Tüm dünyayı pür dikkat inceleyen gözler, daireyi biraz daha daraltıp İslam alemini gözetleyen gözler ve nihayet daireyi az daha daraltarak Türkiye’yi kapsama alanına alan gözler rahatlıkla görecekler ki; insanlığın bağrında yaraları açan el ile güya yaralara merhem çalan el aynı el.
Nice onulmaz dertlere kapı aralayan, sinelerde nice ey olmaz yaralar açılmasına sebep olan dil ile güya var olan bu yaralara derman arayan dil aynı dil.
Hal böyle olunca, yaralarda ve yaralılarda bir azalma olmuyor, sürekli yeni yeni yaralar açan el ve dil, tedaviye yönelik, iyileştirmeye yönelik merhem çalmaktan ziyade, kitlelerin gözünü boyamaya yönelik eylemler ve de söylemler sergiliyor.
Dış politikadan iç politikaya, sanayiden ticarete, üretimden tüketime, aileden eğitime, kültürden sanata, tarımdan hayvancılığa hemen bütün alanlarda ortaya çıkan, günden güne artarak devam eden yığın yığın dertler, çözüm bekleyen problemler her devirde hallediliyormuş gibi yapılıyor, derman bulunuyor, merhem çalınıyormuş gibi yapılıyor ama orta yerde ne iyileşen yara var ne de çözülen problem.
Mehter misali bir ileri iki geri vaziyetini tohumculuk yasasında çok bariz görebilirsiniz, maden yasasında gayet açık müşahede edebilirsiniz, tarım nüfusu ile ilgili alınan kararlarda rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz.
Yarayı açan el ile güya yaraya derman arayan el aynı olduğu için, on beş yılda tarım nüfusu otuz milyondan on milyonun altına inmiş, insanlar tarladan–çayırdan, topraktan–tohumdan soğutulmuş, ektiğinden–baktığından sürekli zarar ettiği için köyünde “toprak ağası” olanlar şehirlerde kapıcılığa, kaloriferciliğe talim eder duruma düşürülmüştür.
Üretmeyen, üretemeyen, üretme kabiliyeti elinden alınan kitleler küresel tefeci şirketlerin ürettikleri genetiği bozulmuş, çoğu kanserojen maddeler içeren gıda maddelerini tüketmek zorunda bırakılmıştır.
Neredeyse nüfusun yarısı hasta, bu kadar yeni hastane yapılmış olmasına rağmen yine de yetersiz ve ölümlerin artması her gün yazılsa yine de azdır.
Fotoğraf bu kadar net, manzara bu kadar vahim olduğu halde kitlelerin hala bu “hile–hurda” işlerinin farkında olmaması ve hala yara–bere üreten, dert–maraz üreten ellerden şifa bekliyor olması insanlık adına en büyük talihsizliktir.
Kerim Kitabımız, bu zihni uyuşukluğu, bu umursamazlığı ve sorgusuz–sualsiz “yalana teslim” vaziyetini fasıklık, yani yoldan çıkmışlık olarak adlandırmaktadır:
“Firavun, kavmine seslenerek dedi ki: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı benim değil mi? Şu nehirler de benim altımdan akıyor (değil mi?) Hâlâ görmüyor musunuz? Ben, şu zavallı, nerede ise maksadını anlatamayacak durumda olan adamdan daha hayırlı değil miyim? Eğer o dediği gibi ise, üstüne gökten altın bilezikler atılmalı yahut beraberinde melekler gelmeli değil miydi? Firavun, milletini küçümsedi ama, onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir milletti.” (Zuhruf: 51–54).

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
H.Baran 2018-02-23 11:34:04

Kitlelerin bu "hile-hurda" işlerinin farkında olmaması tespitiniz hemen herşeyi özetlemiş üstadım.Lakin "farkındalık" hiç değilse asgari düzeyde bir bilinçle mümkündür malumunuz.Algı seviyesi sıfırlanmış ve neredeyse dip yapmış bu topluma neyi anlatabilirsiniz.Selam ve saygılar