04 Nisan 2007 Çarşamba 00:00
197 Okunma
Basra Körfezi'nde çekişme

23 Mart günü, 15 Britanya askerinin Basra Körfezi'nde İran deniz birliklerince tutuklanmasıyla başlayan gerilim, ikinci haftasına yaklaşıyor.

~|~

Bu bunalımda, hem Britanya hem de İran kendi açılarından uluslararası hukuku ihlal etmediklerini, fakat asıl karşı tarafın bir ihlal tavrı içinde olduğunu iddia ediyorlar. Britanya'ya göre, bu askerler İran değil fakat Irak karasuları içinde tutuklandı. İran'a göre ise, bu askerler İran karasularına girdikleri için tutuklandılar. Bu arada, hukuken, Britanya ve İran arasında bir uluslararası silahlı çatışma olmadığı için, İran tarafından ele geçirilen Britanya askerlerinin 'esir' olarak nitelenmesi de isabetli değil. Nitekim İran haber kaynaklarında tercih edilen terim de bu değil, fakat 'tutuklu' terimi.

Bu vakanın, taraflardan hangisinin görüşünü teyit edecek bir biçimde gerçekleşmiş olduğunu kestirmemiz mümkün değil. Ancak, devletler arasında ortaya çıkan bu gibi uyuşmazlıkların çözülmesi konusunda, yıllardır var olan uluslararası hukuk kuralları ışığında bir yaklaşımda bulunulması âdettendir. Bu, 1945 sonrasında, BM kurulduktan sonraki dünya düzeni içinde, kategorik olarak, uyuşmazlıkların barışçı çözüm yolları arasında kabul edilen 'soruşturma komisyonları' yöntemiyle incelenebilir. Bundan kasıt, bir eylemin gerçekleşip gerçekleşmediği ya da belli bir biçimde gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda, tarafların işbirliğiyle olay yerinde gerçekleştirilecek bir çalışmanın yapılabilmesidir. Varılacak sonucun, taraflarca tatmin edici olabilmesi için bu soruşturma sürecinin de bunu besleyecek bir anlayışla yürütülmesi beklenir. Sonuçta kusurlu tarafın öteki tarafa verdiği bir zarar varsa, bu da belirlenir ve giderilmeye çalışılır. Bu vakanın, taraflardan hangisinin görüşünü teyit edecek bir biçimde gerçekleşmiş olduğunu kestirmemiz mümkün değil.

Ancak, devletler arasında ortaya çıkan bu gibi uyuşmazlıkların çözülmesi konusunda, yıllardır var olan uluslararası hukuk kuralları ışığında bir yaklaşımda bulunulması âdettendir. Bu, 1945 sonrasında, BM kurulduktan sonraki dünya düzeni içinde, kategorik olarak, uyuşmazlıkların barışçı çözüm yolları arasında kabul edilen 'soruşturma komisyonları' yöntemiyle incelenebilir. Bundan kasıt, bir eylemin gerçekleşip gerçekleşmediği ya da belli bir biçimde gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda, tarafların işbirliğiyle olay yerinde gerçekleştirilecek bir çalışmanın yapılabilmesidir. Varılacak sonucun, taraflarca tatmin edici olabilmesi için bu soruşturma sürecinin de bunu besleyecek bir anlayışla yürütülmesi beklenir.

Sonuçta kusurlu tarafın öteki tarafa verdiği bir zarar varsa, bu da belirlenir ve giderilmeye çalışılır. Ancak 10 gündür süregelen bu bunalımdaki temel sorun, böyle teknik bir konuda varılacak uzlaşma yönteminin çok ötesinde bir anlam yükü altında ezilmiş görünüyor. Her şeyden önce, taraflar arasında, uluslararası hukuktan yararlanmayı kolaylaştıracak bir ilişkinin bulunduğu söylenemez. Bunun nedenleri arasında, İran'ın, nükleer araştırma faaliyetlerini uluslararası denetimin dışında sürdürme politikasını bir güç dili haline dönüştürme tavrı var. Ve buna karşı, BM Güvenlik Konseyi'nin kabul ettiği son üç kararla, bu konunun artık bir uluslararası barış ve güvenlik sorunu olarak tanımlanmaya başlanmış olması da etkili olmuş görünüyor. Ve elbette, İran'ın komşusu Irak'ı, ABD ile birlikte işgal eden Britanya'nın, ayrıca ABD ile birlikte o Konsey'in daimi üyeleri olmaları da cabası.

Bu sayede, bir musibete karşı başka bir benzeriyle karşılık verilmesinin meşru olduğu savunulamaz. Ama Irak'taki durumun böyle bir sonucu epey kolaylaştırdığı da hiç su götürmez bir gerçek. Zaten asıl vahim olan da bu. Hukuksuzluğun, gitgide pervasız bir güç ilişkileri haline dönüşüyor olması. Böyle bir ortam içinde, İran'ın yürüttüğü nükleer araştırma faaliyetleri nedeniyle Güvenlik Konseyi'nce kabul edilen 27 Aralık 2006 tarihli kararla birlikte, İran, bu faaliyetleri nedeniyle uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden bir ülke olarak tanımlanarak, kendisine karşı BM kurucu antlaşmasının 41. maddesindeki 'askeri olmayan' zorlayıcı tedbirlerin uygulanmaya başlanması kararlaştırılmıştı. 24 Mart 2007 tarihli Konsey kararı da bu uygulamayı sürdürdü. Tabii, komşu ülke Irak'ta, boğazlarına kadar 'barış ve güvenlik' bunalımına batmış iki işgalci ülke ABD ve Britanya'nın, daimi üyesi oldukları Konsey'in bu kararına saygı beklemeleri başlıbaşına bir ironi. Bu iki ülkenin ve onların müttefiklerinin son dört yıldır ortaya koyduğu kaba güç politikasına son verilmedikçe, dünyanın barış ve güvenlik düzeninin ciddi tehditlerle karşı karşıya kalmaması mucize olabilir. Bu vakanın kısa tahlili bunu açıkça gösteriyor. Bu vakada, Britanya askerleri gerçekten İran karasularına girmişlerse, bu karasularından zararsız geçiş hakkı bağlamında bir seyir eylemi olarak görülemez. Ama buna rağmen, İran'ın karasularındaki veya genel olarak güvenliğinin bu sayede hayati bir tehdit altında olduğu da, belki orantısız bir iddia olarak görülebilir. Ama asıl sorun, böyle küçük sorunların neyi simgelediğiyle ilgili ve son yıllar, bunun ivmesini bir felakete dönüştürebilecek ölçüde artırmış durumda.

Prof. Dr. Turgut Tarhanlı
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner121