Bu haber kez okundu.

İslam dünyasının aktörlüğü
Papa seçimlerinden ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'ne, Avrupa Birliği'nin Türkiye ve Ortadoğu planlarından Rusya'nın Suriye ve İran'a yönelik askeri teknoloji desteğine ve Ortadoğu'ya müdahil olma çabalarına, Çin'in Müslüman ülkelerle yakınlaşmasından Rusya'nın İKÖ'ye gözlemci üyelik başvurusuna, küresel ölçekli İslam?güvenlik tartışmalarından Müslümanların dini dönüşüm yoluyla küresel sisteme entegre edilmesine yönelik çok boyutlu politikalara kadar, İslam, Müslümanlar ve yeryüzünün orta kuşağı küresel ölçekli bütün stratejilerin, politikaların merkezinde yer alıyor.
Gerçekten bir "İslam dünyası" olup olmadığı ve Müslümanların yaşadığı coğrafyadaki baskıcı rejimler, geri kalmışlık, fakirlik, adaletsizlik, özgürlük sorunları elbette çok ciddi tartışma konuları. Bu çerçevede bir "güç"ten söz edilip edilemeyeceği de... Ancak, 21. yüzyılı şekillendirmeye aday büyük güçlerin hatta bu şekillenmede pay isteyen bölgesel güçlerin, geleceğe dönük bütün planlamalarında İslam'ı, Müslümanları ve İslam coğrafyasını merkeze almaları nasıl açıklanabilir? Bu durumu, Batı'nın yeni bir düşmana ihtiyaç duymasıyla ya da söz konusu bölgenin dünyaya güvensizlik yaymasıyla açıklamak yeterli mi? Yine bölgenin enerji kaynakları üzerinde olması, ticaret yollarını barındırması, ya da merkez güçler arasındaki rekabet için taşıdığı stratejik değer, durumu açıklamada eksik kalmıyor mu?
~|~
Tehdit, tasfiye, denetim ya da işbirliği yoluyla kontrol altına alınmaya çalışılan bölgenin geleceği hakkında nasıl bir öngörüde bulunulabilir? 21. yüzyılda bir İslam dünyasından söz edilebilecek mi? Yoksa, bir yüz yıl önceki gibi bölge, büyük güçlerin arasında paylaşılıp kamplara mı ayrılacak? Türkiye ile Endonezya, İran, Mısır ya da Kuzey Afrika ülkeleri arasında, farklı eksenler içinde yer almanın doğurduğu uzaklık ve soğukluk bir düşmanlık şeklinde yeniden mi formatlanacak? Amerika ve Avrupa'nın Ortadoğu'daki varlığı ile Rusya, Çin ve Hindistan'ın Asya'daki güç gösterisi, söz konusu coğrafyada ne tür ayrışmalara zemin hazırlayacak? Yoksa yeni bir güç mü ortaya çıkacak?
Şüphesiz bölgeye yönelik projelerin en önemli hedefi, aslında hiçbir zaman etkisini kaybetmeyen, son yıllarda daha da güçlenen ortak dil. Bölgenin gücü de bu ortak dilden kaynaklanıyor. Endonezya'da yaşayanlar ile Kuzey Afrika'da yaşayanların bakışları, refleksleri, arayışları giderek aynileşiyor. Bölgeye yönelik stratejilerin ayrışmayı öngörmesine rağmen, tam tersi sonuçlar ortaya çıkması aslında kitlelerin nasıl bir gelecek arzuladığına da ışık tutuyor.
Ancak yerel güçlerin arayışları bu yönde değil. ABD ve İngiltere'nin yoğun müdahalelerinden endişe eden Müslüman ülkeler, şimdilerde farklı farklı güçlerle işbirliğini derinleştirmeye, böylece hem kendi geleceklerini korumaya hem de bir denge oluşturmaya çalışıyorlar. Türkiye'nin Avrupa Birliği arayışı bu çerçevede hızlandı. Arap dünyasının AB ile yakın diyaloğa geçmesinin, çok farklı alanlarda işbirliği tesis etmeye çalışmasının nedeni de bu. Yine Türkiye'nin Rusya ve Çin'le yakın işbirliği arayışları da bu çerçevede gelişti. Aynı şekilde Arap dünyası ve Asya ülkeleri de bu iki güçle hatta Hindistan'la yakınlaşmaya çalışıyor. Şüphesiz bu arayışlar hem Avrupa Birliği'nde hem Rusya'da, hem Çin'de hatta Hindistan'da karşılık buluyor. Çünkü bu güçlerin bölgeye bakışı ile Amerikan?İngiliz ekseninin bölgeye bakışı arasında nitelik farkı yok. Bütün güçler bölgede bir şekilde varlık oluşturarak küresel ölçekli nüfuzlarını artırmaya çalışıyor. Son olarak Çin ve Hindistan arasındaki "stratejik ortaklık" anlaşmalarıyla aynı dönemde Arap Birliği'ne bağlı 22 ülke Pekin'le ticari ve ekonomik işbirliği atağına geçti. Bu ülkelerin farklı güçlerle yakınlaşma arzusu sadece ekonomik alanla sınırlı değil. Özellikle güvenlik/savunma alanında işbirliği arayışları dikkat çekiyor.
ABD rakipsiz değil
Artık tek kutuplu bir dünyanın mümkün olmayacağı bir gerçek. Dünya yeniden bloklara ayrılıyor. ABD rakipsiz değil. Avrupa'nın dışında Asya merkezli yeni güç bloğu ya da güçler ortaya çıkıyor. Türkiye'nin merkezinde yer aldığı coğrafya maalesef bu süreci sadece alternatiflerin ortaya çıkmasıyla orantılı algılıyor. Soğuk Savaş sonrası bölgesel düzeyde arayışlara ağırlık verilmediği gibi, 11 Eylül sonrası iyice belirginleşen küresel bölünmeye paralel olarak da bir arayış ortaya çıkamadı. Bölgedeki rejimler, kendilerini belli güçlerle yakınlaşarak koruma içgüdüsüyle hareket etti. Oysa bunun bir çözüm olmadığı ortada ve sonuçlarını görüyoruz. Hiçbiri, bölgesel dinamikleri harekete geçirmeye yanaşmadı. Böylece kendilerini çok daha savunmasız hale getirdiler.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100