14 Temmuz 2006 Cuma 00:00
863 Okunma
Filistin, Lübnan, ya sonra...?
Ortadoğu'da bütün dünyanın gözleri önünde katliam yapılıyor, masum siviller katlediliyor. Ancak hiçbir ülke, hiçbir yetkili şu soruyu sormuyor...
M.ÇABAS'ın yazısı... ~|~

 

 


Ortadoğu'da bütün dünyanın gözleri önünde katliam, soykırım yapılmaya, kadınlar, çocuklar başta olmak üzere masum siviller katledilmeye devam ediyor.
Dünyadaki hiçbir ülke, hiçbir yetkili şu soruyu sormuyor: "Yahu kardeşim, hangi olay, hangi delil yahut bahane sivil, masum insanları öldürme yetkisini sana veriyor? Bir ya da iki asker kaçırıldı diye şehir merkezlerine, evlere, yollara, köprülere, üniversitelere, arabalara füzeler, bombalar ve mermiler yağdırıyorsun, hangi demokrasi, hangi hukuk, hangi vicdan, hangi yetki sana bu hakkı veriyor?"

"Eğer ben hukuk tanımam, demokrasi tanımam diyorsan o zaman senin bu yaptığın terörizm, üstelik devlet terörü değil mi?"
Tabii, bu soruların sorulacağı devlet İsrail olunca, arkasında da bodyguardı ABD olunca herkes kendi kabuğuna çekiliyor, hatta el altından desteğini bildiriyor ve bugün seyrettiği işgal ve katliamın kendisine de geleceği günü bekliyor.
Kimse İsrail'in yaptığı bu katliamların sebebinin askerlerinin kaçırılması olduğunu söylemesin.
Kimse ABD'nin Afganistan ve Irak işgalinin, yaptığı yüzbinlerce masum insan  katliamının sebebini 11 eylül olduğunu iddia etmesin.

İsrail'in yayılmacı politikasını, ABD'nin ise büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile İsrail'in hedefine ulaşmasına yardım ettiğini yıllardan beri biliyoruz ve görüyoruz. İsrail'in ya da ABD'nin yaptıkları bugünle sınırlı değil, her seferinde farklı bahaneler üreterek, dünyanın gözünü boyayarak aynı amaç uğruna ilerlemeye devam ediyorlar.
Kim ne derse desin İsrail'in asıl hedefi arzı mevut topraklarıdır. Bu amaç uğruna gerektiğinde bahaneleri de kendi üreterek adım atacaklardır ve zaten atıyorlar.
Bugünü sağlıklı değerlendirebilmek için olayların tarihi sürecini bilmek zorundayız. Dilerseniz Sultan II. Abdülhamit döneminden itibaren başlayalım.

Siyonizm'in kurucusu Theodor Herzl İstanbul'a gelmiş, Sultan II. Abdülhamit'le görüşmek için çok uğraşmıştır. Bu adam bütün Osmanlı borçları karşılığında Filistin'de bir yer istemiş ve şu cevabı almıştır: 'Bu yerler bana ait değil milletime aittir. Bu yerlerin her karış toprağı için şehit verilmiştir. 93 Harbi'nde Orduyu Hümayunumun Filistin Alayı'nın askerleri, bir tanesi dönmemek üzere şehit olmuşlardır. Ben canlı vücut üzerinde paylaştırma yapamam. Filistin'e ancak cesetlerimiz üzerinden girilebilir. Böyle bir teklif yapan bir adam, bir adım daha atmasın ve memleketi terk etsin'." (The Sampson's Option, Seymour M. Hersh, sf.119)

Parayla toprak satın alma girişimleri, Abdülhamit'in kararlı tutumuyla sonuçsuz kalınca, Siyonist hareket, Osmanlı'yı yıkmak için yoğun bir faaliyet başlattı. Herzl bu durumu kendi sözleriyle şöyle açıklıyordu:
"Siyonizm'in amaçlarına ulaşabilmesi için Osmanlı'nın dağılmasını beklemeliyiz." (The Complete Diaries Theodor Herzl, Theodor Herzl, cilt I, sf.374)
1948 yılında kurulan İsrail Devletinin sınırları Siyonistler için pek de tatmin edici değildi. İlk kabineyi kuran David Ben Gurion bu konudaki memnuniyetsizliğini şu şekilde dile getiriyordu:
"Statüko'yu korumak bahis konusu değildir. Biz genişlemeye yönelik dinamik bir devlet kurmak zorundayız." (Rebirth and Destiny of Israel, Ben Gurion, sf.419)
Ben Gurion, "Bu topraklar bize BM'nin verdiği topraklardır. Halbuki Yahova'nın bize vadettiği topraklar Nil'den Fırat'a kadardır" şeklinde ifade ediyordu.
Yani Güneydoğumuzu da içine alan bir hedef.
Olayın bu tarihçesi ve de bugün yaşadıklarımız açık ve net bir şekilde gösteriyor ki, bugün birtakım bahanelerle Filistin ve Lübnan'ın başına gelenler, yarın benzer bahanelerle bizim başımıza da gelecektir. Seyirci kaldığımız müddetçe bu kaçınılmaz bir sonuçtur.

Bütün bunlar olurken, muhalefet değil, çözüm mercii olması gereken Başbakanımızın açıklamaları oldukça ilginçtir:  "Şu anda bizler masada bu işi çözmeye yardımcı olmanın gayretindeyiz. Elimizden geleni sonuna kadar yapacağız. Süreç devam ediyor. Bu arada özel temsilciler gönderiyoruz. Ama bazı böyle bu işin hassasiyetlerini, inceliklerini bilenler, bilmeyenler olabilir. Her şey bağıra bağıra yürütülmez. Gizlilikler vardır, çok gizlilikler vardır. Şahsa mahsus olanlar vardır. Bunlar bu şekilde yürütülür."

"Bizler, tüm dünyada küresel barış egemen olsun istiyoruz. Küresel terör değil."
Başbakan gizlilikten bahsediyor, halbuki yapılan katliamlar aleni, bütün dünyanın gözü önünde yapılıyor. Ortada gizli diye bir şey kalmadı, hala gizlilikten bahsediliyor. Barıştan bahsediliyor, ama küresel terörü ortaya koyan ABD ve İsrail için her türlü taşeronluk da yapılıyor. Türkiye'nin sahip olduğu misyon gereği, bizimkilerin uyarması gerekenler İsrail ve ABD olmasına rağmen, uyardıkları, ABD ve İsrail adına, mazlum durumda olan Lübnan, Suriye, Filistin ve İran oluyor. Bu arada göz göre göre masum insanlar ölmeye de devam ediyor.

Prof. Dr. Haydar Baş bey'in ifadesiyle her zamankinden çok daha fazla birlik ve beraberliğe ihtiyacımız var. Ortadoğu aziz Türk milletinin kontrolünde olduğu dönemlerde barış ve huzur içindeydi. Ne zaman ki Türk askeri buradan çekildi, bu coğrafya huzur yüzü bir daha asla görmedi.
Dünyada barış ve huzurun teminatı için Türk milletinin milli ve onurlu bir duruşla tekrar tarihi misyonuna kavuşması gerekmektedir.
Görünen o ki, Prof. Dr. Haydar Baş Bey'in dünyaca ünlü ve Nobel'e aday gösterilen Milli Ekonomi Modeli, Türk milletinin bir kainat devleti oluşturarak dünyada barış ve huzuru sağlaması için tek çıkış noktasıdır. Çözümü başkalarından beklemek sadece zaman kaybıdır.

MURAT ÇABAS / mcabas@yenimesaj.com.tr

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100