15 Mart 2017 Çarşamba 17:46
719 Okunma
‘Bizim mevkiimizi kim inkâr edebilir?’
(dünden devam…)

Âlimler, İmam Rıza’ya (a.s.), “Bu mevzu Kur’an’ın neresinde geçiyor?” diye sordular.

İmam (a.s) buyurdu ki: “Allah (c.c) şöyle buyuruyor: ‘Mûsa’ya ve kardeşine; Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın ve evlerinizi kıble yapın (onları kıbleye yöneltin)… diye vahyettik.’ (Yûnus/87) Bu ayet, Hârun’un Mûsa’nın yanındaki ve Hz. Ali’nin de Peygamber (s.a.a)’in nezdindeki makamını beyan etmektedir. Bununla beraber Peygamber (s.a.a)’in şu sözünde de (Ehl-i Beyt’inin üstünlüğüne dair) apaçık bir delil vardır: Bu mescide Muhammed ve Âl-i Muhammed hariç, hiç kimsenin cünüp ve hayız olarak girmesi caiz değildir.”

Âlimler dediler ki: “Ey Ebu’l-Hasan! Bu beyan siz Ehl-i Beyt’ten başkası yanında bulunmaz.”

İmam (a.s): “Resûlullah (s.a.a), ‘Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır; ilim şehrini dileyen onun kapısından gelmelidir’ buyururken bizim bu mevkiimizi kim inkâr edebilir? Açıklayıp izah ettiğim sözlerdeki (mevcut olan) fazilet, şeref, üstünlük, seçkinlik ve temizliği inatçı düşmanlardan başka hiç kimse inkâr etmez. Bu makamdan dolayı Allah’a şükürler olsun. Bu da dördüncüsüdür.

Beşinci ayet: ‘Akrabalarının hakkını ver.’ (İsra/26). Bu, Aziz ve Cebbar olan Allah’ın Ehl-i Beyt’e mahsus kıldığı bir özelliktir. Allah Teâlâ onları bütün ümmetten seçkin kılmıştır. Bu ayet Resûlullah’a nazil olduğunda Fâtıma (s.a)’yı yanına çağırdılar. Fâtıma (s.a) geldiğinde Resûlullah (s.a.a), ‘Ey Fâtıma’ diye buyurdu. Fâtıma (s.a), ‘Emredin ey Allah’ın Resulü’ dedi. Resûlullah buyurdular ki: ‘Şu Fedek, savaşsız elde edilen ganimetler arasındadır. Bu yüzden (Allah’ın hükmüne göre) Bana aittir; başkalarının onda hakları yoktur. Şimdi Allah (c.c) emrettiği için onu sana bağışladım. Öyleyse onu kendin ve evlatların için al.’ Bu da beşincisidir.

Altıncı ayet: Allah-u Teâlâ’nın buyurmuş olduğu şu ayettir: ‘De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, istediğim ancak yakınlarıma sevgidir.’ (Şûra/23). Bu, kıyamet gününe dek Peygamber (s.a.a)’e, bir de onun Âl’ine mahsus olan bir özelliktir; diğer kimselere değil. Çünkü Allah Teala Kur’an’da Nuh (a.s)’dan şöyle dediğini naklediyor: ‘Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum; benim ecrim ancak Allah’a aittir ve ben, inananları kovacak da değilim. Şüphe yok ki onlar, Rablerine kavuşacaklar. Fakat ben, sizi cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum.’ (Hud/29). Allah Teâlâ Hud’dan da şöyle naklediyor: ‘De ki: Ey kavmim; ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum; benim ücretim ancak beni yaratana ait, hâlâ akıl etmeyecek misiniz?’ (Hud/51). Ama Allah Teâlâ, peygamberi Muhammed (s.a.a)’e şöyle buyurmuştur: ‘De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, isteğim ancak yakınlarıma sevgidir.’ (Şûra/23). Allah (c.c), onların kesinlikle dinden uzaklaşmayacaklarını ve hiçbir zaman sapıklığa yönelmeyeceklerini bildiğinden dolayı onların sevgisini ve dostluğunu farz kılmıştır. Onları sevmenin farz olmasının diğer delili de şu ki; olabilir ki bir insan, birisini sever ama ailesinden bazıları onunla düşman olduğu için onu tam kalpten, ihlasla sevemez. Allah Teâlâ da Resûlullah’ın kalbinde mü’minlere karşı hiçbir kırgınlık olmasını istemediği için Resûlullah (s.a.a)’in akrabalarının sevgisini mü’minlere farz kıldı. Öyleyse kim bu farza uyarak Resûlullah (s.a.a)’i ve O’nun Ehl-i Beyt’ini severse, Resûlullah (s.a.a) artık ona kin beslemez; kim de bu vazifeyi terk edip ona amel etmez ve Peygamber’in Ehl-i Beyt’ine kin güderse Resûlullah (s.a.a)’in de ona kin gütmesi gerekli olur. Çünkü böyle birisi, Allah’ın farz kıldığı şeylerden birini terk etmiştir. Şimdi bundan daha üstün veya bunun ayarında olabilecek herhangi bir fazilet ve şeref var mıdır?

Yedinci ayet de şudur: ‘Şüphe yok ki Allah ve melekleri, salât ederler Peygamber’e. Ey inananlar! Siz de O’na salât edin ve selam verin.’ (Ahzab/56). Bu ayet nazil olduğunda halk, ‘Ey Allah’ın Resulü! Sana selam vermeyi biliyoruz fakat Sana salât nasıl olur?’ diye sordular. Resûlullah (s.a.a) buyurdular ki: ‘Şöyle diyeceksiniz: Allahumme salli ala Muhammedin ve Âl-i Muhammed, kema salleyte ala İbrahime ve ala Âl-i İbrahim, inneke hamidun mecîd/Allah’ım! İbrahim’e ve Âl’ine salât ettiğin gibi, Muhammed ve Âl-i Muhammed’e de salât eyle. Şüphesiz Sen Hamid ve Mecid’sin.’ Şimdi bu konuda ey cemaat, aranızda bu söz hususunda bir ihtilaf var mıdır?”

Oradakiler hep birlikte, “Hayır” dediler.

(bu bahis devam edecek…)

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100