21 Aralık 2009 Pazartesi 00:00
353 Okunma
Türkiye tarımda savaşı kaybediyor
"AB, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü politikalarıyla tarımı kurtarmak imkânsızdır" diyen gazeteci ? yazar M. Hilmi Yıldırım, "Tarımı kurtarmak istiyorsak, küresel politikaları bırakıp, 'Milli Ekonomi Modeli'ne dönmek şarttır" dedi ~|~

 

Bir ülkede en stratejik sektör hiç kuşkusuz tarımdır. IMF talimatları doğrultusunda yapılan uygulamalarla batma noktasına gelen tarım sektörü ve üretici olan milletin efendisi köylü bugün sefilleri oynamaktadır ve oynamanın yanı sıra azar işitmektedir. Milli gelirimizde önemli yer tutan tarım ürünlerinin yasalarla önünün kesilmesi, tarıma teşviklerin kaldırılarak sınırlamalar getirilmesi, üretime kota uygulanması ve ithalatın arttırılması neticesinde tarımın önü bugün tıkanmıştır. Bundan kısa zaman önce kendi kendine yetebilen birkaç ülkeden biri olan Türkiye, bugün IMF ve AB programlarındaki dayatmaların etkisiyle, tarım ürünlerinin tamamına yakınını değişik ölçeklerde ithal etmek zorunda bırakılmıştır. İklim ve toprak verimliliği ile en avantajlı olduğumuz tarım sektörü küresel güçlerin, uluslararası sermayenin ortaklaşa yaptıkları uygulamalarla ve yerli işbirlikçilerle adeta yok edilmektedir.
Sevgili okurlar bu hafta, Türk çiftçisinin sorunlarını, keşfedilmedik nokta bırakmayacak şekilde bilen, araştıran, yazan ve çözümler üreten mahir bir kalem olan Mustafa Hilmi Yıldırım Bey'le bir Karadenizli olması hasebiyle özelde, 'fındık'ı, genelde tarımı konuştuk.


Yeni Mesaj: Avrupa Birliği'ne girmek için tarım nüfusunun azaltılmasının şart olduğu söyleniyor. Bunu nasıl yorumlarsınız?

M. Hilmi Yıldırım: Doğru, AB taraftarları tarımla iştigal eden nüfusu dillerine doladılar. Diyorlar ki; "AB nüfusunun yüzde 6'sı, Türkiye'de ise yüzde 34'ü tarım kesiminde. Duyan da zanneder ki, AB'ye üyeliğimizin önündeki tek engel, tarım nüfusudur. AB'cilerin tarımdaki nüfusu azaltmak için ileri sürdükleri görüşlere gelince, tam bir komedi. Temelsiz ve mesnetsiz görüşler. Daha doğrusu, söylenenler, ekonomik gelişme düzeyi yükseldikçe, aktif nüfus, önce tarım sektöründen sanayi sektörüne, sonra da tarım ve sanayi sektöründen hizmet sektörüne transfer olur. Ekonomik gelişme olmadan, tarımdaki aktif nüfusu azaltmaya çalışmak, sosyal patlamaya davetiye çıkarmıştır. AB'ciler acaba bunun farkında mı? Bilemiyoruz. Tarımda çalışan nüfus azaltılmalı, ama böyle zorlamayla değil. Diğer kalkınan ülkelerde olduğu gibi, transfer kendiliğinden gerçekleşmelidir. Bu şekilde bir azalma olumludur. Tarımdaki verimsizliği, sanayideki gelir ve refahı gören nüfusun tarımı terk etmesi normaldir. Bütün dünyada süreç böyle işlemiştir. AB'ciler ise şaşkın ördek gibi tersten göle dalıyorlar. Bir kısım çiftçimiz tarımı terk ediyor, bir kısmı da artık pazar için üretmiyor, kendi üretiyor, kendi tüketiyor. Yani çiftçilik geçim kaynağı olmaktan çıkmış, zevk için, ata yadigarı bir mantıkla yapılan bir iş haline dönüşmüştür.


Yeni Mesaj: Tarım konusu dünya gündeminin baş konularından birisi. Dünyada tarımda büyük bir rekabet yaşanıyor. Daha doğrusu bir çatışma yaşanıyor. Bu konuda neler söylersiniz?
 
M. Hilmi Yıldırım: Tarımda, uzun zamandan beri küresel bir savaş yaşanmaktadır. Bunun sonuçları, yeni yeni görülmeye başlandı. Bu savaşta amaç,  sömürülecek insanları aç bırakıp, teslim almak ve dize getirmektir. Tarım savaşını yürüten IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü'dür. İnsanları açlığa mahkûm eden bu kurumların yetkilileri, şimdi kalkmış uyarıda bulunuyorlar. IMF ve Dünya Bankası'nın Washington'da gerçekleştirdiği bahar toplantılarında konuşan IMF Başkanı şöyle diyor: "Yüz binlerce insan açlıktan ölebilir. Çok sayıda ülke insanı açlıkla ilgili korkunç sonuçlarla karşı karşıya kalabilir. Eğer çözüm üretemezsek gıda sorunu geleceğe yönelik patlak verecek, çok sayıda yeni çatışmanın nedeni olacak. Bu konu yalnızca ekonomik veya insanı bir sorun değil, aynı zamanda demokrasiye yönelik tehdit olarak da karşımıza çıkıyor". Dünya Bankası Başkanı da "pirinç fiyatları son 19 yılın, buğday fiyatları ise son 28 yılın zirvesine çıktı" diyerek, tehlikeye işaret ediyor. İyi de, bu sıkıntı ve sorunları çıkaran başında bulunduğunuz kurumlar değil mi? İşte, sömürücüler böyledir. Yangını çıkarırlar, sonra da haber verirler.

Problemler yanlış
politikaların doğal sonucu
Tarımda yaşanan bu acıklı halin yegâne sebebi, yanlış tarım politikalarıdır. İleri sürülen diğer sebeplerin hepsi boş lâftır. Tarım politikaları, bir savaş stratejisi çerçevesinde yürütülmektedir. Prof. Dr. Haydar Baş, yıllardır tarımdaki küresel savaşa dikkat çekmektedir. Sosyal Devlet?Milli Devlet kitabında şöyle diyor: "ABD eski Dışişleri Bakanlarından Henry Kissinger 1970 yılında çok manidar bir tespitte bulunmuştu: 'Birleşik Devletlerin gıda silâhı, Arap petrol kartellerinin elindeki petrol silâhı ile boy ölçüşecek durumdadır.' 
Gerçekten de 'gıda silahı' günümüzde kullanılan çok önemli bir silâhtır ve hayatın devamında enerji kaynakları kadar değerli ve stratejiktir. Gıda bir silâhsa, bu silâhın kullanıldığı savaş da tarım savaşıdır. Tarımda yaşananlara bu gözle bakmak zorundayız. Aksi halde, deve kuşu misali kafamızı kuma sokmuş oluruz. Dünyada en liberal ülkeler bile, tarımda serbestliğe izin vermezken, maalesef ülkemiz, alabildiğine dışa ve dış telkinlere açık hale getirildi.

Yeni Mesaj: Sayın Yıldırım fındık bu küresel savaşın neresindedir?

M. Hilmi Yıldırım: Fındık, bu savaş için seçilmiş ürünlerden biridir. Tıpkı şeker pancarı ve tütün gibi? Şeker Yasası'nın gerekçesini hatırlayınız. Ne deniliyordu? "AB Helsinki Zirvesi sonrasında kazanılan aday statüsü yanı sıra, Dünya Ticaret Örgütü çerçevesindeki taahhütler ve gelişmeler Şeker Rejimi'nin yeniden düzenlenmesini gerekli kılmıştır." Demek ki, Şeker Yasası, Türkiye'nin gerçeklerinden doğmamış, AB ve Dünya Ticaret Örgütü'ne verdiğimiz taahhütlerin bir sonucudur. Aynı şekilde, IMF'ye sunulan 3 Mayıs 2001 tarihli niyet mektubunun 21. maddesinde de tütün için şöyle denilmiştir: "Tütün sektörü serbestleştirilecek ve tütün destekleme alımları giderek kaldırılacak, Tekel varlıkları da satışa çıkarılacaktır."  Sonuç ne oldu? AB, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü ile yapılan sözleşmeler, Türk milletinin feryatlarına rağmen, teker teker yerine getirildi.

Fındıktaki oynanan oyunlar dikkat çekici
AKP hükümeti de bu anlaşmalara yenilerini ekledi. Meselâ, 21?31 Temmuz 2004 tarihleri arasında Cenevre'de düzenlenen toplantılarda, Dünya Ticaret Örgütü ile bir dizi anlaşma imzalandı. Bu anlaşmalara göre, tarım ürünleri ticareti serbestleştirilecek, sınırlarımız yabancı tarım ürünlerine tamamen açılacak, yerli üreticileri korumak, kollamak ve desteklemek tarihe karışacaktır. İlkönce şeker pancarı, tütün ve fındıktan başlanmasının sebebi, Türkiye'nin bu ürünlerde rakipsiz olmasıdır. "Fındıkta tek sorun talep fazlasıdır" gibi sözler, boştur, kandırmacadır ve gerçeği yansıtmamaktadır. Eğer gerçekten böyle bir şey varsa, onun adı pazarlama sorunu olur. Fındığa yeni pazarlar aranır. Dünya, Avrupa'dan ibaret midir? Hâlâ fındığı tanımayan birçok ülke var. Küresel çapta bir tanıtım yapılır, pazarlama ağı kurulur ve sorun çözülür. Ama sorun o değil. Sorun, milli ekonomi uygulamamakta ve küresel ekonominin bir şubesi haline gelmektedir.

Hükümetin AB sevdası tavizlere kapı açıyor
Bilindiği gibi AKP hükümeti, neye mal olursa olsun, AB'ye üye olmakta ısrarlı. Bu aşkı gören AB yetkilileri de, hükümetin önüne bitmez tükenmez şartlar koyuyorlar. Hükümet, şartların hepsine kapalı kapılar ardında "evet" diyor, sıra bunları Türk milletine kabul ettirmeye gelince bocalıyor, bahane üretiyor, hem nala, hem mıha vuruyor. Fındıktan bir örnek sunalım: AB, Türkiye'ye "fındık alanların geniş, daralt" diyor. Aynı AB,  1 kök fındık diken Alman çiftçisine, AB kasasından 30 Euro teşvik veriyor. Hükümet, AB'ye, "bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu" diyemiyor. Diyemez, çünkü fındık alanlarını daraltmak için Dünya Bankası'ndan kredi aldı ve "Fındığa Alternatif Ürün Projesi" adı altında kullandı.

Yeni Mesaj: Fındık milli ürün ilan edilmişti. Uygulanan politikalar buna uygun mu?

M. Hilmi Yıldırım: Hayır, milli ürünümüz olan fındık, diğer milli ürün ve kurumlar gibi, küresel güçlere kurban edilmektedir. Bunun dışında ileri sürülen görüşlerin hepsi uydurmadır, hepsi aldatmacadır. Bir başka deyişle, AB, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü politikalarına bağlı kalarak fındığı kurtarmak imkânsızdır. Bu politikalara devam edilecekse ?ki hükümet devam ettirmekte kararlı? fındık üreticilerinin yapacağı tek iş, fındığa ağıt yakmaktır. Sözün özü, fındıkta sınıra dayanıldı. Artık bu politikalar sürdürülemez, sürdürülürse, fındık sorunu her yıl daha kötüye gidecek ve Türkiye, sonunda fındıktaki liderliğini yitirecektir.
Liderlik, teknik tarım yapan ve fındığı mamul hale getirip satan ülkelere geçecektir. Fındık üreticileri,  hükümete rağmen fındığı kurtarabilirler mi? Bir araya gelip fındığı işleyecek fabrikalar kurarlarsa, şimdilik bir nefes alabilirler. Eğer, genelde tarımı, özelde de fındığı kurtarmak istiyorsak bunun yolu, küresel politikaları terk edip,  'Milli Ekonomi Modeli'ne dönmektir.  Bunu yapmazsak, milli ürünümüzü ve onunla birlikte diğer milli değerlerimizi koruyamayız. Onun için, "fındığı korumak, tarımı, tarımı korumak da ülkeye korumakla eşanlamlıdır" diyoruz.

Yeni Mesaj: Bizim tarımımız aile çiftliklerine dayalıydı. Şimdi bunun yıkılıp yerine tarım işletmeleri kurulmaya çalışılıyor. Neler dersiniz?

M. Hilmi Yıldırım: Doğru, bizim tarihimizde, bir çift öküzle işlenebilecek toprağa çiftlik, işleyene de çiftçi deniliyordu. Çiftlikler, genelde bir ailenindi, çalışanları da aile bireyleriydi. Bir başka deyişle, tarımın temelini 'aile çiftlikleri' oluşturuyordu. Aile çiftlikleri ekonomik bakımdan etkindi. Binlerce yıl kendi üretimleriyle hayatlarını idame etmişlerdir. Daha doğrusu, kendi yağlarıyla kavruldular. Ekonomik, sosyal ve siyasal buhranlar için en büyük güvence olan aile çiftlikleri, şimdi küresel tarım şirketlerine kurban ediliyor. Bu şirketlerde, ırgat olabilen aile çiftliklerinin bireyleri kendilerini şanslı kabul ediyorlar. Durum çok vahim, tehlike büyük, açlık ve sosyal patlama kapıda.
Osmanlı devleti köylerdeki aile çiftliklerine büyük önem veriyordu. Uyguladığı 'çift?hane sistemi' ile aile çiftliklerini, toplumun ve ekonominin temeli yapmıştı. Gerçekten de aile çiftlikleri, şirketlerden daha sağlamdır.
Şirketler, çeşitli sebeplerden dağılır, fakat aile çiftlikleri şartlar ne olursa olsun varlığını sürdürürdü. Çünkü aile çiftlikleri, emeği ve sermayesi kendine özgü bağımsız üretim birimleri idi. Osmanlı'daki 'çift?hane', emek kaynağı olarak hane halkı, bir çift öküz ve bir çift öküzle işlenebilecek toprak parçasından ibaretti. Çift?hane sisteminde amaç, sadece hane halkının geçimini sağlamak değildi. Bu sistemle, piyasanın tahıl ihtiyacı da teminat altına alınıyordu. Osmanlı'da köy ve tarım birlikte anılıyordu. Bir yerin köy sayılması için, orada mutlaka tarımın yapılması gerekiyordu. Tarım yapılmayan yerleşim birimleri köy statüsüne konulmuyordu. Köylü, fiilen köyde oturmalı ve tarım yapmalıydı. Bugün tarımda yaşanan sorunlardan biri de tarım arazilerinin bölünmesidir. Osmanlı, bunun da tedbirini almıştı. Tarım arazilerinin bölünmesini önlüyordu,  aile çiftliklerinin bir aileyi geçindirecek düzeyde tutulmasına özen gösteriyordu.

 
Yeni Mesaj: Malumunuz ürünler para etmeyince köylüler bir an evvel kapağı şehrin varoşlarına atıyorlar. Köylülerin köyleri terk etmeleri ne gibi sorunlar doğurur?

M. Hilmi Yıldırım: Şu veya bu sebepten köylülerin, köylerini terk etmeleri her dönemde büyük sorunlar doğurmuştur. Ülkemizde, bu gerçek göz ardı ediliyor. Ama çok geçmeden bunun acı sonuçları ortaya çıkacaktır. Nitekim yavaş yavaş çıkıyor da? Ekonomi, ne kadar gelişirse gelişsin, ekonomik bakımdan yine de en etkin üretim birimleri aile çiftlikleridir. Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, ilk yıllarda bu çiftlikleri titizlikle korudu. Atatürk'ün, "Topraksız çiftçi kalmayacaktır. Köylü milletin efendisidir" sözleri, aile çiftliklerine ve köylüye verdiği önemi gösteren sözlerden yalnızca ikisidir. Aile çiftlikleri, ekonomik oluşumdan öte, bir sosyal yapıdır. Sosyal yapılar, kanunların, idari sistemin değişmesiyle değişmez. O bakımdan Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları, aile çiftliklerini dönüştürmeyi hiç düşünmediler, tam aksine geliştirerek, destekleyerek, sosyal yapıyı sağlamlaştırdılar.

Liberalizm hedefine ulaştı
İyi veya kötü, aile çiftlikleri, özelleştirme, serbestleştirme ve küreselleşme rüzgârlarının esmeye başladığı zamana kadar yaşadı. Artık, bu öldürücü rüzgârlar, aile çiftliklerine hayat hakkı tanımıyor. Tabiri caizse, liberalizmin o meşhur "büyük balık küçük balığı yutar" vecizesi tecelli ediyor. Anlaşılan o ki, bazı kişiler, yöresel toprak ağalarının sözcülüğünden, küresel toprak ağalarının sözcülüğüne terfi etmişler. Söz konusu gelişmeyi, serbest piyasanın bir sonucu olarak takdim eden küresel tarım şirketlerinin sözcülerine şunu sormak istiyoruz: Aile çiftlikleri, tarımda tekelleşmeyi önlemiyor mu? Serbest piyasanın oluşması için, üreticilerin ve alıcıların çok olması, birinci ve en önemli şart değil mi?  Demek ki, aile çiftliklerinin yok edilmesi, savunulan ve üzerine toz kondurulmayan serbest piyasaya da aykırıdır. Çare ve çözüm mü arıyorsunuz?  Milletini sevenler için, tek adres, tabii ki 'Milli Ekonomi Modeli'dir.

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100