Bu haber kez okundu.

Dağlar seni delik deşik delerim
"Güvenlik güçlerine taşlı sopalı, molotofkokteylli ve silahlı saldırılar yapıldı. Türk bayrakları indirildi. Atatürk büstleri parçalandı. Askeri lojmanlara saldırıldı. Sivil evlerde oturan askerlerin evlerine saldırıldı. PKK bayrakları açıldı. Terör örgütü lehine açık sloganlar atıldı. Ölümlere sebebiyet verildi."
~|~ Yukarıdaki fotoğraf, bakmasını bilen için Mustafa Kemal Paşa'nın NUTUK'un başında "19 Mayıs 1919 günü Samsun'a çıktım" dedikten sonra çizdiği "vaziyet ve manzarai umumiye" resmi ile aynıdır.
Kara Kuvvetleri Komutanı bu vahim saptamayı yaptıktan sonra da kimsenin dillendiremediği yahut "ilişik" basının etkisinde kalarak görmezden gelmeyi yeğlediği en can alıcı soruyu soruyor. (Hürriyet. 23 Kasım 2005)

"Birçok makam haklı olarak, 'Sorumluları bulunacak ve açıklanacak' dedi. Gizli hiçbir şeyin kalmaması lazım. Nereye kadar giderse gitsin açıklasınlar dendi. Ancak bu bölgeden sorumlu komutan olarak bir soru sorma hakkını taşıyorum. Bu olaydan sonra meydana gelen olaylar yasal mı? Güvenlik güçlerine kimler saldırdı? Türk bayraklarını indirenlerin, güvenlik güçlerine saldıranların hareketlerinde kanun dışılık yok mu? Bu konularda hassasiyet göstermeyecek miyiz? Ben çok merak ediyorum. Böyle bir orkestra şefi gibi kim harekete geçiriyor bu insanları?"
"Kocası görevdeydi ve 2 çocuğu ile evde yalnızdı polisin eşi... Evi saran grup önce taş yağdırmaya arkasından kapıyı zorlamaya başladı. Çığlık çığlığa ağlayan çocuklarını alıp banyoya sığındı. Salonda kalan telefonunu almak için gittiğinde içeri yağmur gibi taş yağıyordu. Kapı her tekmede esniyor, arkasına dayalı sandığı zorluyordu. Her an kırılabilir, kalabalık içeri girebilirdi. Karakolda bulunan polis memuru, eşinden gelen telefondan sonra çıldıracak gibi olmuştu. Çünkü karakol da saldırı altındaydı. Tek başına dışarı çıkmayı başarsa bile evlerini saran ve bir bölümü silahlı kalabalıkla baş etmesi imkansızdı. Polİsİn eşi dehşet içinde dua ederken uzaktan silah sesleri gelmeye başladı. Gelen emniyetin panzeriydi. Evi saran kalabalığı havaya ateş açarak dağıtmaya çalışıyordu. Ve Hakkari'de 16 Kasım 2005'te, 10 polisin ailesi aynı dehşeti yaşıyordu." (Güneş Gazetesi. 23 Kasım 2005)

"11 yaşındaki polis çocuğunun olay günü yaşadıkları ise bir ömür boyu izleri silinemeyecek kadar korkunç. Bakın küçük M.'nin başına neler gelmiş: Okuldan çıktım eve geliyordum. 8?10 kişilik bir grup kürtçe ana avrat küfretti. Sonra '....... polis çocuğu. s...... gidin bizim memleketimizden' diye üzerime yürüdü. Kaçmaya başladım. Hem taş atıyor hem kovalıyorlardı. Askerlik Şubesi'nin önüne geldiğimde 'imdat beni öldürecekler' diye bağırıp yardım istedim. Kapıdaki nöbetçi asker havaya ateş açtı. Beni alıp içeri götürdü. Ben artık burada okula gitmem. Zaten okulda beni hiç rahat bırakmıyorlar. Sınıfa Kürdistan haritası asıyorlar. Durmadan 'Burası bizim ülkemiz.. Defolup gidin. Yoksa biz göndereceğiz' diye hakaret ediyorlar." (Güneş Gazetesi. 23 Kasım 2005)

Kocası görevde olan polis eşinin ve iki çocuğu ile yalnız başına evinde;
Ve 11 yaşındaki polis çocuğu M'nin de okulunda yaşadıkları, Kara Kuvvetleri Komutanı'nın söylediklerinden daha vahimdir kıymetli okuyucu.
Sizi bilmem ama bana 1963'ün Kanlı Noel'inde Lefkoşa'da Türk Kuvvetleri Alayı doktorunun eşi ve iki çocuğunun saklandıkları banyo küvetinde Rum katiller tarafından öldürülmeleri olayını hatırlatmıştır.
Peki, Hakkâri'nin "konu ile ilgili" en yüksek mülki âmiri olan Vali Erdoğan Gürbüz ne diyor? (Hürriyet; 17 Kasım 2005)

"Güvenlik görevlilerine taş atanlara karşı silah kullanılmaması için sürekli talimatlar veriyoruz. Ancak bir anda kalabalıklar oluşuyor ve inanılmaz ölçüde bir taş yağmuru başlıyor. Yüksekova'da, güvenlik görevlileri göstericileri dağıtmak için uyarı atışları yaptılar. Panzerin devrilmesi sonucu altında üç polisimiz kaldı. Polislerimizi göstericilerin arasından güçlükle kurtarabildik. Ne zamana kadar silah kullanmayacağız? Göstericiler silahlı neticede. Üzerinize geliyorlar, linç etme girişiminde bulunuyorlar. Buralarda şimdi DEHAP'lı belediye başkanları ne istiyorsa, halk onu yapıyor. Belediye Başkanları 'durun' diyor duruyorlar. Durduran da, harekete geçiren de onlar. Başkanlarla görüşüp görevlilere ateş edilmemesini söylemelerini, aksi halde güvenlik görevlilerinin de ateş edenlere silahla karşılık vereceklerini belirtiyoruz. Olaylar o kadar yoğun ki, üç kişinin ölümü ile sonuçlanan olaylara Cumhuriyet Savcısı hala el koyamadı. Burada herkes silah kullanıyor, atıyor. Jandarma, emniyet, vatandaş silah atıyor. Buradaki olaylar öyle Ankara'dan, İstanbul'dan görüldüğü gibi değil. Buradaki olayı başka yerde bulunan birisine anlatsam, 'korkmuş, çekinmiş, abartıyor' diye içinden geçer. Burada olaylar bildiğiniz gibi değil. Görmeden, yaşamadan buradaki olaylar anlatılmaz. Örgüt elemanlarının telsiz konuşmalarından, olayların daha da tırmandırılması talimatları veriliyor.'Örgüt polisin, jandarmanın halka ateş etmesini, halka saldırmasını istiyor. Sivil bir uzman çavuşu kaçırıp neredeyse komaya girecek kadar dövdüler. Daha sonra alıp bir yere götürmüşler. Uzman çavuş, daha sonra grubun elinden kaçmayı başarıyor. Silahı ve kimliği gasp edildi. Tedavi için Van'a kaldırıldı."
Bunun üzerine adı geçen Belediye Başkanları Vali'nin kendilerini hedef gösterdiği konusunda şikâyetçi oluyorlar.
Başbakan'ın Hakkâri'yi ziyaretinde de toplanan kalabalık "Vali istifa" diye bağırıyor.
Başbakan diyor ki; "Ben ve bakanlarım sloganlarla ülkeyi idare etmiyoruz. Bu böyle biline. İndirin o pankartları cebinize koyun."
"Şikayetçi" Belediye Başkanı bir el işareti ile protestoları susturuyor.
Başbakana ve bakanlarına "otorite "gösterisi yapıyor.
Başbakan Ankara'ya dönüyor.
Ve Vali görevden alınıyor.
Siz şimdi bir el işaretiyle halkı susturan, bir el işaretiyle kepenk kapattırıp açtıran belediye başkanı olsanız;
Keyifle çubuğunuzu tüttürüp ellerinizi ovuşturmaz mısınız?
Peki ey okuyucu şimdi sen olayların aldığı bu son şekil üzerine Hakkâri'yi kimin idare ettiğine hükmedersin?
Yalnız kimse Hakkâri'ye yeni atanan Nasuhbeyoğlu'nun; Akepe'nin "vücut dilinden anlayan" yeni bir Efkan Ala olacağını zannetmesin.
Tanıdığımız Nasuhbeyoğlu "milli endişeleri olan" bir vatan evladıdır.
Fakat Vali'nin değiştirilmesi "acz"dir, görülmedik büyüklükte bir yönetim zaafıdır ve "örgütün" de zaferidir.
Hazır eliniz değmişken Belediye Başkanı'nı "vali" yetkisi ile donatsanız daha az çapraşık olmaz mıydı?
Belediye Başkanı, Erdoğan'la görüşmesinde "Cenaze töreninde neden jetler uçtu?" diye hesap soruyor.
Başbakanın verdiği cevap daha da tüyler ürpertici, "Ben de rahatsız oldum, araştıracağım"..
Hasan Cemal, Kara Kuvvetleri Komutanı'nın jetler ile ilgili olarak yaptığı "Tamamen bir tesadüf. Rutin eğitim uçuşlarını yapıyorlar. Profil diyorlar. Sanki bir yere taarruz ediyor gibi hareketler yapıyorlar. Tamamen rutin. O olay için görevlendirilmiş değiller" açıklamasına; "Peki ama rutin olan acaba bir günlüğüne ertelenemez miydi? Rutin olanın uçuş yeri acaba bir günlüğüne değiştirilemez miydi? Nüanslara, 'ince ayarlar'a her zaman son derece düşkün olan komutanları eğer isteseler, eminim, bu noktayı atlamazlardı" yorumun getiriyor.
Neredeyse Hakkâri'yi işgal eden, Hakkâri'de devlete sövenlerden özür dilenecek.
Önce jetlerin "rutin" görev yerleri değiştirilecek.. Sonra sıra askere ve polise gelecek..
Vali demiyor muydu; askeri ve polisi cenaze günü ortalıktan çektik.
Ateş etme yetkisini aldık..
En sonunda bölge "askersizleştirilecek".
Barış Gücü gelecek.. AB Çerçeve Belgesini iyi okusanıza?
BBC o gece Yüksekova'ya bağlanıyor?
Yüksekova Haber Gazetesi'nin muhabirine "Başbakanın gezisi nasıl karşılandı?" diye soruyor?
Cevap; "Güvenlik kuvvetleri ile çatışmada öldürülen üç genç için başsağlığı dilemedi."
Bombalanan kitapçıya giden, Vali'yi görevden alan, jetlerden rahatsız olan Erdoğan bari bir de onu yapsaydı.
Başbakanla Yüksekova Belediye Başkanı arasında geçen şu diyalog tarihe not düşülecek bir ibret vesikasıdır ey millet::
"Başkan Yıldız: Sayın Başbakanım. Cenazelerin üzerinden uçakların sorti yapması çok hoş olmadı. Kırgınlık yarattı. Halk rahatsız oldu. Keşke olmasaydı.
Erdoğan: Cenazeler sırasında uçakların alçaktan uçmasından ben de rahatsız oldum. Konuyu araştırtıyorum.
Erdoğan: Cenazelerin sarı?kırmızı?yeşil renkli bayraklarla örtülmesi de hoş değildi.
Yıldız: Olayların etkisiyle halk öfkeliydi. Bayrakların sarılmaması konusunda çok fazla bir şey yapamadık.
Erdoğan: Münferit olaylar karşısında birlikte duralım.
Yıldız: Biz buna hazırız. Ne askerimizden, ne polisimizden ne de dağdaki gençlerimizden vazgeçmeyiz.'"
Başbakanın; son cümledeki "dağdaki gençlerimiz" kavramına yüklenilen anlamın farkında olup olmadığını bilmiyorum.
Merak da etmedim.
Ama FM kanalından yayın yapan genel yahut yerel radyoların istek programlarında asker ve polisler tarafından en çok istenilen şarkının hangisi olduğunu biliyor musun ey okuyucu?
"Dağlar seni delik deşik ederim"..
Hüseyin Mümtaz/
Giresun Işık Gazetesi
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100