatan millet sevdalıları sızmasın diye. Muhterislerin son oyununu görmedik mi; hayatını milleti için ortaya koyan ülkesinin en büyük sevdalısı bilge lider, insanlığın ön cephesi Haydar Baş’a önce davet, sonrasında ret. Önce ricakâr sonra riyakâr olabilenlerle zaten işimiz olmaz, Hocamızın ise hiç olmaz!
Cephelere bakıyoruz, Müslümanlığı tekellerine almış partiler için biz değil, birilerinin kendilerine örnek aldığı, “lider” olarak niteledikleri Necip Fazıl Kısakürek ne demiş:
“Müslümanlığı partilerinin temsil ettiğinden ve Müslümanları kütüklerine kayıtlı olanlardan ibaret sayanlar, bilmezler ve bir türlü anlamaya yanaşmazlar ki, kendilerinden davacı küfür değil, bizzat Müslümanlık ve gerçek Müslümanlardır. Almanya’da ve Türkiye’de içleri yanan ve kurtuluş bekleyen Müslümanlardan çekmedikleri kan bırakmamışlardır. İcabında, donunu bile ver, diyebilecekleri mukaddes bir dava, samimiyet olmayınca bu davranış sadece nefsanî istismar olur ve hiçbir mezhebe sığmaz… Şahıslarımıza haram olan partimize helaldir tesellisiyle bir zamanlar Sanayi Bakanlığını nasıl bir rüşvet tezgâhı haline getirdikleri dost düşman herkesçe malum… Tablo korkunçtur! Narkoz altında acısı duyulmayan bir can çekişme tablosu! Ama güler yüzlü bir can çekişme!”
Necip Fazıl Kısakürek, ölmeden bir yıl önce, 1982 yılında şu dizeleri yazmıştı:
“Ve aşksız yobaz… işi gücü
Namazla cennet takasında
Tam dört asırlık Müslümanlık
Cansız etiket markasında 
Kur’an, kalbi kör ezbercide 
Din, üfürükçünün muskasında”
Necip Fazıl’ın aktardığımız satır ve dizelerinden sonra bugün değişen nedir…?
Bayrama giriyoruz; dini ve milli bayramlar barışın yatağıdır. Bayramların yatağını değiştirmeye çalışanlara inat barışı savunmalıyız, barışı konuşmalıyız.
Barış kavramının içinde “insan hakları”, “demokrasi” ve “özgürlük” vardır. Bu kavramları sadece siyasi kavram olarak değil, kişisel ve toplumsal karakterin kurucu unsurları olarak ilkokuldan itibaren oluşturmaya, yaygınlaştırmaya ihtiyaç var. Önemli bir eksikliğimiz, eleştiri, sorgulama ve uzlaşma kültürüdür.
Hiç olmazsa bayramın hatırına nefret söylemini bırakalım. Nefret söylemi neredeyse standart söylem haline gelmiş. Biz barışı söyleyelim… ama nefrete odaklananlar bize, “çok da lazımdı, sizi barış çığırtkanları sizi” dese de biz barışı söylemeye devam edelim!
Konuşabildiğimiz, tartışabildiğimiz, yüzleşebildiğimiz, anlayabildiğimiz, yenileyebildiğimiz, yıkabildiğimiz, birlikte yeniden yapabildiğimiz sürece gerçek bir barış sürecinin varlığından söz edebilir hale geleceğiz.
İnsanın insanca yaşaması, temel insan hak ve özgürlüklerinin hayat bulması için dünyanın dilinin de barış dili olması zorunludur. Bu da barışın ulusal ve uluslararası arenada sürekli olarak dile getirilmesi ile mümkün olabilir.
Mustafa Kemal ATATÜRK, barış sürecinde yoldaki işaretleri, neredeyse yüzyıl önce koymuş:
“Yurtta sulh cihanda sulh” (Yurtta ve dünyada barış).
Bu altın sözlerin gereğini yapma dileğiyle Milletimizin ve tüm İslâm dünyasının Ramazan Bayramı’nı kutlarım!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.