28 Ocak 2005 Cuma 00:00
682 Okunma
Ekümenikliğin perde arkası

Türkiye'de Fener Patrikhanesi konusunda ilk bilimsel ve ciddî çalışmayı yapan, "Fener Patrikhanesi ve Türkiye", "Türkiye'deki Patrikhaneler" adlı eserlerin sahibi Doç. Dr. M. Süreyya Şahin, Yeni Mesaj için yazdı. AB sürecine yaslanarak ekümeniklik konusunda "Kim olduğumuzu onlardan öğrenecek değiliz" diye adeta meydan okuyan Patrik Bartholomeos'un foyasını ortaya koydu. Tarihî olaylar ve Hıristiyan ilâhiyatı yani bizzat Hıristiyan inanç kaynakları gereği Fener Patrikhanesi'nin ekümenikliği iddia bile edemeyeceğini gösterdi. Kendi kaynaklarındaki gerçeklere rağmen ekümeniklikte ısrarın arkasında (Megalo İdea, Bizansın yeniden hortlatılması gibi) başka siyasî gerekçelerin bulunduğunu gözler önüne serdi. Doç. Dr. Şahin'in, AB sürecindeki bütün dayatmalara rağmen bu ekümeniklik komplosunu boşa çıkartmak isteyen herkes için çok önemli bir kaynak teşkil edecek yazısı Strateji sayfamızda. ~|~ Doç. Dr. M. Süreyya ŞAHİN

Bilindiği üzere, Fener Patriği'nin ekümenikliği meselesi her fırsatta gündeme taşınmakta, hele son günlerde tamamen gündeme yerleşmiş bulunmaktadır. Tabiî bunda, 17 Aralık 2004'te, Türkiye'nin "müzâkere talebi"nin görüşüldüğü Avrupa Birliği toplantısının da etkisi vardır. AB üyelerinin bu konuya dikkatleri çekilerek Türkiye'den, Patriğin ekümenikliğinin tanınmasını istemesi, hatta dayatması umulmuştur.

Atatürk'e Göre Patrikhane Bir "Fesat Ocağı"

Şimdiki patrik Bartholomeos (Vartolomeo) da, tıpkı selefleri yani önceki patrikler gibi "ekümeniklik" iddia ve hayalinden bir türlü vazgeçmemekte, bunu her vesileyle dile getirmekte; deklarasyonlara "Ekümenik Konstantinopolis Patriği" olarak imza atmakta, dışarıda da kendini bu şekilde takdim etmekte ve ettirmektedir.

Patrik bu konuda yalnız da değildir. Dış desteklerinin yanında, çevresinde "iç destekçiler" de var. Görevleri de, Patriğin her isteğine omuz vermek. Patriğin her çıkışından sonra harekete geçip, istenenleri yazmak ve söylemek. Meselâ, "Ne var bunda? Patrik, tarihten gelen haklarını istiyor. Bu masum isteklere karşı direnmek, son derece mânâsız. Patrikhane'ye 'ekümeniklik' tanımanın ne zararı var?" gibi laflar ediyorlar. Bununla da kalmayıp, dünya Ortodokslarının merkezinin Türkiye'de bulunmasının getireceği "faydaları" ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Böylece olayı saptırıyor, boyutlarını da alabildiğince küçülterek milletin önüne koyuyorlar.

Konu, hiç de öyle basit değil. Patrikhane'nin (Atatürk'ün de ifade ettiği gibi) bir "fesad ocağı", bir "çıbanbaşı" olduğunu çok iyi biliyoruz. Ben şahsen, 30?40 senedir bu konuyla ilgilenmekteyim. Arşiv belgelerine ve sağlam kaynaklara dayanarak yaptığım çalışmaları, "Fener Patrikhanesi ve Türkiye", "Türkiye'deki Patrikhaneler" adlı iki kitap halinde yayınladım. Ve yine, son gelişmelerle birlikte "patrikhane" ile "misyonerlik faaliyetleri" ve "dinlerarası diyalog" konularını ihtiva eden çalışmam da Yeni Batı Trakya Dergisi'nin sahip ve yayıncısı Süleyman Sefer Cihan tarafından bastırılmakta olup, çok yakında okuyucularımızın istifadesine sunulacaktır.

Ayrıca yine güvenilir bir başka eser de, ?kendi ifadesiyle? yirmi yılı aşkın bir zamandır bu konuyu inceleyen Prof. Dr. Mehmet Çelik'in, "Türkiye'nin Fener Patrikhanesi Meselesi" adlı kitabı çok değerlidir.

Burada, değerli araştırmacı?yazar, Hıristiyan ilâhiyatını da çok iyi bilen Aytunç Altındal'ın çalışmalarını zikretmeliyim.

Ne yazık ki, bu hassas ve hayati konuda uzmanlaşmış kişilerin sayısı, parmakla sayılacak kadar azdır. Türk kamuoyu, aydınları, basın ve akademisyenleri..., konuyla ilgili yeterli bilgi ve birikime sahip bulunmamaktadırlar. Bazı basın mensupları, araştırmacı?yazarlar ve anlı?şanlı akademisyenler ise sathî (yüzeysel), yarım?yamalak bilgilerle "ahkâm" kesmekte, dolayısıyla konuyu çarpıtmakta, kamuoyunu yanıltmakta, yanlış yönlendirmektedirler.

Gazetelerden birinde, Patrikhane ile ilgili bir röportaj vardı. Konuşmacının bir akademisyen (Prof.) olması ilgimi çekti ve dikkatle okumaya başladım. Verilen iki önemli tarihin ?ki, doğruları ileride verilecektir? yanlış olması ve yine, "M.431'deki I. Efes Konsili, İstanbul'daki Patrikliğe ekümenik sıfatı veriyor" demesi, beni hayrete düşürdü. Çünkü bu ve 449'da toplanan II. Efes Konsili'nde (ileride, İstanbul Piskoposluğu'nun, Patriklik statüsüne kavuşturulması" başlığı altında belirtileceği gibi) İstanbul Konsili'nin, İstanbul Piskoposu'nu, Patriklik statüsüne kavuşturan 3. maddesi kağıt üzerine mahkûm ve İmparatorun Patriği de aforoz edildi. İkinci Konsilde de yine adeta 381 İstanbul Konsili'nin 3. maddesinin geçersizliği bir kez daha ilan ediliyordu. Patrik aforoz edilip, yerine Anatolius atandı. Böylece Theodosius'un, Episkoposuna patriklik bahşetmesi, kilise kanunları dahilinde, hem de ikinci kezdir, kendisine onaylatılarak, bir kere daha mahkûm edildi.

Görüldüğü gibi, nereden nereye... Buna benzer daha neler, neler...

"Giriş" niteliğindeki bu ifadelerden sonra, asıl konumuza gelelim. Patrik ve destekçileri "ekümenik" sıfatının "tarihî" olduğunu savunuyorlar; bir mânâda bunun, "geçmişte kazanılmış bir hak" olduğunu söylemeye çalışıyorlar. Madem ki öyle, biz de konuyu, tarihi gerçeklere ve Hıristiyan ilâhiyâtına göre ele alıp inceleyelim. Kronolojik seyrine göre, dünden bugüne geçirdiği safhaları gözler önüne serelim:

İlk Ekümenik İznik Konsili'nin Toplanması ( M.325)

Hıristiyanlar, üçyüz yılı aşkın bir süre, pagan (putperest) Romalıların baskı, zulüm ve işkencelerine maruz kalmışlar, bu yüzden de inançlarını açıklayamamış, ibadetlerini de gizli yapmak zorunda kalmışlardır.

İmparator Konstantin, M.313'de yayınladığı Milan(o) Fermanı'yla Hıristiyanlığı "serbest din" ilan etti. Bunun üzerine çeşitli kültürlerle hurâfelerin baskı ve etkisi altında bulunan Hıristiyanlığın kilise tâlimleri üzerinde başlayan fikir tartışmaları su yüzüne çıktı. Bu anlaşmazlıklara bir çözüm bulmak ve birliği sağlamak için Konstantin, M.325'de İznik'te Hıristiyanlık tarihinde ilk ve en önemli "Ekümenik (Evrensel) Konsil"i topladı. Toplantıya, 2048 rûhânî lider katıldı.

Konsil, Hıristiyanlığın Kanonik (sahîh?gerçek) kutsal kitaplarını, apokrif (sahte) olanlardan ayırdığı gibi, dînin âmentüsünü (inanç ilkelerini) de tespit ve Hıristiyan dünyasında kiliselerin resmen organizasyon işlemini ilk defa gerçekleştirerek "Ekümenik Kiliseleri" tescil etmiştir. Bunlar Roma, İskenderiye ve Antakya kiliseleridir. Bu kiliselere "ekümeniklik" sıfatı verilirken kriter olarak "apostolik", yani "bir havârî tarafından kurulmuş olma" şartı aranmıştır. Hıristiyan dünyasında bu sıfat ve yetki, bu üç kilisenin dışında hiçbir kiliseye verilmemiştir.

İmparatorun arzu ve baskısına rağmen İmparatorluğun kilisesi, apostolik olma kriterinden yoksun olduğu için, kendisine bu statü verilememiş, sıradan bir piskoposluk (episkoposluk) kabul edilerek Herakleia (Marmara Ereğlisi) Metropolitliğine bağlanmıştır.

Ekümenik Konsil'in Mâhiyeti

Hıristiyan dünyasındaki bu ilk ekümenik (evrensel) Konsil'in bütün kararları, tüm Hıristiyan âlemi gibi, İstanbul Kilisesi'nce tartışmasız kabul edilmektedir.

İznik Konsili'nin ve aldığı kararların önemi şuradan kaynaklanmaktadır. Hıristiyan dünyasının ilk ekümenik konsilidir. Hıristiyanlığın kutsal kitapları, âmentüsü ve ekümenik kiliseleri bu konsilde "Kilise Babaları" tarafından "oybirliğiyle" tespit ve tescil edilmiştir. Tüm Hıristiyan dünyası bu Konsil'in tespit ettiği ilkelere kayıtsız?şartsız bağlıdır. Konsil'in kararlarının tartışılması küfürdür. Çünkü Hıristiyan inancına göre, ekümenik konsillerde "Kutsal Ruh" hazır bulunur. Konsil'deki rûhânî pederler, Kutsal Ruh'un kontrolü altında ve onun yol göstermesiyle kutsal kitaplar (İncilleri), inanç ilkelerini ve ekümenik kiliseleri tespit etmişlerdir. (Bu durumda) yanlış karar almaları veya yanılmaları kesinlikle düşünülemez. Çünkü Kutsal Ruh, bu pederlere "malum olmayan şeyleri ifşa eder (açıklar)" ve hatta "bilmedikleri yabancı dilleri dahî anlamalarını sağlar".

Kilise, bu konudaki inançlarını da Matta (23:28), Yuhanna (16:13, 14:26) ve Resullerin İşleri (11:2) adlı kutsal kitaplara (İncillere) dayandırır.

Sonuç olarak, 17 yüzyıldır hiçbir kilise ve mezhepte tartışılması dahî düşünülmeyen İznik Konsili'nin "ekümenik kiliseler" hakkındaki hükmünün (6.md) çiğnenmeye çalışılması, siyasî bir tasarruftur; iki bin yıllık Hıristiyan ilâhiyâtının çiğnenmesi demektir.

İstanbul Piskoposluğu Nasıl Patriklik Oldu?

Fikir akımlarının, ülkeyi ilâhiyat tartışmalarının sahnelendiği bir "arena" durumuna getirmesi üzerine Büyük Theodosius, hem kiliseleri yeni bir "organizasyon"a tâbi tutmak, hem de "Kristolojik" tartışmalara bir son vermek amacıyla 381'de İstanbul'da bir mahallî (yerel) Konsil topladı. İmparatorun bu Konsili toplamaktaki ana gayesi ise dînî kurumları siyasî denetim altına almaktı. Bunun için de, başkentin Piskoposluğu'nun, Herakleia (Marmara Ereğlisi) Metropolitliği'nin denetiminden kurtarılıp, ekümenik Antakya ve İskenderiye Patrikleriyle eşit düzeye getirilmesi gerekiyordu. İmparatorun önergesiyle İstanbul Piskoposluğu, Patriklik statüsüne kavuşturuldu ve bütün Trakya bölgesi idarî yönden kendisine bağlandı. Kutsal kilise kanunlarına aykırı olan bu siyasî tasarrufu Roma Kilisesi asla kabul etmedi (bugün de etmemekte); Antakya ve İskenderiye de baskı sebebiyle sessiz kalmışlar, ancak bu tutumlarından dolayı, halefleri tarafından "hâin" olarak damgalanmışlardır.

Görüldüğü üzere, İstanbul Piskoposluğu'na verilen bu statü tamamen siyasî ve idarî bir tasarruftur. Toplanan Konsil de "ekümenik" değil, mahallî (yerel, bölgesel) bir Konsildir. Olmaması gerekirken, ilk ekümenik İznik Konsili'nin kararına aykırı bir karar almıştır. Nitekim ?aşağıda açıklanacağı gibi? ekümenik Efes Konsillerinde, İstanbul Konsili'nin bu kararı kağıt üzerinde mahkûm ve imparatorun Patriği de aforoz edilmiştir. Bu durumda İstanbul Kilisesi'nin başı, "Patrik" değil, ?ilk Konsil'de belirlendiği gibi? "Piskopos" dur.

İstanbul Piskoposluğu'na "Patriklik" Statüsü Verilmesine Tepkiler,

Ekümenik I. ve II. Efes Konsillerinin Patriği Aforoz ve Azletmesi

Önce de belirtildiği gibi, İmparator Theodosius'un, ilk Ekümenik İznik Konsili'nin, dînen tartışılması dahî câiz olmayan, ekümenik patrikliklerin tespit ve tesciliyle ilgili kararını (6. madde) hiçe sayarak, mahallî bir konsilde zorlama ve baskıyla İstanbul Piskoposluğu'na siyasî açıdan patriklik statüsü kazandırması, bütün Hıristiyan dünyasında rahatsızlık doğurdu.

Kiliseler arasındaki teolojik anlaşmazlıkların giderilmesi ve patrikliklerin durumlarının görüşülmesi için imparatorun emriyle M.431 yılında Efes'te yeni bir (I.) ekümenik (genel) konsil toplandı. Bu Konsil'e, İskenderiye Patriği Kurilos başkanlık etti.

Teolojik anlaşmazlıkların görüşülmesinden sonra, patrikliklerin durumu ele alındı. İznik Konsili'nin tespit ettiği üç ekümenik patrikliğin (Roma, Antakya, İskenderiye) hak ve yetkileri bir kere daha tescîl edildi. 381 İstanbul mahallî Konsili'nin üçüncü maddesine (İstanbul Piskoposuna Patriklik statüsü kazandıran madde) ise, resmen dokunulmamakla birlikte, bu madde, adeta kâğıt üzerinde mahkûm edildi. Başkent ve İmparatorun Patriği, bu kutsal ekümenik Konsil'de "aforoz" edildi. Konsile başkanlık eden İskenderiye Patriği Kurilos, Maximyanos'u, takdis ederek patrikliğe atadı. Böylece kâğıt üzerinde bağımsız bir patriklik olarak görünse de, fiilen İstanbul'un Episkoposluk olduğu vurgulandı ve İskenderiye Patrikliği tarafından yönetilmeye başlandı.

449 yılında yine Efes'te İmparator'un emriyle ikinci bir konsil toplandı. Bu konsile de, İskenderiye'nin yeni patriği Dioscorus başkanlık ediyordu. Yine, kiliseler arasındaki anlaşmazlıklar karara bağlandıktan sonra, bağımsız bir patrik gibi hareket eden İstanbul Patriği'nin durumu görüşüldü. Toplantıda adeta 381 İstanbul Konsili'nin 3. maddesinin geçersizliği bir kere daha ilan ediliyordu. Başkent Patriği Flavian aforoz edilerek kiliseden uzaklaştırıldı ve yerine, Dioscorus'a sadaketle bağlı olan Anatolius takdis edilerek atandı.

Böylece, Theodosius'un İstanbul Piskopos(Episkopos)luğuna patriklik bahşetmesi, kutsal kilise kanunları çerçevesinde, hem de ikinci seferdir kendisine onaylatılarak, bir defa daha mahkûm edilmiş oluyordu.

Devletin, Kiliseyi Denetim Altına Almak İçin Siyasî Kuvvet Kullanarak Patrikhane'ye Ekümenik Statü Kazandırma Teşebbüsü (M.451 Kalkedon?Kadıköy Konsili)

I. ve II. Efes konsillerinde İmparatorluk patriklerinin peş peşe aforoz edilerek kiliselerden uzaklaştırılmaları devlette ve çeşitli çevrelerde rahatsızlık yaratmıştı. Bizans tahtına geçen Marcian (M.450) kiliseler arası liderlik çekişmelerinde ülkenin zarara uğradığını görmüş, özellikle, İskenderiye Kilisesi'nin devlete hâkim duruma gelmesi, İmparator'un siyasî nüfuzunu zedelemişti. Marcian, devlette "iki başlılık" demek olan bu duruma son vermek ve İskenderiye Kilisesi'nin nüfuzunu kırmak, İmparatorluk kilisesini kuvvetlendirmek, inisiyatifi ele geçirmek istiyordu. Esasen Papa Leo da ısrarla konsil talebinde bulunuyordu. Bu durum karşısında İmparator, 451'de Kalkedon (Kadıköy)'da ekümenik konsili topladı. İmparator bu defa istediği sonucu elde etmek için, Konsil'e bizzat başkanlık etti. Konsil, Efes konsillerinde aforoz edilen İmparatorluk patriklerinin intikamını almak için dînî bir toplantı olmaktan çıkarılarak, adeta bir "mahkeme salonu"na dönüştürüldü. İskenderiye Patriği Dioscorus, bir suçlu gibi sorgulanarak aforoz edilip sürgüne gönderildi.

Bundan sonra sıra, konsilin asıl toplanış gayesine geldi. İmparator, üç ekümenik patrikliğin statüsünü sarsmak istiyordu. Bu maksatla Kudüs Kilisesine de patriklik statüsü verdi; böylece patriklik sayısı beşe çıkmış oldu.

İmparator, kiliseleri devletin kontrolü altında tutmanın şart olduğunu düşünüyor, bunun da, başkent patrikliğini güçlendirmekle gerçekleşebileceğine inanıyordu. Bunun için de Konsil'e baskı uygulayarak Efes, Batı Anadolu, Trakya ve Pontus metropolitliklerinin takdis yetkisinin, İmparatorluk kilisesine verilmesini sağladı. Böylece başkent Kilisesi bölgede kısmî otoriteyi ele geçirmiş oluyordu. Fakat bu kadarı imparatoru tatmin etmedi. Çünkü o, imparatorluğun dînî dünyasının kendi emri altında ve İmparatorluk Kilisesi'nin ellerinde bulunmasını ülkenin düzeni için zorunlu görüyordu. Bunun için de, kilisesini birinci sıraya oturtmak amacıyla, tarihte "28. madde" olarak zikredilen kanun taslağını Konsil'e sundu ve zorla kabul ettirildi. Böylece Başkent Kilisesi, metinde açıkça belirtilmemekle birlikte, zımnen "ekümenik" sıfatını alıyordu. Fakat Roma delegeleri, bütün tehditlere rağmen, kararı onaylamadılar ve Başkent'i terkettiler.

Devamı Yarın
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner121