09 Eylül 2003 Salı 00:00
506 Okunma
Gerçek hayat ahiret hayatıdır

Değerli yazarımız, muhterem hocamız Baki Bektaş beyefendiyi, Hakk'a rıhletinin birinci sene?i devriyesinde rahmetle anıyorbu vesileyle teberrüken ahirete dair makalesini arz ediyoruz

Sevgili Peygamberimizin "Yarab, hayat ancak ahiret hayatıdır" diye beyan buyurmakla ortaya koyduğu gerçeğin çok iyi kavranması, doğru olarak anlaşılması ve yaşanması şarttır. Dünya?ahiret dengesi zaman zaman mevzu edildiğinde zorlamaların olduğu, dünya ile ahiretin eşit bir şekilde değerlendirildiği görülüyor. Halbuki, esas olan ahirettir. Dünya, ahiret için bir araç, fani ve basit bir hayattan ibarettir. Hiçbir zaman dünyanın ahirete denk bir şekilde kabul edilmesi makul ve de doğru olamaz. Bu itibarla bir durum değerlendirmesini, meselenin irdelenmesini zaruri gördüğümüz için ele alıyoruz. O halde ahiretin yanında dünya hayatı nedir, ne kadar bir kıymet taşır? Kur'an ve Sünnetin beyanı ile R~|~esulullah tatbikatı nasıl olmuştur? Elbette bu doğru yaklaşım bu vadide aranmalıdır. Hatta o kadar ki, bazen inananların dünya dünya diyerek diğer ehl?i dünyaya benzedikleri görülüyor. Bu elbette ciddi bir tehlikedir, bu halden sakınmak şarttır.

İnanmayanlara göre hayat dünyadan ibaret olduğuna göre, onların yaşama sevinci ve gayesi sadece dünya zevk ve lezzetleri olacaktır. O zevklere ulaşmak için her usul geçerli sayılır. Hz. Adem'den beri inkarcı zihniyet hep böyle yaşadı, kendine engel gördüğü her şeyi ortadan kaldırmaya kalktı. İşte ilk örnek Kabil, menfaati için kardeşini öldürdü. O günden beridir inanmayan kesim sadece dünya ve dünyalıklara ulaşmayı hayatın gayesi bilmiş ve o istikamette sistemler kurmuştur. Elbette ahiret inancı olmayanların böyle davranmaları inançlarının gereğinden başka bir şey değildir. Fakat inananlara gelince onlar ahirete inanan ve o istikamette gayeler taşıyan insanlar olarak, hem inanmayanlara rağmen dünyalarını yaşayacak ve hem de ahiretlerini tehlikeye atmayacaklardır. Meselenin bu noktası hassas bir nükte taşıyor; ehli dünyaya galip gelecek, onun gaye bildiği hayatın üzerine basarak, ahirete intikal edecektir. Zaten kulluk dediğimiz denemenin esası budur; dünya denizinden su almadan gemimizi yüzdürüp kurtuluş sahiline ulaşmak. Mümin maddeyle uğraşacak ancak onu kalbine değil kesesine, cebine koyacak. Maddeyi kazanmayı ya da harcamayı sadece ahiret için amel?i salih olarak icra edecektir. Mümin için dünya kökleri ahirette olan bir ağaçtır. O ağaç meyvesiyle, gölgesiyle hizmet eder. Yolcu ondan yararlanır ve geçer. İnanmayan için dünya bir kuru kazık gibidir. Onun cesameti bir varlık gibi görülür ise de ne meyvesi, ne gölgesi, ne de canlılığı söz konusudur. Zaman onu yutar, tüketir.

Tarihi hakikatler

Tarih tetkik edildiğinde inananların dünya hayatları, inanmayanlardan daha güçlü, medeniyetleri daha uzun ömürlü olduğu görülür. İnanmayanlar ancak baskı, ceza vb. şeylerle yaşamaya çalışırken müminlerin hürriyet, güzel ahlak ve terbiye içinde dünyalarını tamamladıkları görülür. Savaşlarda dahi inananlar sayı ve maddi imkanlarının azlığına rağmen daima galip gelmişlerdir. Çünkü en küçük canlı bir ağaç fidesi en büyük cansız bir kazıktan daha güçlüdür. İşte Bedir, işte Hendek, işte Mute, işte Malazgirt, işte Çanakkale... Hepsinde de inananlar sayı ve maddi imkan olarak azınlık oldukları halde galip gelmişlerdir.

Fakat her şeye rağmen mümin dünyayı gerçek bir hayat bilmemeli, onu ancak ahiret için bir vasıtadan ibaret görmelidir. Dünyada rahat yoktur, dünya ahiretin tarlasıdır; yani dünya hayat için bir cenin dönemidir, bir hazırlık yeridir. Akl?ı selim olarak düşünürsek dünyanın ahiretle kıyaslanması mümkün değildir. Zira Sevgili Peygamberimiz: "Parmağını denize daldır, bak ki ne kadar su aldı" diyerek dünyayı denizden bir parmakla alınan suya benzetiyor, yani ahiret deniz, dünya ise o denizden parmakla alınan su. Adeta bir hiçten ibaret dünya. Bir sinek kanadı kadar değeri olmayan dünyanın sevilmesi ve gerçek hayat olarak görülmesi doğru olamaz. Hayat ancak ahiret hayatıdır. Bütün hayat faaliyetleri ahireti kazanmak üzerine bina edilmelidir. Ancak hatıra şöyle bir soru gelebilir; ehli tasavvuf terk?i dünya diye bir yorum getiriyor, bu nedir; insanı dünya hayatında tembelliğe götürmez mi?

El kârda gönül yârda olacak

Evet bu sorunun cevabı denge açısından bir değişik cepheden önem taşıyor. Terk?i dünya, dünyayı gaye haline getirmeme, veya onu yüklenmek yerine üstüne basmak olayıdır. Kalbî bir meseledir. Elin kârda gönlün yarda olmalı der ehl?i tasavvuf, yani dünya ile meşgul olurken kalbin Allah'tan başkasına açılmaması. Zaten kamil mürşid, dünya denilen vasıtayı kullanma sanatını gerçek bir şekilde öğreterek meşreb bağlılarını salimen götürür. Zaman içinde dünya sevgisini kıracak deneme ve temrinler de yapılır. İşte zekat, sevilen malı vermeyi, oruç nefse hakim olmayı öğretiyor. İbrahim Peygamber nefsiyle denendi ateşe atıldı, evlat sevgisini kırması için kurban imtihanını yaşadı. O halde dünya bir zorluk yeridir, bir imtihan yeridir.

Dünyaya meyletmek

Her kim dünyayı sever, dünyalıklara meylederse o kişi mânen hasta sayılır. Onun zekatı, cihadı, haccı, mal ve canını Allah yoluna istenilince vermesi mümkün olamaz. O, artık dünyadan razı olmuş ve onunla ebedileşmeye yüz tutmuş demektir. Halbuki bu ahlak ancak kafirlerin ahlakıdır. Onlar hayat olarak dünyadan razı olmuşlar ve tatmin olmuşlardır. Sevgili Peygamberimiz bir gün:

"Öyle bir zaman gelecek ki inanmayanlar size galip gelecek" diyor.

Ashab: "Ya Resulullah, o gün onlar fazla, biz ise azınlık mı olacağız."

"Hayır siz onlardan fazla olacaksınız, fakat siz dünyayı sevecek ve ölümden korkacaksınız."

Bu hadis bize fevkalade bir mesaj veriyor, bizleri uyarıyor. İnananların korunması gereken iki tehlikeyi haber veriyor;

1. Dünyayı sevmek.

2? Ölümden korkmak.

"Her ümmet için bir imtihan vesilesi vardır. Benim ümmetimin imtihanı mal iledir" diye buyuruyor Resulullah. Bu hadisin ışığında dünyayı sevmekten maksadın, mal sevgisi olduğu anlaşılıyor. Evet bu bir tesbit olduğuna göre çare nedir? Bizi nasıl bir çözüm kurtarır? Bu vadide tasavvufun sıcak nefesi imdada yetişiyor: Terk?i dünya, dünya ve dünyadakileri sevmemek, onları hayatın vasıtasından ibaret görmek, ölümü yakın bilmek, ölmeden önce ölmek... "Ölmeden önce ölünüz, hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz" prensibini yaşamak. Ayaklar arzda, baş arşta olarak ötelere yönelmek, ebediyet yurduna yüz dönmek gerek. Öz olarak nefs terbiyesi yaparak fani sevgilerden ve sevgililerden geçerek ebediyet alemine hicret gerek...
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100