28 Ağustos 2005 Pazar 00:00
712 Okunma
Karadeniz'de terör ve teröre karşı koyma

Madde 1: Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı 4000 polis eşliğinde Diyarbakır'a gitti, 700 kişiye konuştu ve ''Kürt Sorunu'' dedi, ''Kürt Varlığı'' dedi.
En güzel yorum Prof. Özdağ'dan geldi; ''Başbakanın, Türk varlığından da söz etmesi için Afyon'a da 4000 polisle gidebilmesi mi lâzım?'' dedi..
Madde 2: ''İlgili'' Kürtler; bu arada Türkiye Cumhuriyeti'nden her ay tıkır tıkır milletvekili maaşı alan Zübeyir Aydar ile Zana ve saz arkadaşları hemen ''karşılıklı anlaşma?silah bırakışması'' istediler; PKK Aydar'ın ağzından ''bir aylık ateş?kes ilân etti. Zana ve ekibi İmralı güdümündeki DTH'yi ''canlandırdılar; Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmak üzere olan DEHAP da kendini feshederek DTH'ye katıldı.

~|~ Başbakan'ın Diyarbakır ziyaretinde ''Kürt Sorunu''nu ortaya koymasının ''beklenilen?öngörülen'' iki pratik sonucu derhal ortaya çıktı.
Sonuç 1: İmralı sâkini iç politikaya, bir faktör olarak ağırlığını koymuş oldu.
Sonuç 2:''Ateşkes''i kimsenin takmadığı ortaya çıktı; Tunceli'de çatışmada iki PKK'lı öldürüldü; ''Suriyeli'' PKK'lılar Trabzon?Maçka'ya indi, bakkaldan alışveriş yaptı, biri öldürüldü.
a)İşin içinde Suriyeliler olunca;
b)Irak'ın üçe bölünmesi ile ilgili yılların İsrail planı şu veya bu lâf cambazlığı ile Irak'ın anayasal sürecine dahil edilince;
c)''Güney Kürdistan Bölge Başkanlığı'' ile İsrail'in ilişkisi her geçen gün daha fazla açığa çıkınca;
d)İsraillilerin; ''Güneydoğu Kürdistan''ın kuzeyindeki emelleri, toprak alımı ve ortak çiftlikler kurma aşamasına gelince;
e)THY Telaviv?Trabzon tarifeli seferlerine başlayınca; Trabzon'da yaylalar, oteller Yahudi turistlerle dolunca;
f)Soros ''devrimleri''nden sonra ''Kafkaslardaki İsrail'' Ermenistan'a müttefik olarak bir de Gürcistan eklenince;
g)Kafkaslar, hem Rusların yumuşak karnı, hem de Amerika ile hesaplaşma alanı olunca;
h)Amerika'nın Karadeniz'e yerleşmesi bağlamında Montrö'nün yeniden düzenlenmesi gündeme oturunca??..
Bunların hepsi alt alta sıralanınca kıymetli okuyucu Suriyeli PKK'lıların Karadeniz'e gelmeleri, sahile yarım saat uzaklığa erişmeleri nedense pek fazla sürpriz olmuyor.
Şebinkarahisar?Torul saldırılarından sonra dikkat demiştik.
Kuzey Irak'ta PKK ile stratejik ortaklık kuran İsrail acaba Türkiye cephesinde de Suriyelileri kullanarak hedef mi şaşırtıyor?
Bir ay geçmedi; Kulakkaya?Maçka hattına ulaşıldı.
''Müdafaa edilecek hattın'' artık evlerinizin sokak kapısından geçtiğini, ''sathın'' da evleriniz olduğunu artık görmüyor musunuz?
Diyarbakır Sefer?i Hümayunu sonrası gündeme gelen ''bir aylık eylemsizlik'' kararının, sadece iki gün sonra Tunceli ve Trabzon saldırılarının gerçekleşmesi de görmezden gelinemeyecek bir ''durum''u öne çıkarmaktadır.
a) Ya İmralı'yı artık kimse takmamaktadır,
b) yahut PKK, silahlı eylem veya siyasallaşma sarmalında bölünmektedir.
Her iki hâl de ''danışmanların''; Diyarbakır ziyaretini planlarken düşündükleri öngörülen, İmralı'yı Türk devletinin karşısına bir pazarlık faktörü olarak çıkarma girişimlerini ciddi şekilde sekteye uğratmıştır.
Bakın Emin Şirin'in; ''Erdoğan'dan izinsiz ağzını bile açamayacağını'' söylediği AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan 8?9 ağustos tarihlerinde Vatan gazetesinde yayınlanan uzun ve ''çarpıcı'' röportajında neler demiş:
"Lozan'ı bir tarafa bırakmak lazımdır, Barzani ile ittifak kurulmalıdır, Abdullah Öcalan Kızıl Elmacıdır ve TSK yetki verilirse insan hakları ihlali işler".
Neden Karadeniz?
Orhan Doğan söylüyor; (Neşe Düzel. 16 Ağustos 2005)
''Bu çatışmalar, PKK ve Öcalan muhatap alınsın diye yapılmıyor. Altı yıldır iki güç birbiriyle çatışmıyordu. PKK orduya, ordu da PKK'ye saldırmıyordu. Ordu karakolda duruyor, operasyon yapmıyordu. Ama operasyonel olmayan bir güç kalktı taciz etmeye başladı ve orduyla PKK'yi çatışmaya soktu. Bu durum AKP'nin sorumluluğunda gelişti. Devlet içinde de, Kürtler içinde de statükodan, savaştan beslenen güçler var. Derin bir güç, çatışma ortamını provoke ediyor, çatışmayı derinleştirmek istiyor. Bu güç, PKK'den, Öcalan'dan, Genelkurmay'dan da bağımsız olabilir. Irak ve İran sınırındaki geniş güvenlik önlemlerine ve termal izleme olanağına rağmen PKK'nin militanları Giresun'a kadar gelebiliyor ve oraya gelinceye kadar hiçbir yerde çatışma olmuyor. Ama Giresun'da çatışma oluyor. Çünkü Giresun ve Trabzon, milliyetçi akımların tetiklendiği yerler. Etnik milliyetçilik ve kardeş kavgasını tetiklemek için oralarda çatışmalar oluyor. Savaştan beslenen derin devlet, derin güçler, PKK militanlarıyla orada çatışmayı daha uygun buluyor. ''
Devam ediyor Orhan Doğan;
''PKK'nin Türkiye'ye açılma ve Karadeniz'e yayılma projesi var. Silahlı mücadele propagandasıyla, Kürt sorununu Türkiye'ye anlatmak istiyor.''
Neden Karadeniz?
''PKK'nın silahlı kanadının sorumlusu Suriyeli Bahoz Erdal'' söylüyor: (Namık Durukan. 23 Ağustos 2005)
''PKK'nın yönetim kademesinin üçte birini Suriye uyruklular oluşturuyor. Suriye uyruklu olan örgüt üyelerine daha çok mayınlama, sabotaj ve uzaktan kumandalı bombalı eylemlere yönlendirerek çatışmalardan kaçma talimatı veren Erdal, internet sitesinde PKK'nın silahlı gruplarının Karadeniz'e girdiğini iddia etti ve örgüt gruplarının Giresun ve Gümüşhane'de silahlı eylemde bulunabileceklerini söyledi. Erdal, 'Eğer yarın Türk ordusu Kuzey Irak'a girerse veya önderliğimize yönelik boğma siyaseti devam ederse, o zaman Ege ve Marmara'da çok şiddetli yönelimler gelişirse kimsenin şaşırmaması gerekir' tehdidini savurdu.''
Peki Karadeniz'de Durum nedir?
Daha önce de söyledik.. Karadeniz'de halk devlete ve millete sâdık olup, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü konusunda son derece hassastır.
Çünkü Karadeniz'in yerli halkı ''Türk''tür, Turani kavimlerdir.
Lâzlık mazlık palavradır, Samsun'dan en doğuya kadar her köy; ''Lâzlar mı, ileride'' cevabını verir, lâzların en uç noktaya gidilince bile nerede olduğu öğrenilemez, bir espri olarak kalır.
Karadeniz'de Pontus ve Pontuslu da yoktur, fakat Yunanlıların Pontus hayali her zaman için mevcuttur.
İşte Orhan Doğan'ın deşifre ettiği ''güçler'' bunun için PKK'yı Karadeniz'e salmışlardır.
''Savaştan beslenen derin devlet, derin güçler, PKK militanlarıyla orada çatışmayı daha uygun buluyor'' diyerek hedef saptırıyor.
1. Savaştan beslenen; devletin kendini koruma içgüdüsü olan ''derin'' bölümü değil, suçu ona yıkmaya çalışan BOP'çulardır.
2. Doğan'ın; ''PKK militanlarıyla orada çatışmayı daha uygun buluyor'' diyerek hedef gösterdiği Karadeniz; yazının en başından buraya kadar sıraladığımız faktörlerin bütünü yüzünden BOP'çuların yeni hedefidir.
Yalnız Karadeniz'de halkın ''bir özelliği'' daha vardır.
Yayla ve dağınık yerleşme düzeninin hâkim olduğu yörede doğal olarak her evde bir silah ve onun yeterli cephanesi mevcuttur.
Halk silah kullanmaya eğilimli ve eğitimlidir.
Maçka örneğinde olduğu gibi silahını kapan, güvenlik güçlerinin yardımına koşabilmektedir.
Kırandi örneğinde olduğu gibi de stadyuma ''Askerimizi verin, bizi dağa çıkarmayın'' diye pankart asabilmektedir.
O halde;
Ve BOP'çular ve onun taşeronu olan PKK yahut diğerleri Karadeniz'i hedef olarak aldıklarını ilan ettiklerine göre işin ''nasıl''ına gelebiliriz.
Karadeniz'de teröre nasıl karşı konulacaktır?
Güneydoğu'da uygulanan ve PKK'nın çanına ot tıkayan faktörlerin en önemlilerinden olan KORUCULUK sistemi Karadeniz'de de derhal uygulamaya geçirilmeli; yahut yine güvenlik güçlerinin gözetim ve denetiminde yerli halktan oluşacak ''Mahalli Savunma Grupları'' kurulmalıdır.
Durum o kadar ciddidir efendiler..
10 sene sonra Karadeniz'in 1985 güneydoğusu olmasını istemiyorsanız bu söylediklerimizi kulak ardı etmeyin efendiler.
Halkın dokusu, yapısı ve tutumunu yukarıda anlattık.
Karşı koymanın ikinci ayağı; atanmış veya seçilmiş yöneticilerdir.
Bu dokudaki halkı yönetecek mahalli yöneticilerin de durumun özelliğine uygun eğitim, dünya görüşü ve yetenekleri olmalı, seçimleri buna göre yapılmalıdır.
Çünkü AB'ye uyduğumuz için terörle mücadele de light'laştırılmış bir vaziyette yapılmakta; ''sivil'' otoritenin ön planda olduğu İller yasası'na göre yürütülmektedir.
Aksi takdirde Ankara'da oturan ''uluslar arası gözetmen'' Kreschmer derhal ''asker fazla öne çıkıyor'' deyiverir.
Daha önce yazdık, gene yazıyoruz.. Madem teröre karşı koyma iller yasasına göre yürütülüyor; o halde Valilerin arazide yatmaları, karavanaya kaşık sallamaları gerekir.
Dahası; her hangi bir siyasi görüşün değil, önce ''Devletin, Cumhuriyetin Valisi'' olduklarını ve sadece devletin vücut dilinden anlamaları gerektiğini unutmamalıdırlar.
Bölgeye atanan, yahut seçilen bütün kamu görevlileri; Vali'de, okul müdürleri seviyesine kadar uygun yerde, uygun süreli bir ''uyum kursu''na alınmalıdır.
Bilhassa mülki idare âmirleri, her sefer milletvekili, bakan karşılama, uğurlama, refakat etme ve panayır, festival düzenleme, katılma gibi protokol görevlerinden, siyasi yönü ağır basan ''aşırı'' sosyal faaliyetlerden kendilerini kurtarmalıdır.
KTÜ bünyesinde; ''Karadeniz'e yönelik iç ve dış tehditleri'' kapsamlı bir şekilde ve bilimsel olarak inceleyecek bir ''Karadeniz Enstitüsü'' kurulmalıdır.
Bunun için de öncelikle en üst kademede koordine ve fikir?görüş birliği sağlanmalı; meselâ MGSB üzerinde asker ve sivil anlaşabilmelidir.
Anlaşabilmelidir ki köy ve karakollara varana kadar daha alt kademelerdeki uygulama da bununla uyumlu olmalıdır.
Peki; Haziran MGK'sında görüşüleceği söylenilen, sonra da neden görüşülmediğini bakanlar ve Cumhurbaşkanının farklı şekilde açıklamak durumunda kaldıkları MGSB iki ay sonraki Ağustos toplantısında neden görüşülememiştir?
Gene mi Başbakan ve Genelkurmay Başkanı ''hazırlanamamışlardır''?
MGSB'nin şekillenmesi için ille de 3 Ekim mi beklenmektedir?
Peki 3 Ekim'den sonra, 3 Ekim sürecine uygun hazırlanacak olan MGSB'nin kime faydası olacaktır.
Türkiye'ye mi; yoksa Sevr'i öngören AB'cilere mi?
Bakın Prof.Şener Üşümezsoy ne diyor:
''Mafyaya karşı operasyon olarak adlandırılan son operasyonlar, Kürt burjuvazisini oluşturma çabalarının önünü açma stratejisinin ilk taktik adımlarıydı. Çünkü Kürt devletinin liman ve burjuvazi ihtiyacı var. Bodrum, Kuşadası, Ayvalık, Antalya, İstanbul, İzmir'de Kürtçü sermaye sokağı ele geçiriyor.''
Organize Suçlar Şubesi eski Müdürü Dr.Adil Serdar Saçan diyor ki;
"Sokaklarımız adeta ayrılıkçı Kürtçü grupların teslimiyetine giriyor. Otopark mafyası, kapkaç mafyası, pazarcı mafyası, otogar mafyası, hal mafyası, bölücü Kürtlerin elinde. Tahtakale, Polonya Pazarı, Eminönü adeta aynı grupların elinde. Kürt mafyasının siyasetle iç içe giren ilişkisi ise çok daha korkunç."
Bunlar uzman görüşü kıymetli okuyucular.
Karadeniz limanlarının; Kürt burjuvazisinin limanı olmaması için;
Karadeniz şehirlerinde de otopark, semt pazarı (Rus pazarı), otogar ve hal'lerin, ''siyasetle iç içe geçmiş'' bölücü Kürt mafyasının eline geçmemesi için savunacağınız hattın evlerinizin sokak kapısından geçmesi, sathın da bütün ev ve fındık, çay, tütün bahçeleriniz olması lâzım.
MGSB'de önce siz bir anlaşın, bakın yukarıda nasıl ''mecburi mutabakat'' sağlanıyor.
 Hüseyin Mümtaz
 http://www.giresungazete.net/
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100