12 Şubat 2011 Cumartesi 00:00
333 Okunma
Yabancı sermayeye çalışıyoruz
Türkiye, yol geçen hanına dönüştü. Aslında yabancı sermaye gelsin diye uğraşırken, yerli sermayemiz yabancılaşıyor. Çünkü yabancı sermaye kazandığını hemen yurt dışına çıkarıyor. Daha açık olarak söylersek, yabancı sermayenin satın aldığı şirketlerin ürününü kullandığımızda, ödediğimiz para, cebimizden çıkar çıkmaz yabancı sermaye oluyor. ~|~

"Küreselleşen dünyada milli ekonomi olmaz" diyenlerin, "milli gelir" kavramını kullanmaları bir çelişki değil mi? Bu kişiler, "milli gelir" dedikleri gelirin, ne kadarının milli olduğunu hiç düşündüler mi? Yabancı sermaye gelsin diye, Anayasa değişiklikleri yapan, Tahkim Yasası'nı çıkaran, Danıştay'ı devre dışı bırakanlar için, bu soruların elbette bir anlamı olmaz.

Yabancıların eline geçen
şirketlerimizi, yaptığı üretimi milli gelirden mi sayacağız?

Dahası, gelen yabancı sermaye, bizim istediğimiz yolu takip etmedi. Biz kapıdan gelmesini bekledik, o bacamızdan girdi. Başka bir deyişle, yabancı sermaye, yerli şirketlerimizi haraç mezat satın alarak geldi. Şimdi soralım: Yabancıların eline geçen bu şirketlerimizin, yaptığı üretimi milli gelirden mi sayacağız?
Ne hazin tecellidir ki, yıllarca yabancı sermayenin gelmesini savunanlar bile, artık şikayet etmeye başladılar. Şimdi bu kişiler diyorlar ki: "Biz yabancı sermaye gelsin dedik de, yerli sermayeyi piyasadan silsin demedik. Yabancı sermayeyi, yeni teknoloji getirmesi, üretim ve istihdamı arttırması için istedik." Gerçekten, yabancı sermaye bunların hiçbirini getirmiyor. Yabancı sermayenin, en azından istihdamı arttırmaya bir katkısı olsun. O da olmuyor. Yabancı sermayedarlar, istedikleri elemanı getirmek için yasa çıkarmamızı istiyorlar. Onlar ister de, biz yok mu deriz. IMF'ye sunduğumuz niyet mektuplarında verdiğimiz taahhütler arasında, maalesef bu da yer almaktadır.

Milli ekonomi olmadan, mili gelir nasıl olur?

Peki, Türkiye'ye gelen yabancı sermayedarlar ne yapıyorlar? Ne yaptıklarını bir gazeteci şu sözlerle ifade ediyor: "Toros Dağları'ndan çıkan suyun dolum tesisini satın alarak, suyumuzu daha yüksek fiyatla bize içirtiyorlar. Bizim ineklerden sağılan süt ile, bizim yaptığımız yoğurdu daha yüksek fiyat ile bize satıyorlar. Yabancı geliyor, 'batan geminin malları bunlar' diyerek ne bulursa alıyor. Yıllardır kullandığımız helânın kapısına helâ yerine WC yazıyor. Helâyı bize ucuz temizlettirip pahalıya kullandırıyor. Kârını da dövize çevirip gidiyor." İşte yabancı sermayenin yaptıkları bunlar. O, bunları yapıyor, bizi soyup soğana çeviriyor, biz de arkasından oturup milli gelir hesabı yapıyoruz. Bir kere olsun, "Milli ekonomi olmadan, mili gelir nasıl olur?" diye sormadık.

Türkiye, yıllardır hep yabancıların kurbanı oldu

İşin bir başka ilginç yanı şu: Yabancı sermaye kazandıklarını çok rahat yurt dışına çıkarabiliyor. Eskiden kazandığı paranın belli miktarını tekrar ülkede yatırım yapma zorunluluğu vardı. O zorunluluk kaldırıldı. Artık hiçbir kısıtlama sözkonusu değildir. Tabir caizse Türkiye, yol geçen hanına dönüştü. Aslında yabancı sermaye gelsin diye uğraşırken, yerli sermayemiz yabancılaşıyor. Çünkü yabancı sermaye kazandığını hemen yurt dışına çıkarıyor. Daha açık olarak söylersek, yabancı sermayenin satın aldığı şirketlerin ürününü kullandığımızda, ödediğimiz para, cebimizden çıkar çıkmaz yabancı sermaye oluyor. Böyle bir ülkede gelde "milli gelirim şu kadardır" de, diyebilirsen.
Zaten Türkiye, yıllardır hep yabancıların kurbanı oldu. Yabancı uzman, yabancı sanatçı derken, şimdi de yabancı sermaye gündemde. O yabancılar değil midir ki, bize, "Ülkeniz tarım ülkesidir, siz ancak tarımla kalkınabilirsiniz, sanayiyi terk edin" diyenler. Bugün tarım sektörü en stratejik sektör oldu, tarım ürünlerinin önemi arttı. Şimdi de, "Tarımı da bırakın, çok pahalı üretiyorsunuz, ülkeniz çok güzel, potansiyeliniz çok yüksek, turizme yönelin" diyorlar. Diyorlar ama, en büyük otelleri ve turistik tesisleri de satın aldılar. Bize kala kala garsonluk kaldı. İşte Türkiye, böyle bir oyunun, böyle bir tuzağın içinde. Bundan kurtulmak mı? Her zaman mümkün. Yeter ki, her alanda milli olmaya karar verelim.

Ecnebinin borç tuzağı

Türk milleti borç tuzağına ilk defa düşürülmüyor. Onun için, bazı yazarlar diyorlar ki: "Borç tuzağına düşen Osmanlı yöneticileri, bir ölçüde mazur görülebilirler. Zira onlar, bu entrikalarla ilk kez karşılaşmışlardı. Bugün ise aynı tuzağa düşen yöneticileri mazur gösterecek hiçbir sebep yoktur." Son dönemdeki yöneticilerimiz tuzağa düşüyor mu, yoksa bilerek mi tuzağa koşuyor? Burası tartışılır. Neyse onu geçelim.
Osmanlı Devleti, dış borçlanmayı başlattığı 1854'den yanlızca 20 yıl sonra iflas etti, 60 yıl sonra ise battı. Ne hazin bir tecellidir ki, aynı akıbete doğru hızla yol alıyoruz. Tıpa tıp bir benzerlik söz konusu. Ne şartlar ne de şartları oluşturan insanların zihniyeti değişti. Oyun aynı, oyuncular aynı.

Borçlanma koca Osmanlı'yı batırdı

İsterseniz, bunu teyit etmek için tarihi bir belge ile sunalım. Osmanlı Devleti'nden alacağı olan devletlerin Hesap Komisyonu Başkanı Daniel Ducoste, 1889 yılında yazdığı kitapta borçlandırma için şunları söylüyordu:
"Şimdi Türkler hızla borçlanmaktadırlar. Ancak 25 yıl sonra Osmanlı toplumunda borçlanmaya karşı muhalif unsurlar ortaya çıkacaktır. İşte o zaman gerek alacaklarımız ve gerekse bunların faizleri tehlikeye düşecektir. Bu nedenle Osmanlı Devleti'nin maliyesi, ekonomisi ve servetleri üzerindeki çıkarlarımızı koruyabilecek Türk yöneticilerine ihtiyacımız olacaktır. Ben, bu 'yerli misyonerlerin' bizden ve yapacağımız siyasi baskılardan çok daha yararlı olacağı kanısındayım. Bunlar Türk halkını kendi dilleri, kendi yöntemleri ile yaklaşma olanaklarına sahiptirler. Bu 'yerli misyonerler' Alacaklarımızın , bir yada birkaç yüz yıl teminat unsurlarının en önemlilerinden biri alacaktır"(Metin Aydoğan,Avrupa Birliği'nin meresindeyiz? s.47)

Batılıların Türkiye'ye bakış tarzı: "Türkiye, ne IMF'ye terkedilecek, ne de sahipsiz bırakılacak bir ülke..."

Daniel Ducoste'nin 'yerli misyonerler'adını verdiği grup, günümüzde ziyadesiyle mevcuttur. Bunların kimisi islam dinini bozmak, kimisi de Türk milletini borçlandırmak için çalışıyor. Hepsi de alim pozisyonunda. Güya ilim adına konuşuyorlar. Halbuki gerçek, Ducoste'nin dediğidir. Bu anlayışın değişmediğini göstermek için yine Batılılardan bir belge daha nakledelim. Fransa'da yayınlanan Le Figaro Gazetesi 16 Nisan 2001 "Tükenmiş Bir Rejim" başlığıyla yayınladığı bir yorum şunları dile getirir: "Türkiye, ne IMF'ye terkedilecek, ne de sahipsiz bırakılacak bir ülkedir." Batılıların Türkiye'ye bakış tarzı, işte böyle.
n M. Hilmi Yıldırım

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100