Bu haber kez okundu.

ALLAH VE RASULÜNE BAĞLILIK VE EHL-İ BEYTE MUHABBET HUSUSUNDA HİÇ KİMSE, PROF. DR. HAYDAR BAŞ'A GÖLGE DÜŞÜREMEZ

 

Bazı TV kanalları, geçen hafta Cumartesi günü akşamı Ekoanaliz programında, "dinler arası diyalogcular"dan naklettiği bir ifadeyi beyan ederken, güya Hz. Peygamber'e salat ü selam getirmediği bahanesiyle "kör bir provokasyon"a muhatap olan BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş'ı dillerine dolamaya kalkıştılar.
Peygamber Efendimizi Kelime-i Tevhit'ten çıkarmaya çalışan ekibin yayın organı gibi hareket eden bir televizyon, adi bir olayı genel başkanımızın itibarını halk nezdinde zedelemeye yönelik düzmece haber haline getirmiştir. Haberin hazırlanması ve veriliş biçimi olayı haber yapmaktan ziyade Genel Başkanımızın ifadesini çarpıtmaya ve kamuoyunu müvekkile karşı kışkırtmaya yöneliktir.
Hayatı, eserleri, konferansları, konuşmaları ve insanlık şahittir ki, Allah ve Rasulü'ne bağlılık ve Ehl-i Beyt'e muhabbet hususunda hiç kimse Prof. Dr. Haydar Baş'a gölge düşüremez

~|~

Prof. Dr. Baş, Allah ve Rasulü'ne aşık, Türk milleti ve medeniyetine sevdalı bir gönül, ilim, fikir ve siyaset adamıdır.
Prof. Dr. Baş'ın alemlere rahmet Hz. Hz. Muhammed'e (sav) ve O'nun rahmet medeniyetine dair 20'yı aşkın eseri vardır. Rasulullah'ın(sav) hayatına dair 2. ciltlik Rahmeten Lil Alemin Hz. Muhammed (sav) adlı muhteşem eserin sahibidir.

Prof. Dr. Baş, yegane Hak din olan İslam'ı, onun son peygamberi olan Hz. Muhammed'in (sav) imanını ve hayat ölçülerini, bu imanın semeresi olan medeniyetin güzelliklerini Ehl-i Beyt'ten alan Yüce milletimizin karakteristiklerini canıyla-başıyla koruyup kollamaya dönük olan Din Tahripçilerine Kur'an-ı Kerimden Cevaplar, İslam'da Zikir, Yaşayan Kur'an Sünnet, Dini ve Milli Bütünlüğümüze Yönelik Tehditler, İman ve İnsan, İmam Ali, Hz. Fatıma, İmam Hasan, İmam Hüseyin adlı muhteşem eserleri ortaya koymuş bir ilim adamıdır.

Prof. Dr. Baş,  bütün varlığı ve yüreğiyle, Hz. Peygamber'in (sav) Necran Hıristiyanlarıyla yaptığı meşhur "mübahale / lanetleşme hususunda", Rasulullah'ın ve Ehl-i Beytinin yanındadır, safındadır; modern zamanların "Türk-İslam medeniyetini ve coğrafyasını Haçlılara peşkeş çekmek planları içinde olan dinler arası diyalogcular ve onların ağına düşen zavallılar" gibi, asla ve hiçbir zaman karşı safta, gayr-ı Müslimlerin safında olmamıştır.
Prof. Dr. Baş, Allah, Peygamber, Ehl-i Beyt ve yüce milletimizin aşkıyla yoğrulmuş ve O'nun getirdiği son hak din olan İslam üzerindeki hesapları bozmakla geçen bir gönül, ilim ve siyaset adamıdır.

Allah ve Rasulü'nün sevgisi, Ehl-i Beyt sevdası ve Türk milletine olan sadakati hususunda hiç kimse onunla aşık atamaz, onu karalayamaz, ona leke konduramaz. Çünkü Prof. Dr. Baş'ın hayatı bu mukaddesat mayasıyla mayalaşmış bir insandır.

Bu bağlamda, "provokasyoncuların tüm istismarlarını bozacak ve ipliklerini pazara çıkartacak" neviden, Prof Dr. Haydar Baş'ın, bazı eserlerinden Hz. Peygamber'e salat ve selama dair derlediğimiz gerçekleri sunmak istiyoruz:
 

HZ. PEYGAMBER ALEMLERE RAHMETTİR

İlk insan ve aynı zamanda ilk peygamber olan Hz. Adem'in (as) şahsında, kamil ve örnek insanın zaruretini, fıtri ve hayati önemi haiz olduğunu görmek mümkündür. Bu manada kamil ve rehber insanları zaruri oluşunun en yüce delili, sayıları yüzbinlere varan peygamberlerin varlığı ve insanlığa gönderilmesidir. Özellikle de nurundan her bir varlığın nasiptar olduğu Hz. Muhammed (sav), yaratılış sebebi ve alemlere rahmettir. Nitekim ayet-i kerime "(Ey Muhammed) Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik" hitabıyla, Peygamber Efendimiz'in (sav) varlık sahnesindeki konumuna işaret etmektedir.
Aynı zamanda O(sav), "fahr-i alem"dir, varlığın yüz akıdır, övünç kaynağıdır.
Peygamberlik yolunun son halkası ve mührü olan Hz. Muhammed (sav), "mir'at'ül-Hak" olarak adlandırılmaktadır Hakk'ı gösteren, Hakk'ı konuşan, Hakk'ı temsil ve tebliğ eden, Hak aynasıdır. O bir alemdir, O'nda Hakk görülür. O'nunla Hakk'a gidilir. O'nunla olan Hak ile olur. O'nu seven Hakk'ı sever. O'na buğz eden Hakk'a buğz eder. O'nu inciten Hakk'ı incitir. Ayet-i kerimenin ifadesiyle "O, kendinden konuşmaz bile."

CANLI KUR'AN HZ. RASULULLAH (SAV)
Kur'an-ı Kerim'deki mücerred hakikatlar, Hz. Peygamber ile müşahhas hale gelmektedir. Hz. Aişe'nin ifadesi ile söylersek, "O'nun ahlakı Kur'an'dı." Daha açık bir ifadeyle adeta O, canlı Kur'an'dı. Onun ifadeleri kendisine vahyedilen ilahi hakikatlerden başka bir şey değildir. Dolayısıyla O'nun emir ve ifadeleri hükümdür. Haliyle, tavrıyla, örnek oluşuyla kıyamete değin süre gidecek bir insan-ı kamildir. Yani mutlak manada insan-ı kamil, Hz. Peygamber (sav) dir.

Zübde-i alem, Fahr-i alem olan Hz. Peygamber'in (sav) kemali hiçbir yaratılmış ile mukayese edilmediği gibi, kainat da en güzel, en kamil vaktini O'nun döneminde yaşamıştır. Bu sebeple O'nun devrine "Saadet Asrı", "Nur Asrı", "Hidayet Asrı" denmektedir.
Bu dönemin seçkin insanları, en son ve en mükemmel din olan İslam'ı ideal manada, hayat olarak ortaya koymuşlardır. Bu hayat, bütün dönemlere örnek teşkil etmektedir. "İnsanların en hayırlısı benim dönemimdekilerdir. Sonra onları izleyenler, sonra da ardından gelenler..." tarzındaki nebevi tespit, çağlara damgasını vurmuş olan ve Hakk'ın (cc) kendilerinden razı olduğunu ifade buyurduğu en hayırlı nesli otaya çıkarması bakımından manidardır. Zira bu nesil madde, mana, itikat, amel, ahlak... ciheti ile varlıkların en güzeli Hz. Muhammed'e (sav) her bakımdan yakın olan seçkin kullardır, her bakımdan en güzele sevdalı aşk ehli insanlardır.

O'nun rengine, kokusuna, sevgisine, manasına yakın olmak nispetinde insanlık, en güzel kokuyu, tadı, en güzel mana ve sevgiyi yakalamaktadır? Bu merkezden uzak çözüm ve teklifler, esas ve aslını kaybeder; teferruatla ve tali oyalanmalarla vakitler heba olup gider.

Hiçbir devir belki Hz. Peygamber'in (sav) gelişinden önceki cahiliye dönemi kadar karanlık, vahşi ve gayr-i insani olamaz. En korkunç hatalar ve isyanlar, akıl karı olmayan kötülükler, çirkinlikler ve kokuşmalar o devrin temel karakteridir. Nitekim Hz. Peygamber'le (sav) tanışmadan önceki Hattab oğlu Ömer, öz kızını diri diri toprağa gömebilecek kadar korkunç, cebinde gezdirip taptığı helvadan mamul putçukları acıktığı zaman yiyebilecek kadar sade ve basit bir hayat sergiliyordu. Ona erişen insan-ı kamil nazarı onu temizlemiş, arındırmış, yontmuş ve adalet timsali bir Ömer-i Faruk (ra) ortaya çıkmıştır. Bu sebeple hangi çağda olusa olsun asıl mesele, kötülük ve çirkinliklerin ayyuka çıkmış olması deği., çağı arındıran, saadetli kılan insan-ı kamilden mahrum olunmasıdır.
Nitekim asrımızın maddi yahut manevi bunalım ve buhranda olması, en kamil olan Hz. Peygamber'in (sav varislerinin azalması ve beşerin bu varislere, bu kamil insanlara ters düşmesi sebebiyledir?
Resul-i Ekrem (sav) son peygamberdir. Peygamberlik kapısı, nübüvvet kapısı O'nunla mühürlenmiştir. (Bkz. Prof. Dr. Haydar Baş, İman ve İnsan, sayfa 166-168, İcmal Yayınları)

RASULULLAH'I SEVMENİN ALAMETİ SALAT Ü SELAMDIR

Resulüllah'ı sevmenin alamet ve işareti O'nu anmaktır. Ne ile anacağız? Mesela salat-u selam etmekle anacağız. Bu güzel bir huy, güzel bir adet ve de ibadettir.
Siz sevdiğiniz bir varlığı, bir insanı sadece şahsınızın değil, herkesin zikretmesini, anmasını istersiniz. Allah da Peygamberini o kadar seviyor ki, hem O'nu zikrediyor hem de benim kullarım Muhammed'imi zikretsin, ansın, O'na selam versin buyuruyor. Nitekim ayet-i kerimede: "Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salevat getirirler. Ey müminler! Siz de O'na salevat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin" (Ahzab, 33/56) buyuruyor. Rabbimiz Peygamberimize salat ve selam okuyor. Salat-ü selam getirmek, Allah'la beraber aynı taatı, ibadeti yapmaktır.
Bazıları "Allah'la kul arasına kimse giremez? diyor. Namazda "tahiyyata" oturuyoruz. Okuduğumuz kutsi hadis. Orada tehiyyat; salli barikte sadece Peygambere selam vermekle kalmıyorsun, ceddine de veriyorsun. O cet o kadar mübarek zürriyet sahibi; büyük bir ata, ulu kişi ki, İbrahim'e de salat olsun, selam olsun diyorsun. "Allah'la kul arasına kim girer?" Niye sokuyorsun namazda Allah'la kendi arana, Hz. İbrahim'i, Rasulullah'ı, ceddini? Onlar Allah dostu. Onları zikretmek de Allah'ı zikretmektir. Onları sevmek Allah'ı sevmektir. Onlara buğz etmek, Allah'a buğz etmektir. Muhammed ipiyle Allah'a gidiyoruz. Allah'a vasıl olmak istiyorsan, Muhammed'in (as) ipine sarılacaksın, Muhammed'e (as) sarılacaksın.

SALAT Ü SELAM BÜTÜN KAPILARI AÇAN ANAHTARDIR

İşte bu münasebetle o Peygambere salat ve selam okumaya devam etmemiz lazım. Ben burada kardeşlerime tavsiye ediyorum: Her gününüzde mutlaka Resulüllah'a "Allahümme salli alla Muhammedin ve ala ali Muhammed" diyerek salat ve selam okuyun. 100 defa okuyun, 200 defa okuyun. Ne kadar okursanız okuyun. Hele Cuma günleri bir Müslüman kardeşimiz Peygamber Efendimize 100 defa salat ve selam okursa, onun 100 günahı affolunup, 100 tane sevap yazılır defterine. Bunun dışında bir hafta boyunca, bir dahaki salat-u selam anına kadar 100 melek ona dua eder, hayırla onu yad eder.
Salat-u selam çok büyük bir şifre, çok büyük bir anahtar. Neyin anahtarı? Allah muhabbetini açan, Allah'a giden yolları açan, cennetin kapısını açan bir anahtar. Abudiyetin kapısını açan, Resulüllah'la dost olmanın yolunu temin eden en büyük bir ibadettir. Cenab-ı Hak liyakatle salat ve selam getiren kullarından eylesin. Cenab-ı Hak liyakatle salat ve selam getiren kullarından eylesin. Günahlarımızı mağfiret eylesin. Allah O Peygamberin şefaatinden de mahrum etmesin. (Bkz. Prof. Dr. Haydar Baş, Yaşayan Kur'an Sünnet, sayfa 110-111, İcmal Yayınları)

KALBİN SALAT Ü SELAM İLE TEZYİNİ

Kalp bir ayine-i ilahidir, ne ile temizleyecek? Her yerin bir süpürgesi, suyu, deterjanı var. Kalp kirini temizleyen de istiğfardır, tövbedir. O bakımdan Peygamber Efendimiz (sav): "Vallahi, ben de günde 70'ten fazla istiğfar ederim. (Sahabem siz de istiğfar edin)" (Buhari, Deavat:4) buyuruyor. "Tövbe ederim, siz de tövbe edin" buyuruyor. Bir peygamber günde 70 veya 100 defa tövbe ederse, gel kendi hayatımızı koyalım ortaya ve bizim ne kadar tövbe etmemiz gerektiğini hesap edelim. Öyle değil mi? Ölçü ortada; Resulüllah'ın hayatı.
İstiğfar ederek o kalbin temizliği temin edildikten, sonra onun tefrişatı, tezyinatı va. O da salat-ü selamdır; "Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed." Kalbimizi güzel tezyin edeceğiz. Salat-ü selam kalbi en güzel tezyin eden, süsleyendir. Sora selat ü selam o kadar büyük ibadat-u taattır ki, onu Allah yapıyor: "Muhakkak Allah ve melekleri Muhammed'ine salat ve selam okur. Ey iman edenler! Siz de selat ve selam okuyun" (Ahzab, 33/56). "Muhammed'imi sevin, Muhammed'imi unutmayın" diyor Allah.
Bu aleme nur sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) tavassutu ile geldi. Allah'ın nuru O'nunla beraber geldi ve geliyor. O'na ölü demek de caiz değildir; yanlıştır. Şu anda bir kul, bir insan inanarak selat ve selam okursa, bilsin ki, anında Allah'ın Sevgilisi, Ravzasında, onu mukabele ediyor. Sahipleniyor onu. Onun selamını alıyor. Bu dediklerimiz sahih hadis. Hz. Fahr-i Alem Efendimizin beyanı: "Allah'ın yeryüzünde gezgin melekleri vardır. Ümmetimin selamını bana ulaştırırlar" (Nesai, Sehv 46, (3,43) buyuruyor. Allah ve Muhammed'i seni anarsa, düşün sendeki kıymeti!
İnsanlar, bir rütbede, bir mevkide, seni beni anıyor; sevincimizden uçuyoruz. "Filan efendi bizi zikretti. Filan adam bizi andı." Hoşumuza gidiyor. Doğru. Ama bir de düşün ki, bütün alemin yüzüsuyu hürmetine varolduğu Muhammed (as) seni zikrediyor! İşte sen salat-ü selam getirmekle bunu kazanıyorsun.
Sonra, salat-ü selamın bir başka veçhesi, diğer bir karı da, ukba hayatında Allah'ın Sevgilisini vekil ediyorsun. Bir nev'i senin salat ve selam okuman bugünden O'na vekaletini vermen oluyor. Yani, "Ya Resulallah! Ben Senin ümmetinim. Beni ruz-u mahşerde yalnız bırakma" demek oluyor. Bugün O'nu unutmayan sen, huzurullahda elbette ki O'nun tarafından yalnız bırakılmayacaksın, şefaat-ı uzmasına nail olacaksın. Yani salat-ü selamın çok büyük fazileti, faydası var. (Bkz. Prof. Dr. Haydar Baş, Yaşayan Kur'an Sünnet, sayfa 311-312, İcmal Yayınları)

SALAT VE SELAM

Önce ilahi emri takdim edelim:

"Şüphesiz Allah ve melekleri o nebi Muhammed'e (sav) salat ve selam ederler. Ey iman edenler! O halde siz de ona salat ve selam ediniz"

Yaratılmışların en şereflisi, Allah'ın habibi, varoluş'un vesilesi, aşıklar sultanı Hz. Muhammed'i (sav) kendi lisanından tanıyalım, zatına şehadetini dinleyelim:

Cabir İbn Abdillah sorar: "Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Resulu, varlık yaratılmadan önce ilk yaratılan şey nedir?"

Efendimiz ezel boyutunun zaman ile örtüştüğü ilk anı şöyle anlatır: " Ya Cabir, Allah, eşyayı yaratmadan önce kendi nurundan senin Peygamberinin nurunu yarattı. İşte bu nur, Allah'ın istediği kadar devam edip gider. O dem ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne cehennem, ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş ne ay, ne ins, ne cin vardı."

Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Hak onu hem nur, hem münir (nur saçan) olarak takdim eder.

Tabakat hitapları Hz. Peygamberin (sav) ana rahmine düştüğünde bu nurun Hz. Amine'ye intikal ettiğini, bu tecellinin daha sonra sahabi olacak birçokları tarafından müşahede edildiğini bildirirler.

O halde nerede bir güzel ve güzellik kırıntısı var ise orada Hz. Muhammed'in (sav) nurundan bir iz mevcuttur.

Onun peygamberliği bütün peygamberlerden önce, gelişi ise, kemalatı temsilen hepsinden sonra olmuştur. Nitekim buyurur ki: "Hz. Adem (as) suyla çamur arasında bir haldeyken ben yine peygamberdim".

İlk nur ve ve ilk peygamber olarak yaratılan Alemlerin Efendisi, en temiz soylardan süzülerek ve seçilerek gelmiştir. Ondan dinleyelim:

"Ben insanoğlunun geride bıraktığı en seçkin devirlerden çağlar boyu seçile seçile geldim ve içinde bulunduğum çağda ortaya çıkarıldım."

"Ben, Adem'den beri hep tertemiz nikahlı analarından geliyorum. Benim geçmişimin hiçbirinde bir yüz karası yoktur."

"Cebrail bana geldi ve dedi ki: Allah sana selam gönderiyor ve şöyle buyuruyor: Ben seni dölleyen soya, taşıyan rahme, kucağa cehennemi haram kıldım."

Beşerin en hayırlısı olan Hz. Peygamber'in dünyaya gelişi esnasında annesi Hz. Amine'nin kendisinden bir nurun çıkışını ve Şam binalarının bu nurla aydınlanışını gördüğünü kaydeden tarihçiler, aynı zamanda Muhammedi nurun arzı kuşatacağına işaret etmekte idiler.

İçinde zerre miktarınca dahi, kir taşımayan nur abidesi Hz. Muhammed'i (sav) Cenabı Hak tezkiye etti, kalbini yardı ve arındırdı. Efendimiz geçirdiği bu ameliyatı şöyle anlatır:

"Sütannem Beni Sa'd İbn Bekr kabilesinden bir kadındı. Birgün sütannemin çocuğuyla hayvanları otlatmaya gitmiştik. Çıkınımızda yiyecek bir şey yoktu. Sütkardeşime, eve gidip birşeyler getirmesini söyledim, gitti. Yalnız kaldım. Karakuş türün iki kuş geldi. Biri diğerine "Bu, O mu?" diye sordu. Ötekisi, "Evet" dedi. Bana doğru geldiler. Tutup yere yatırdılar. Göğsümü yardılar. Kalbimi çıkarıp yardılar. İçinden iki damlacık siyah pıhtıyı aldılar. Önce kar suyu gibi soğuk, sonra ılık suyla yıkadılar. Ardından kalbimin içine sekinet koydular. Sonra diktiler. Nihayet kalbimi peygamberlik mührü ile mühürlediler.

Kur'anı Kerim'de İnşirah Suresi'nde bu olaya telmih vardır: "Ey Resulüm senin göğsünü yarıp genişletmedik mi? Belini büken şu yükünü kaldırıp hafifletmedik mi? Senin adını ve itibarını yüceltmedik mi? Şüphesiz zorlukla birlikte bir kolaylık vardır. Evet, zorluğun yanında bir kolaylık muhakkak vardır. O halde bir işin bitip boş kalınca bir başkasına yapış ve de Rabbine yönelip yakar."

Kendisiyle ilgili hakikatı şöylece apaçık ifade buyurmaktadır:

"Dikkat ediniz! Böbürlenmek için söylemiyorum, ben Allah'ın sevgilisiyim. Kıyamet günü Hz. Adem (as) dahil bütün peygamberlerin altında toplanacağı livaü'l-hamd sancağını taşıyacak olan benim; bununla böbürlenmiyorum. Hakikat şu
ki cennetin kapısını ilk açacak olan benim. Açılan bu cennetin kapısından yoksullarla beraber Allah'ın cennetine ilk olarak sokacağı, kimsede benim, bu da böbürlenmek için değil. Allah katında gelmiş ve gelecek olanların en kıymetlesi ve en seçkini benim. Bunu da böbürlenmek için söylemedim"

Şüphesiz Resulullah (sav) değerini, faziletini bilenler onu yad eder, ona salat ve selam ederler.
Bu cümleden olarak her şeyi en iyi bilen ve ona kıymet bahşeden Alemlerin Rabbi, kuluna, Muhammedine salat ve selam etmektedir. Alemlerin Rabbinin bu salat ve selamına bütün melekler iştirak etmekte ve adeta insanlık aleminin bu tevhide ve ahenge eşlik etmesini, Hz. Muhammed'e salat ve selam etmesini arzulamaktadırlar.

Hatta insanoğlunun cansız diye nitelendiği varlıklar, Hz. Muhammed'in muhabbetiyle adeta canlanmakta, dile gelmekte, bir dem olsun ondan ayrılmaya, onun hasretini çekmeye tahammül edememektedirler. Bunun en canlı örneğini Sahabe-i Kiram'ın şehadeti ve İmam Buhari'nin takdimiyle arz etmek faydalar vardır:

"Bir hurma kütüğü vardı. Peygamberimiz onun üzerine çıkar v e halka hitap ederdi. Daha sonra Efendimize bir başka minber kurulduğunda o eski hurma kütüğünden gebe develerin iniltisine benzer seslerin çıktığı işitildi. Peygamberimiz minberden inip kütüğü sıvazlayıncaya kadar kütük inledi. Bu hanin-i ciz' hadisesi olarak bilinir. Haber, bize tevatür yoluyla ulaşmıştır."

Bir cuma günü bir mescid dolusu sahabe-i kiramın huzurunda vuku bulan bir hadise Allah elçisine olan bağlılığı iştiyakı ve Hz. peygamber'in varlık üzerindeki himmeti bakımından dikkat çekicidir.

Bu cümleden olarak bir mescid dolusu sahabenin olayla ilgili bazı tespitlerinin altını çizelim:

Hz. Cabir, "Ağaç parçası çocuk gibi feryat etti." buyurur. Sehl b. Said,. "Cemaat (kütüğünün) başına üşüştü. İniltinin etkisiyle rikkate, cezbeye geldiler, hatta onlar da feryad etmeye başladılar" dedi. Hz. Übey ise, "kütüğünün çatlayıp yarılıncaya kadar böğürdünü ve böğürtüsünün mescidi çalkalandırdığını" anlatır.

Hz. Cabir biraz daha ayrıntılarıyla olayı şöyle nakleder:
"Sonra Allah Resulu minberden indi, onu kucakladı. O zaman kütük susturulan çocuk gibi hafif hafif inliyordu. Susturduktan sonra Efendimiz, 'O, yanında yapılan zikrullahı işittiği için ağladı.' Buyurdular.

İbn Abbas ise Peygamber Efendimiz'in şunu ifade buyurduklarını nakleder: "Eğer ben onu bağrıma basmasaydım, Resulullah'tan ayrıldığı için hep böyle olacaktı."

Hatta Efendimiz, hurma kötülüğünü sıvazlarken bir çocuk gibi onun gönlünü almaya çalıştı. "istersen seni eskiden bitiğin yere götürüp yeniden dikeyim, istersen cennette dikeyim de cennet ırmaklarından kana kana iç, güzelce neşv ü nema bul, meyve ver, meyveni Allah'ın sevdiği kullar yesinler." diye teklifte bulundu. Kütük ise Hz. Peygamberin yanında bulunmayı bütün bunlara tercih etti. O zaman minberin altına koydular.

Allah elçisi, "Siz onu ayıplamayınız, garipsemeyiniz, Allah Resulü'nden ayrı düşen herşey hüzünlenir." Buyurdular. Bir hurma kütüğünün ağlaması, Allah Resulüne olan sevginin, iştiyakının ifadesidir. Salat ve selam ise Ümmet-i Muhammed'in Peygamberine olan muhabbetinin ifadesi, sevgilerini arz edişleridir. Allah Elçisine olan bu muhabbet karşılıksız da değildir. O kendisini seveni sever, kendisine salat ve selam edeni karşılar, hatta ümmetini Allah'ın bereketine eriştirir. Allah'ın dostları vasıtasıyla Allah Elçisine ulaşanı, Allah'ın elçisi Cenab-ı Hakk'a ulaştırır. bu vuslat sırrı şu ayeti kerime ve hadisi şeriflerle açığa çıkar: "Şüphesiz Allah ve melekleri o nebi Muhammed Mustafa'ya salat ve selam ederler, o halde ey Ümmet-i Muhammed siz de ona salat ve selam ediniz."

"Bana bir kez salat ve selam eden Allah on kez salat ve selam eder."

"Yeryüzünde Allah'ın gezici melekleri vardır. Bunlar ümmetimden bana salat ve selamı ulaştırmaya memurdurlar.".

"Bana salat ve selam ediniz. Öyle demler vardır ki, sizin salat ve selamınız bana arzedilir ve onların ravzamda karşılarım". buyurduklarında sahabe, hayret içerisinde "Sen vefat edip toprağa karışınca bu iş nasıl olur?" diye sordular. Allah Elçisi, "Allah, peygamberlerinin cesetlerini yemeyi toprağa yasak kılmıştır. Toprak, nebilerin cesedini yiyemez." Buyurdular.

Ashab-ı Kiram, Allah Elçisine "Size nasıl salat ve selam edelim?" diye sorduğu zaman, "Allahümme salli ala Muhammedin ve ala al-i Muhammed" deyiniz buyurdular. Başka bir rivayetle aynı soruya, "Allahümme salli ala Muhammedin ve ala al-i Muhammed, kema salleyte ala İbrahime ve ala al-i İbrahim, inneke hamidun, mecidun" deyiniz buyurdular.

Bir gün Cebrail (as) Hz. Peygamber'e gelerek Allah'ın selamını getirdi ve şunu arzetti. " Kim sana salat ve selam ederse Allah ona on kez salat ve selam eder, ondan on kötülüğü giderir ve ona on iyilik yazar."

Bir ayet-i kerimede hamedilmesi ve selamın söylenmesi emredilmektedir. "Allah'a hamd ve onun seçtiği kullarına selam olsun, de."

Efendimiz buyurur ki: "Kabrimi secde yeri edinmeyiniz, fakat ban asalat ve selam ediniz. Zira nerede olursanız olunuz getirdiğiniz salavat bana ulaştırır."

"Sizlerden biri bana salat ve selam getirdiğinde selamına karşılık vermem için Cenab-ı Hak ruhumu iade eder."

Resulullah'a getirilen salat ve selamlar, kulun arınması içindir. Kul, Cenabı-ı Hakk'ın sevdiklerini sever, salat ve selam ederse, Allah'a olan sevgisini pekiştirir, vuslar adımlarını hızlandırır:

"Bana salat ve selam getiriniz. Zira bu, temizlenip arınmanıza bir vesiledir."

"Mahşer günü bana en yakın bulunacak olanlar, bana en ziyade salat ve elam getirenler olacaklardır."

Şüphesiz salat ve selam Ümmet Muhammed'den her birinin, peygamberlerine olan aşk ve iştiyaklarının bir ifadesi olarak gönüllerden ve dillerden düşmez. Ümmet-i Muhammed, "Allahümme salli ala Muhammedin ve ala al-i Muhammed" diyerek hem peygamberini hem de onun yakınlarını, dostlarını yad eder. Böylece gönül dünyasında muhabbet filizleri boy atar, arınma ve tezkiye başlar.

İrşad ehli Hak dostları bu arınma vesilesi olan salat ve selam ile dostlarını Hz. Muhammed'in eşiğine vasıl kılarlar... (Prof. Dr. Haydar Baş, İslam'da Zikir, sayfa 243-251).

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100