Yazımıza Prof. Dr. Haydar Baş Bey’in dünkü yazısındaki şu tespitlerle başlayalım:
“2000’li yılların başından itibaren ülkemizde faaliyete geçen Dinlerarası Diyalog çalışmaları; Kelime–i Şehadet’ten ‘Muhammedü’r-Resûlullah’ kısmını çıkarmakla işe başlamış; İslam, Peygambersiz yaşanan bir din haline getirilirken, diğer dinlerle eşit konuma indirgenmiştir. 
Günümüzde O’nun doğumuna törenler düzenleyenlerin, Hz. Peygamberi devre dışı bırakan Dinlerarası Diyalog ve misyonerlik çalışmalarına ses çıkarmamaları; hatta ve hatta onlarla beraber iftar sofralarında, meclislerde dua için el açmaları çok düşündürücüdür.
Muhammed Mustafa’sız (s.a.v.) İslam olmaz. “Sen olmasaydın bu âlemi yaratmazdım” medhiyesine mazhar olan Hz. Muhammed (s.a.v.), Tevhid inancının simgesidir. Hayatı incelendiğinde, hiçbir din mensubuyla diyaloga girmediği, her ortam ve de şartta Tevhide davet ettiği görülür. Necran Hıristiyanları ile girdiği Mübahale/lanetleşme buna örnektir.”
Şimdi bu Tevhid’e davetin örneği olan Mübahale olayını etraflıca aktaralım. 
Hz. Peygamber Medine’de olduğu yıllarda dünyanın dört bir yanındaki devlet başkanlarına ve dini merkezlere adamlar gönderip, mektuplar yazarak insanları İslam’a davet ediyordu. Hicaz ve Yemen sınırlarında yer alan Necran’a da bir elçi göndererek onları İslam’a davet etti. Necran, Arap yarımadasında bulunan tek Hıristiyan bölgeydi.
Resulullah (s.a.v) onların piskoposu Ebu Haris’e bir mektup yazarak şunları ifade etti: “İbrahim, İshak ve Yakub’un Rablerinin adıyla. Allah’ın Resulü Muhammed’den Necran piskoposuna! İbrahim’in, İshak’ın ve Yakub’un Rabbine hamd ediyor ve sizleri kullara tapmaktan Allah’a tapmaya davet ediyorum. Sizi Allah’ın kullarının velayetinden çıkarak Allah’ın velayetine girmeye davet ediyorum. Benim davetimi kabul etmezseniz, İslam hükümetine cizye (vergi) vermek zorundasınız, aksi takdirde sizi tehdit eden tehlikeyle uyarıyorum.” (Bazı kaynaklarda Resulullah’ın (s.a.v) mektubunda kitap ehlini tek Allah’a tapmaya davet eden ayeti de eklediği kaydedilmiştir.)
Necran piskoposu Resulullah’ın mektubunu alınca onu dikkatle okudu, Necran’ın ileri gelenleri ve dini şahsiyetleriyle bir toplantı düzenledi. Bunun üzerine altmış kişilik bir heyet Medine’ye Hz. Peygamberle görüşmek üzere gönderildi.
Bu heyetin başında üç din adamı vardı: Piskopos Ebu Haris b. Aklama, Rum kilisesinin Hicaz’daki resmi temsilcisiydi; Abdullmesih, heyetin başkanıydı, akıl, tedbir ve işbirliğiyle meşhurdu; Eyhem, Necran halkının saygı duyduğu yaşlı bir adamdı.
Heyet ikindi vaktinde mescide girerek Resulullah’a selam verdiler. Necranlılar ipek elbiseler giymiş, parmaklarında altın yüzükler ve boyunlarında da haç vardı. Onların bu durumları Resulullah’ı rahatsız etti ve Resulullah onların kendisiyle konuşmalarını kabul etmedi. Onlar Resulullah’ın niçin rahatsız olduğunu bilmediklerinden meseleyi daha önceden tanıdıkları Osman b. Affan ve Abdurrahman b. Afv’a sordular. Onlar, bunun cevabını ancak Ali b. Ebi Talib bilebilir dediler. Hz. Ali’ye müracaat ettiklerinde buyurdu ki: “Siz ilk önce elbiselerinizi değiştirmeli ve sade elbiselerle Resulullah’ın huzuruna çıkmalısınız, ancak bu durumda Resulullah tarafından kabul edilirsiniz.”
Necran heyeti sade elbiseler giyip parmaklarındaki altın yüzükleri çıkardılar ve Resulullah’ın huzuruna çıkarak selam verdiler. Resulullah saygıyla onların selamına cevap verdi ve onların getirmiş oldukları bazı hediyeleri de kabul etti. (Sire-i Halebî, C.3,S.239)
Ardından Hz. Peygamber ve Necranlı heyet arasında şu konuşmalar yaşandı:
Resulullah: “Ben sizi Tevhid dinine, bir ve tek Allah’a tapmaya ve O’nun emirlerine teslim olmaya davet ediyorum.” (Daha sonra onlara Kuran’ı Kerim’den birkaç ayet okudu.)
Necran heyeti: “İslam’dan maksadın, âlemlerin yegâne Rabbine imansa biz daha önceden iman etmiş ve onun hükümleriyle amel ediyoruz.”
Resulullah: “İslam’ın alametleri var ve sizin bazı hareketleriniz gerçek İslam’ı kabul etmediğinizi gösteriyor. Haç’a taptığınız, domuz etinden sakınmadığınız ve Allah’ın oğlu olduğunu söylediğiniz halde yegâne Allah’a taptığınızı nasıl söyleyebilirsiniz.”
Necran heyeti: “Biz onu (Hz. İsa’yı) ilah biliyoruz; çünkü o ölüleri diriltiyor, hastalara şifa veriyor, çamurdan kuş yapıp onu uçuruyordu ve bütün bu işler onun bir ilah olduğunu gösteriyor!”
Resulullah: “Hayır! O, Allah’ın yarattığı bir kuldur, onu Meryem’in rahmine yerleştiren O’dur ve bu gücü de Allah ona vermişti.”
Necranlı heyetten biri: “O, Allah’ın oğludur; çünkü annesi Meryem hiç kimseyle evlenmeden onu doğurdu; dolayısıyla babası Allah’tır.”
O sırada vahiy indi ve Cenab-ı Hak, Resulullah efendimizden şöyle demesini istedi:
“Gerçekten Allah katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona; ol dedi, o da oluverdi.” (Al-i İmran-59) Babasının olmaması onun Allah’ın oğlu olduğuna delilse o halde Hz. Âdem buna daha layıktır; çünkü Âdem’in ne annesi vardı ne de babası!”
Necran heyeti ise “Sizin sözleriniz bizi ikna etmiyor” diyerek inat ettiler. Verecek hiçbir cevap bulamamalarına rağmen ortaya koydukları bu inat sebebiyle Mübahale ayeti nazil oldu ve Resulullah’a (s.a.a) kendisiyle tartışan, cedelleşen ve hakkı kabul etmeyen kimseleri mübahaleye davet etmesi emredildi. 
Mübahale ayetinde Allah şöyle buyuruyor: “Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında seninle çekişip-tartışmalara girişirlerse de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah’ın lanetini yalancıların üzerine kılalım.” (Al-i İmran-61) 
Mübahale için bir gün sorası anlaşıldı ve vakit geldiğinde, Hıristiyanlar önceden kararlaştırılmış şehrin dışındaki yere gittiler; Allah Resulü ise torunu Hüseyin kucağında, Hasan’ın elini tutmuş, Fatıma arkasında ve Ali de Fatıma’nın arkasında hareket ettiği bir halde mübahale yerine ilerliyordu. Resulullah (s.a.a) Ehlibeyt’ine (a.s):“Ben dua ettiğim zaman siz de âmin deyin” diye tenbih ediyordu. Necran piskoposu Resul-i Ekrem’in (s.a.a) yanında gelenlerin kim olduğunu sorduğunda dediler ki: “Bu amcasının oğlu, kızı Fatıma’nın kocası ve kendi yanında herkesten daha sevimli olan Ali’dir, bu ikisi kızı Fatıma’nın Ali’den olan çocuklarıdır ve bu kadın ise insanlar arasında en çok sevdiği kızı Fatıma’dır.”
Necran Hıristiyanları bu etkileyici manevi sahneyi görünce dehşete kapıldılar. Necran piskoposu dedi ki: “Ben öyle çehreler görüyorum ki, Allah’tan en büyük dağları yerinden koparmasını, dağıtmasını isteseler duaları hemen kabul olur ve dağlar dağılıverir. Bu nurlu çehrelerle mübahale edecek olursak hepimiz yok oluruz ve Allah’ın azabı yeryüzündeki bütün Hıristiyanları kapsamına alabilir ve kıyamet gününe kadar dünyada bir Hıristiyan bile kalmaz.”
Resul-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurdu: “Mademki lânetleşmekten kaçındınız, öyleyse Müslüman olmak suretiyle onların sahip oldukları hak ve sorumluluklara siz de sahip olun.”
Bunu da reddettiklerinde, Hz. Peygamber (s.a.a) onlara: “O hâlde ben sizi savaş meydanına davet ediyorum” karşılığını verdi. Hz. Peygamber’in bu meydan okuması üzerine şöyle dediler: “Bizim Araplarla savaşacak gücümüz yok. Biz seninle, bize saldırmaman ve bizi dinimizden döndürmeye zorlamaman şartı ile barış anlaşması yapmak istiyoruz.”
Hz. Peygamber (s.a.a), Necranlı Hıristiyanlar ile anlaşma yaptıktan sonra şunları söyledi: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, yok olmak, Necran halkının üzerine inmek üzereydi. Eğer lânetleşselerdi, çarpılarak maymunlara ve domuzlara dönüşeceklerdi. Vadileri tutuşup üzerlerine ateş yağdıracaktı. Necran bölgesinin halkı, ağaç tepelerindeki kuşlara varıncaya kadar, yok olacaktı. Hıristiyanların, üzerinden bir yıl geçmeden, hepsi helâk olacaklardı.”
Böylece Necran Hıristiyanlarının temsilcileri Müslümanlığı kabul etmeden beldelerine döndüler. Rivayet edildiğine göre Necran Hıristiyanlarının Seyyid ve Akıb isimli liderleri çok kısa bir süre sonra Müslümanlığı kabul ettiklerini açıklamak üzere Hz. Peygamber’in yanına geri döndüler.
Allah Resulü’nün tavrı ve duruşu buyken, hoca geçinen birilerinin Ehl-i Kitabı cennete koyma gayretlerini, müftülerin papa ile huzur duruşu yapmalarını, papaya Allah kabul etsin demesini, papazlara iftar duası yaptırılmasını, besmele ile kilise açılmasını, “Ehl-i Kitapla amentüde ittifakımız var” denilmesini, sırf Haçlı Batı istiyor diye Kelime-i Tevhid’den Muhammedü’r-Rasulüllah” ifadesinin çıkartılmasını, 70 bin kilise evinin açılmasının sağlanmasını nasıl izahını yapabiliyorsunuz?
Bu yapılanlar nassın tevilinden de öte Hakk’ın devre dışı bırakılıp, tam tersinin, yani batılın ihdas edilmesidir. Bunu yapanların da dinde hükmü bellidir.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.