Toplum bireylerden oluşur. Bir çocuğun maddi manevi pek çok ihtiyacı vardır. Ama günümüzde biz anne babalar çocuklarımızı iyi okul ve dershanelere göndermekle, her istediklerini satın almakla üzerimize düşenleri yerine getirdiğimizi zannediyoruz.

Ne yazık ki; çocuğun her maddi isteğini yerine getirmek gelişimi için yeterli olmayacak belki de zarar verecektir. Unutmayalım ki; ebeveynin her türlü davranışı, sözü çocuğun geleceğini etkiler. Kişiliğin oluşumu, bir binanın, bir inşaatın oluşumu gibidir. Çocuk doğduğu günden beri hatta anne karnında iken bile duyduğu gördüğü duyguları, görüntüleri, sesleri, mimikleri, her şeyi kaydeder. Sonra bunlar demir olur, çimento olur, kum olur, çakıl olur, boya olur, badana olur ve bina oluşur. Dolayısıyla binayı oluşturan malzemeler ne kadar kaliteli ise sonuç o kadar güzel olacaktır.

Günümüzde çok karşılaştığımız fibromiyalji (yaygın kas ağrıları yaşayanlar) ve hipokondriyazis (hastalık hastası) hastaları var. İrdelediğimizde kimdir bunlar; hemen herhangi bir stresle, zor durumla karşılaştıklarında oram buram ağrıyor diyen insanlar. Karın ağrısı, boğaz düğümlenmesi, nefes alamama, kalp çarpıntısı bu kişilerde en çok görülen şikayetlerdir. Doktor doktor dolaşırlar ama bu şikayetlere çözüm bulamazlar. Bu şikayetleri gerçekten yaşarlar.

Bakınız şimdi ebeveynlerin günlük hayatta çok fazla kullandığı birkaç kelime öbeğine dikkat çekmek istiyorum. Nedir bunlar: “Boğazım düğümlendi, karnıma hançer saplandı, karnımı ağrıttın, göğsüm sıkıştı, ömrümü çürüttün, beni kanser ettin, beni verem ettin, kalbimi kırdın.” Ortak noktaları görebildik mi?

Bizim artık dilimize yerleşmiş, çok kullandığımız organ ve vücut bölümlerinin isimlerini içeren bu ifadeler; sonraki yıllarda, büyüyen çocukta ilk sıkıntıya düştüğünde, ilk stres yaşadığında yaşadığı veya yaşadığını zannettiği problemlerle ortak.

Çocuklara bu cümleler hep geçiyor, bilinçaltlarında birikiyor. Ve sonra yıllar sonra hemen strese giren kişinin hemen göğsü sıkışıyor, kalp çarpıntısı oluyor.

Sınav öncesi çocuğumuzun karnını ağrıtan, boğazını düğümleyen o daha çocukken onun yanında kullandığımız sözler. Ona bu davranışları ilkleriyle biz kendimiz tanıştırdık da haberimiz bile olmadı.

Bakınız, doğuştan zannedilen davranışların, insana daha küçük yaşlarda en yakınları tarafından bilinçsizce nasıl aşılandığını görüyor musunuz:

“Adamın biri eşkıyalıkta nam salmış, bir âlem onun elinden bizar olmuş, neticede suçları bayağı çoğalmış ve bir gün yakalanarak idamına karar verilmiş. Tabii, darağacı kurulur ve eşkıyaya son arzusu sorulur, adam da ‘Bana annemi getirin ona bir çift sözüm olacak’ demiş. Eşkıyanın annesi getirilmiş, adam annesine yaklaşmasını ve dilini uzatmasını söylemiş. Kadıncağız da, olacaklardan habersizce dilini uzatmış. Tam o esnada eşkıya, birden uzanarak annesinin dilini ısırarak kopartmış. Sonra da, ‘Benim bu hâle gelmemin sebebi annemdir’ demiş ve şöyle açıklamış, ‘Ben küçücük bir çocukken komşumuzun kümesinden bir yumurta çalmıştım. Eve getirdiğimde annem bana yaptığım işin mahiyetini anlatmadı, aksine beni teşvik etti. İlk yumurtadan sonra diğer yumurtalar, sonra tavuklar sonra başka başka şeyler derken, ben; çalan çırpan, alan, vuran bir adam oldum çıktım. Neticede de darağacını boyladım. İşte onun için annemin dilini kopardım’ demiş.” (Yönümü Arıyorum, Uğur Kepekçi, s.36-37).

Bakınız şimdi de veli bir zatın hayatından örnek anlatacağım:

Bu veli zatın bir oğlu var. O zaman henüz İstanbul’a çeşmeler yapılmadığı için evlere hayvan sırtında su taşıyan sakalar var. Kırba dediğimiz eti yenen hayvanın derisinden tabaklanarak elde edilen tulumlar içerisinde su taşıyorlar. Bu zatın çocuğu da yolda gördüğü sakaların kırbalarını iğne ile deliyor ve akan suları ağzını dayayıp içiyor. Uzun süre bu durumu sevilen bir kişi olduğu için kimse çocuğun babasına söyleyemiyor.

Sakalardan (sucu) bir tanesi artık dayanamayıp durumu çocuğun babasına açıyor. Oğlunun böyle çirkin bir iş yaptığını öğrenen veli zat çok üzülüyor. Kırbası delinen ne kadar saka varsa hepsini çağırıp zararlarını ödüyor ve gönüllerini alıyor. ‘Bir daha olmaz inşaallah, suç çocukta değil, mutlaka bizdedir. Ya anası bir hata işledi yahut bende bir kabahat var’ diyerek sucuları gönderdikten sonra, hanımını çağırıp meseleyi anlatır: ‘Hanım kabahat ya sende, ya bende… iyi düşün çocuğa hamile iken veya emzikli iken haram bir şey yedin mi?’ diye sorar.

Hanımefendi gayr-i meşru hiçbir şeyi yemediğini yalnız, çocuğa hamile iken komşunun bahçesindeki nardan canı çektiğini ve iğne ile delerek bir damla emdiğini söyleyince, veli zat sevinir. ‘Elhamdülillah hastalık teşhis edildi’ diyerek gidip komşudan helallık diler. Ve bu mesele hallolduktan sonra hakikaten ondan sonra çocuk, değil elindeki iğne ile sucuların kırbasını delmek, dönüp onlara bakmaz bile.

Dinimizin çocuk eğitimine bakışı işte böyle. Ne ekersen onu biçersin...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner121