Bu haber kez okundu.

Hz. Ebuzer İslam’ın öncülerindendir
Ehl-i Beyt’in en sadık yaranından olan Ebuzer-i Gıfârî’nin hayatı ibretliktir. O, Gifar kabilesinden idi. Bu kabile Mekke ile Medine arasında ikamet ediyordu. Hepsi de putperest ve müşrik idi. Ayrıca yağmacılık ve soygunculukta; kötülükte çok meşhur idiler. Ebuzer, Resûlullah’ın (s.a.a) huzuruna varmadan önce putperestliği bırakmış, tek olan Allah’a inanmıştı ve Resûlullah’ı (s.a.a) ziyaret etmeden üç yıl önce namaz kılmaya başlamıştı. Bir gün ona, “Namaz kıldığında hangi kıbleye yöneliyordun?” diye sorduklarında, “Allah’ın yönelttiği yere doğru” cevabını verdi. (Hilyetu’l-Evliya, c.1, s.157; Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.4, s.220).
Hz. Ebuzer, hakkı arayışı sırasında birisinin Mekke’den kalkıp peygamberlik iddiasında bulunduğunu duydu. Ekmeğini, suyunu alıp, Mekke’ye doğru yola koyuldu. Mekke’ye vardığında gördü ki Peygamber ile görüşmek kolay değil. Bir taraftan O’nu tanımıyor, evini bilmiyor, diğer taraftan da orada baskı söz konusu idi. Eğer Kureyş, birisinin gelip Hz. Muhammed’i (s.a.a) görmek ve O’nun getirdiklerini öğrenmek istediğini duyduklarında ona zulmediyorlardı. Bu yüzden akşama kadar bir yolunu bulamadı. Gece karardığında Mescidü’l-Haram’da kalmak istiyordu. Onun yabancı birisi olduğu, Hz. Ali’nin (a.s) dikkatini çekmişti. Ali (a.s), ona yaklaşarak, “Sen hangi kabiledensin?” diye sordu. O, “Gifar kabilesinden” diye cevap verdi. Ali (a.s), şefkat ve merhamet dolu bir dille onu evine davet etti. O, Ali’nin (a.s) davetini kabul etti ve geceyi orada geçirdi ama sırrını ona açmadı. Hz. Ali de bir şey sormadı.
Hz. Ebuzer, ertesi gün de maksadına ulaşamadı. Akşamleyin Mescidü’l-Haram’a dönüp geceyi orada geçirmek istiyordu. Yine Ali (a.s), ona yaklaşarak şöyle dedi: “Kendi evinin yolunu tanımanın zamanı gelmedi mi daha?”
Hz. Ali’nin (a.s) şefkatli daveti üzerine bir gece daha O’nun evinde yattı. Yine ne Ali (a.s) ondan sordu, ne de o, kalbindekini ona açtı. Ancak evi terk ederken dedi ki: “Başkasına söylemeyeceğine söz verirsen sana bir şey söylemek istiyorum.” Ali (a.s), ona söz verdi. Ebuzer, Mekke’ye gelmekteki hedefinin ne olduğunu açıkladı. Resûlullah’ı yakından görmek istediğini ve sözlerini duymak istediğini söyledi.
Ali (a.s) ona şu cevabı verdi: “Ben yarın seni, Peygamber’in (s.a.a) olduğu yere götüreceğim ama Resûlullah’ın (s.a.a) düşmanları bu durumu bilseler sana eziyet ederler. İyisi mi sen beni takip et. Eğer yolda Peygamber’in (s.a.a) düşmanlarıyla karşılaşırsam bir şeyle meşgul oluyormuş gibi kendimi göstereceğim. Bu sırada sen yoluna devam et, ben sana ulaşırım. Eğer onlarla karşılaşmazsam beni takip eder, girdiğim eve sen de girersin.”
Böylece Hz. Ali’yi (a.s) takip ederek, Hz. Peygamber’i (s.a.a) görme şerefine nail oldu. (Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.4, s.224-225, el-İsabe, c.4, s.63-64; el-İstiab, c.4, s.62-63).
Hz. Ebuzer, Hz. Peygamber’in (s.a.a) huzuruna vardığında Arap cahiliye geleneğine göre selam verdi. Hz. Peygamber de (s.a.a) İslam’a göre cevap verdi; “aleyke’s-selam.” Ebuzer dedi ki: “Şiirini oku.” Hz. Peygamber, “Ben şiir söylemiyorum; benim söylediğim Kur’an-ı Kerim’dir ki O da Allah’ın sözünden başka bir şey değildir” buyurdu. Ebuzer, “Benim için biraz Kur’an’dan okuyunuz o zaman” dedi.
Resûlullah (s.a.a), Kur’an’ın sûrelerinden birisini okumaya başladı. Ebuzer dikkatle dinliyordu. Az sonra Ebuzer yüksek sesle şöyle dedi: “Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve resuluh.”
Hz. Peygamber (s.a.a), “Hangi kabiledensin?” diye sordu. Ebuzer, “Gifar kabilesindenim” dedi. Resûlullah (s.a.a), tebessüm etti ve onu süzmeye başladı. Ebuzer, kendisinin Müslüman oluşundan, Resûlullah’ın (s.a.a) hayrete düştüğünü biliyordu. Çünkü onların kabilesi yağmacılık, soygunculuk ve yan kesicilikle meşhur idi. Daha sonra Resûlullah (s.a.a) buyurdular ki: “Allah istediğine hidayet verir. Evet, İslam dini, bütün kavimler ve milletler için gelmiştir. Bütün kabileler hidayet olabileceği gibi, Ebuzer de Allah’ın hidayet ettiği kimselerden birisiydi.” (Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.4, s.223).
Hz. Ebuzer, dördüncü ya da beşinci iman eden kimseydi. (Tabakât-ı İbn-i sa’d, c.4, s.224; Usdü’l-Gâbe, c.1, s.30; el-İsabe, c.4, s.64; el-İstiab, c.4, s.62).
İslam’ın zuhur ettiği ilk günlerde iman edenlerden olduğu için, İslam’da öncülüğe sahipti. Kur’an’a göre, Resulullah’ın (s.a.a) peygamberliğinin ilk günlerinde iman edenlerin makamı büyüktür. (Vakıa, 10-11). Yine Mekke’nin fethinden önce iman edenler, fazilet ve manevi makam bakımından Mekke’nin fethinden ve İslam’ın yayılmasından sonra iman edenlerden daha üstündür. “... Fetihten önce mallarını harcayan ve savaşan başkalarıyla bir değildir. Onların, fetihten sonra mallarını harcayan ve savaşanlara karşı derece bakımından büyük bir üstünlükleri var.” (Hadid, 10).
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.