Bu haber kez okundu.

KOMPLOCULAR PANİKTE (İşte Belgeler)

Ülkemiz üzerinde oynanan oyunları deşifre edip, engellediği için milletimiz tarafından kabul gören Prof. Dr. Haydar Baş'a yönelik iftira ve karalama kampanyaları başlatan belli medya çevreleri umduklarını bulamayınca vicdan, ahlak ve hukuk sınırlarını aştılar.

-Hep aynı kirli taktikler

Tarihin her döneminde Türk milletinin içinden çıkıp da devleti ile milletini tek bilek tek yürek yapan, milletini ve devletini layık olduğu yere çıkaran bütün liderlere bu türlü iftira kampanyaları yapılagelmiştir. Ama yine bilinen bir gerçektir ki, bu iftiralar hiçbir zaman tutmamış, aksine bu iftiraları yapanlar yaptıklarının altında yok olup gitmişlerdir.

-Hazımsızlık normal

Son zamanlarda belli medya çevrelerinde Prof. Dr. Haydar Baş hakkında yine iftira ve karalama kampanyaları başlatıldı. Prof. Dr. Haydar Baş'ın görüş ve fikirlerinin milletimiz tarafından kabul görüyor olması ve ülkemiz üzerinde oynanan oyunları Sayın Baş'ın deşifre etmesi ve engellemesinin ülkemiz üzerinde emelleri olanlarda hazımsızlık yaratması elbette kaçınılmaz bir süreçtir.

~|~ Tarihin her döneminde Türk milletinin içinden çıkıp da devleti ile milletini tek bilek tek yürek yapan, milletini ve devletini layık olduğu yere çıkaran bütün liderlere bu türlü iftira kampanyaları yapılagelmiştir. Ama yine bilinen bir gerçektir ki, bu iftiralar hiçbir zaman tutmamış, aksine bu iftiraları yapanlar yaptıklarının altında yok olup gitmişlerdir.

Prof. Dr. Haydar Baş her zaman bölücü ve yıkıcı unsurları, sahip olduğu düşünceleri ile çürütmüş ve onları bertaraf etmiştir. O'nun bu karşı konulmaz görüşleri karşısında fikir planında kaçacak delik arayanlar, yolu iftira atmakta bulmuşlardır.

30'u aşkın kitabı, onbinlerce makalesi, bir o kadar da açıklaması olan Prof. Dr. Haydar Baş hakkında iftira ve karalama yolunu seçenler, bir tek sözüne, bir tek cümlesine, bir tek hareketine, bir satır eleştiri yazabilmişler midir? Elbette hayır? Bunu yapamayacaklarını bilenler işte bu çirkef yolu kendilerine seçmişlerdir. Ama ne O'nu yolundan bir zerre alıkoyabilirler, ne de kendilerini temize çıkartabilirler.

Son zamanlarda belli medya çevrelerinde Prof. Dr. Haydar Baş hakkında yine iftira ve karalama kampanyaları başlatıldı. Prof. Dr. Haydar Baş'ın görüş ve fikirlerinin milletimiz tarafından kabul görüyor olması ve ülkemiz üzerinde oynanan oyunları Sayın Baş'ın deşifre etmesi ve engellemesinin ülkemiz üzerinde emelleri olanlarda hazımsızlık yaratması elbette kaçınılmaz bir süreçtir.

(Resimaltı)

Atılan iftiralarda Prof. Dr. Baş için 28 Şubat sürecinde kendisine dokunulmadı deniyor. Oysa bu ve diğer belgeler 28 Şubat sürecinin gerçek mağdurunun Prof. Dr. Baş olduğunu gösteriyor.

Bu yazı "asıl gerçeği" delillerle, şahitlerle ve mahkeme kararlarıyla ortaya koymak üzere kaleme alınmıştır.

Şimdi bu iftiralara tek tek cevap vermek gerekirse...

1?) İddia edilen; 28 Şubat sürecinde Prof. Dr. Haydar Baş'ın üzerine gidilmediğidir.

En baştan şunu söylemek gerekiyor. 28 Şubat sürecinde Prof. Dr. Haydar Baş'a ait 10 okul nahak yere kapatılmış, kendisine ait fabrikalara akla hayale gelmedik cezalar kesilmiş, o günkü rakam ile 50 trilyonluk bir zarara uğratılmıştır. 28 Şubat sürecinin Başbakanı Bülent Ecevit ve yine dönemin İçişleri Bakanı Saadettin Tantan'ın imzasını taşıyan talimatlarla, kendisi ve kurumlarının hakkında birçok soruşturma açılmıştır. Bu şekilde üstüne gidilen Haydar Baş ve beraberindeki kişilere ait kurum, kuruluş ve sivil toplum örgütlerinde olağanüstü bir mağduriyet oluşmuştur. Burada yayınlanan belgelerde de görüleceği üzere, konunun hiç de iftira ettikleri gibi olmadığı, hatta adı geçen süreçte üzerine en çok gidilenin Prof. Dr. Haydar Baş olduğu da gözler önüne serilecektir.

Bütün bu mağduriyetine rağmen, Sayın Baş bunu bir medya malzemesi yapmaktan ısrarla kaçınmış, 28 Şubat sürecinde ortaya çıkan bütün haksızlığa rağmen susmayı tercih etmiştir. Yani Ulusal Beka'yı, her zaman olduğu gibi, kendi çıkarlarının üstünde tutma şuuruyla hareket etmiştir.

O günlerde kendisine "Bu vakıayı halk ile neden paylaşmıyorsunuz (?)" diye sorduğumda verdiği yanıt, aynı zamanda 28 Şubat sürecinin şifresini çözmemde bir karşılık olmuştur. Kendi ağzından; "Burada dış güçlerin asıl yapmak istediği, milli birlik ve beraberliğin ortadan kaldırılmasıdır. Millet ile devleti, asker ile sivili karşı karşıya getirmeyi planladılar ve uygulamaya koydular. Burada maksat milletin bölünmesi, devletin lağvedilmesi, vatanın parçalanmasıdır. Oynanan asıl oyun budur. Bu sebeple biz bütün bu zararları sinemizde alıkoymak zorundayız.. Millet ile devletin bir ve beraber olmasına hizmet etmemiz lazımdır. Bu dönemde faziletli olan konuşmak değil, aksine konuşmamaktır...".

Böylelikle Prof. Haydar Baş, kendisine karşı uygulamaya konulan nahak uygulamalara, oluşan bütün mağduriyete rağmen, milletinin menfaatlerini öne alan bir yaklaşım ortaya koymuştur. Hakkını hukukun içerisinde sonuna kadar koruyan Prof. Dr. Haydar Baş Bey bunu da bir medya malzemesi yapmamıştır.

Burada yukarıda söylediğim gibi dönemin Başbakanı ve İçişleri Bakanı tarafından devreye konan soruşturma evrağını ve kapatılan okullarla ilgili soruşturma belgesini görebilirsiniz.

DÖNEMİN BAŞBAKANI ECEVİT VE İÇİŞLERİ BAKANI SAADETTİN TANTAN İMZALI GENELGE VE BU GENELGEYE İSTİNADEN YURT ÇAPINDA BAŞLATILAN OKULLARLA İLGİLİ SORUŞTURMA BELGELERİ

2?Bir diğer iftira ise Prof. Dr. Haydar Baş'ın, Tayyip Erdoğan hakkında sözde beddua etmesi ve etrafına ettirmesidir. Evet, şaşırtıcıdır ama iftira bu? İnsana "pes" dedirtecek cinsten bu şarlatanlığı, ağızlarına dolamaları ve bundan bir netice almak istemeleri, düştükleri acziyetin kendince diğer bir ispatıdır. Aslında kendileri de çok iyi bilmektedir ki, Prof. Dr. Haydar Baş, hayatı boyunca sadece yanlışa düşenlere değil, kendisine iftira atanlara dahi, her zaman ayıkmaları için dua etmiş ve ettirmiş birisidir. Bunun en güzel örneklerinden biri de 6 Şubat 1998 tarihinde Fetullah Gülen'e gönderdiği mektuptur.

Geçmişte bir keresinde bunu kendisinse sorduğumda "Bizim vazifemiz insanların helakını istemek değil, aksine onların irşadı ve ikazına vesile olup yanlıştan kurtulmalarını sağlamaktır" demişti.

Dilerseniz kendisine karşı yapılan bu çirkin iftiraları, ne kadar engin bir gönül ile karşıladığını, yine kendisinin anlattığı bir kıssa ile açıklayayım. "Zamanında Hz. Musa kendisi hakkında yapılan dedikodulardan, iftiralardan bunalır. Ve Tur dağında Cenab?ı Hakk'a iltica eder ve 'Ya Rabbi bu insanların kalbine ilham et de ayıksınlar, benim hakkımda iftira etmesinler' der. Cenab?ı Hak ise Hz. Musa'ya cevaben 'Ya Musa, onlar sadece sana değil, Bana da iftira atıyorlar. Bana iftira atanlar sana hiç hatır ederler mi?"

Evet, artık ne demeli? "İt ürür, kervan yürür" deyip ve bir başka iftiraya geçelim.

3?Hakkındaki mahkumiyet ve ceza kararları kesinleşmiş Hasan Songür adındaki şantajcının, mahkumiyet ve tazminat ödemesine neden olan tehdit, şantaj ve iftira kumpanyasından alıntılarla arz?ı endam ederek, "çamur at izi kalsın" anlayışıyla, ortaya atılan bu iftira yeni değil?

Hasan Songür ve arkadaşlarının mahkemelerden aldıkları cezalar, zaten bu iftiralara verilen en güzel karşılık olmuştu. Sadece Hasan Songür ve arkadaşları değil aynı zamanda bu iftiralara sayfalarını açan, başta Milliyet gazetesi olmak üzere sorumluların tamamı hukuk önünde hak ettikleri cezalara çarptırıldılar. Burada yer alan belgelerde, bu konuya ait ispatlar ortaya konuyor.

Diğer taraftan da şunu söylemek gerekiyor. Hasan Songür gibi şantajcılığı mahkeme kararıyla tescilli, birçok hukuki ve cezai mahkumiyetlere uğramış üzerinden Prof. Haydar Baş'ın aile hayatına dil uzatılması, gerçekten tarihte eşine az rastlanır bir cinaye. Bir de bu işe cüret edenlerin aslında Hasan Songür seviyesinde olduğunun bir ispatı?

Prof. Dr. Haydar Baş toplumun gözü önünde olan bir insandır. Herkes bilir. Atalarından gelen ve kendisinin "özellikle dedemin huyuydu" dediği misafirperverliğiyle evinin kapısı herkese açıktır. Evinde olduğu her gün, ülkemizin çeşitli bölgelerinden gelen yüzlerce insanı ağırlar. Her haliyle, her an, halk ile iç içedir. Ve toplumun namusunu kendi namusu olarak gören böyle bir insana, böyle bir iftira atmak, herhalde bu müfterilere "Bunlar Müslüman Türk evladıdır" demek kadar büyük bir cinayettir.

4?Bir başka iftira Prof. Dr. Haydar Baş'ın "Zekeriya Beyaz, Mehmet Nuri Yılmaz ve derin devlet ile" ilişki içerisinde olduğudur.

Prof. Haydar Baş, dini ehlibeyt anlayışı ile ele alıp yaşayan bir insandır. Adı geçen bu iki beyefendi ise, olaylara yüz seksen derece farklı bir pencereden yaklaşan kişilerdir. Bu iki farklı yaklaşımın doğal bir sonucu olarak, Prof. Dr. Haydar Baş, bu kişiler ile hiçbir ortamda bir araya gelmemiştir. Gelmesi de mümkün değildir. Durum bu kadar açık ve nettir. Sade bir vatandaşın bile, bir çırpıda anlayacağı şekilde ortada olmasına rağmen, böyle bir yola başvurulması, olsa olsa mübalağalı bir iftiradır.

Burada asıl dikkati çeken bir başka nokta da, şu anda misyonerlik faaliyetlerinin üzerine giden Zekeriya Beyaz'dan, Fethullah Gülen cemaatinin rahatsızlık duymasıdır. Sonuçta anlaşılan net bir şey var. Bugün Türkiye'de kim misyonerlerin üzerine gitse, buna tek tepki, Fethullah Gülen grubundan geliyor

Diğer taraftan seçim döneminde derin devletin oy kullandığı sandıklardan Prof. Dr. Haydar Baş'a çıkan oy oranı bellidir. Aynı şekilde AKP'ye çıkan oy da bellidir. AKP'ye % 60 oy çıkarken BTP'ye bir tek oy dahi çıkmamıştır. Prof. Dr. Haydar Baş'ın, ne derin ne de sığ kesimlerle, ne bir teması ve ne de buna ihtiyacı vardır. O gücünü, damarlarında taşıdığı bu milletin bağımsızlık ruhundan ve kalbindeki imanından almaktadır. Bunu O'nunla aynı duyguları paylaşan halkımız çok iyi bilir. Oysa bu müfterilerin bunu anlamaları hiç mümkün değildir. Bunu anlamak için öncelikle, insanın bu millete ve değerlerine ait olması gerekir.

5? Bir diğer iftira ise derin devletin Prof. Haydar Baş'a AKP, SP, Fethullah Gülen'i hedef olarak göstermesidir. Prof. Haydar Baş BTP'nin genel başkanıdır. Bir siyasi partinin genel başkanı olması sebebi ile başta iktidar partisi olmak üzere bütün diğer siyasi partilerin yaptığı yanlışları dile getirmesi ve çözüm yollarını da ortaya koyması, taşıdığı siyasi parti başkanı kimliğinin ona yüklediği bir mükellefiyettir. Ayrıca Prof. Dr. Haydar Baş, ekonomi sahasında bütün dünyanın elini öptüğü ünlü bir ekonomisttir. Kapitalist anlayışı tarihin çöplüğüne gönderen milli ekonomi modelinin de sahibidir. Kendisi ekonomi alanında, bütün dünyanın kabul ettiği mümtaz bir şahsiyettir. Ve bu kimliğiyle birçok ülkede kürsüsü bulunmaktadır. Sadece bu hükümeti değil geçmişte Alman, Japon, vb ülkelerindeki yanlış ekonomi uygulamalarını tespit ederek, hem ikaz etmiş hem de çözüm yollarını ortaya koymuştur. Bir önceki Ecevit hükümetinde de daha devalüasyon olmadan iki yıl önce bunun olacağını ifade ederek hükümeti ikaz etmiş ve çıkış yollarını da ortaya koymuştu. Dolayısıyla Prof. Dr. Haydar Baş beyin gördüğü yanlışları ve bunların çözüm yollarını ifade ediyor olmasından daha doğal ne olabilir.

Fethullah Gülen meselesine gelince; Prof. Haydar Baş daha Fethullah Gülen Vatikan'a Papa ile görüşmeye gitmeden kendisine aşağıda tam metnini sunduğum mektubu 6 Şubat 1998 tarihinde göndererek, olabilecek en nezih bir üslup içerisinde kendisini ikaz etmiş, olası bir yanlışın daha o günlerden önünü rıfk ile kesmeye çalışmıştır. Hatırlanırsa Fethullah Gülen 9 Şubat 1998 tarihinde Papa ile görüştüğü gün Vatikan'da, ATV'den Ali Kırca'nın sorularını cevaplarken, nezaket abidesi olan mektuptan bahisle hem mektubun sahibi Prof. Haydar Baş'ı hem de mektubu hakaret dolu sözlerle eleştirerek, "Dar görüşlü bir grup benim Vatikan'a gitmemi bir mektupla engellemek istedi ama ben onları dinlemedim" demiştir. Bunun üzerine kamuoyunun dikkatini çeken mektup, 12 Şubat 1998 tarihinde Yeni Mesaj gazetesinde de yayınlanmıştır. Aşağıdaki bu mektubu okuduğunuzda Prof. Haydar Baş'ın hem o günlerden bu günleri anlatan mükemmel firasetini, hem de nezaketini göreceksiniz.

PROF. DR. HAYDAR BAŞ'IN FETHULLAH GÜLEN'E YAZDIĞI TARİHİ MEKTUP

"Muhterem Kardeşim Fethullah Efendi,

Allah'a hamd, Resûlüne salât?ü selamdan sonra mektubuma başlarken zat?i âlinize ve camianıza selam ve muhabbetlerimi sunarım. Malumunuzdur ki, Mü'minlerin birbirlerini sevmeleri, sırat?ı mustakîm üzere bulunmaları, varsa noksanlarını telafi edip birbirlerine yardımcı olmaları, hakkı tavsiye etmeleri ve gerektiğinde emri bi'l ma'rûf ? nehyi ani'l münker yapmaları Hak'ın emri gereğidir ve bir vecibedir. "Müminler ancak kardeştir" ve kardeşler, birbirine yıkayan iki el gibidirler. Kardeşin kardeş üzerinde hem hakkı hem de sorumluluğu vardır. Eğer bir Mümin kaderin sevkiyle bir camianın sorumluluğunu taşıyorsa bu sorumluluk, bu vebal daha da artmakta ve önem kazanmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) "Hepiniz çobansınız ve güttüğünüzden mesûlsünüz" buyurmaktadır. Bu sebepledir ki,birbirimizi lüzum görülen hususlarda aydınlatmak, istişare etmek, varsa bir yanlıştan sakındırmak, üzerimize bir borç olduğu gibi, kardeşlik hukukunun da bir gereğidir.

Öte yandan zat?i âliniz ve arkadaşlarınızın ülkemizde ve dünyada yaptığı hayırlı hizmetleri takdirle karşılıyor ve hayırla anıyoruz. Bu cümleden olarak bu mektubu, hem bir istişare maksadıyla hem de bir mükellefiyetin gereğini yerine getirmek üzere yazıyorum.

Zat?i âliniz ve hizmet camianızla ilgili olarak kamuoyunda tartışılan,medya yoluyla aleniyet kazanan ve aşağıda bir kısmına temas edeceğim hususlarda,inancımız, yolumuz İslam adına ciddi endişelerim hasıl olmuştur. Belki de meseleler, intikal ettiği gibi değildir, ? ki öyle olmasını çok temenni ederim ? fakat değil mi ki hadiseler bir noktaya gelmiştir ve tartışılmaktadır; o halde ciddiyet kazanmıştır. Eğer meseleler saptırılıp, kamuoyuna yanlış izlenim veriliyorsa, basın yoluyla tekzibinin çok isabetli olacağı kanaatindeyim.

Yaşadığımız devrin şartlarının zorluğunu ve vahametini kabul etmekle beraber, Müminlerin (hele de hizmette öncü olup bir camiayı temsil ediyorlarsa) usûl ve metot açısından basiret ve ferasetle yürümeleri,ancak Hak'ın hududunu da korumaları bir zorunluluktur. Mevzuat ve hukuka ters düşmeden, Devlet ve Millet bütünlüğünü koruyarak ?zira bu Devlet, bu Millet bizimdir? müsamaha hudutlarını sonuna kadar zorlamalı, fakat asla tavize yaklaşılmamalıdır. Buna hakkımız olmadığı gibi, Hakk'a ancak hak ölçülerin korunması suretiyle hizmet edilebileceği, diğer gayretlerin ise hizmet değil, bir vebal olacağı bilinmelidir. Bu ölçüler içerisinde, zat?iâlinizi incitmeden maksadımı anlatabilmek ümidiyle, bizi endişeye sevk eden hususlara ana hatlarıyla temas edeceğim

1? Bir müddet evvel basına yansıyan bir beyanatınızda başörtüsüne "teferruat" demişsiniz. Bu söz,İslam'ı tahrif etmeyi meslek edinenler tarafından ele alınarak neredeyse tesettürün lüzumsuzluğuna hükmedildi. Belki maksadınız bu değildi, fakat olaylar sonuçlarıyla ölçüdür.

Çok iyi bilirsiniz ki tesettür, başörtüsü bir vecibedir, farzdır.Ayetlerle sabittir. Ayette başörtüsü, "Hamr" kelimesiyle anlatılır. Bir manası başı,diğer bir manası da göğsü örtmek hakkındadır. Malumunuzdur ki, lafızların kelime manası esas alındığında mesele sapar ve saptırılır. Zira bu kelimenin elliye yakın manası vardır. Bir manası da içkidir. Sadece kelime manasından yola çıkarak kalkıp da ayette geçen 'Hamr' kelimesini içki anlamıyla kabul edersek "içkiyi örtmek" gibi bir şey ortaya çıkar ki, bu mantıksızlıktır.O halde mefhumları, lafızların kelime manasıyla uğraşıp saptırmadan,istılahî mana üzerinde durmak, ayetlerin nüzûl sebeplerine inmek ve tarihî tatbikatı da dikkate almak esas olmalıdır. Nitekim tesettür ayeti indikten sonra, Müminlerin Annesi Hazreti Zeynep validemiz, hiç dışarı çıkmamıştır.

Yine biliriz ki, bir farzı basite almak, helâlı haram, haramı helâl kabul etmek, itikadî açıdan pek vahim sonuçlar doğurur. Neden Allah'ın emirlerini tartışma konusu yapmaya sebep oluyoruz? Bu bir mecburiyet midir?Mecburiyet ise nereden kaynaklanmaktadır?

2? Yine günümüzde Kur'an?ı Kerim'i tahrif planları yapan çevreler ve bunların avukatlığına soyunan İslam muhalifleri var. 'Yeniden yapılanma 'adı altında İslam'ı, reformcu bir mantıkla tahrife kalkışmaktadırlar. Sanki Resûlüllah (s.a.v), Kuran?ı Kerim'i anlayamamış da, 14 asır sonra bu hilkat garibeleri anlamış... Bunlara göre "Hadis?i şerifler uydurmadır. İcma, kıyas, mezhep ve meşrep gibi kavramlar yoktur. Müctehid imamlar komisyoncu,Müslümanlar yobaz; İslam 1400 yıldan beri hiç anlaşılmamış..." Bunlara göre,'Mezhepler haktır' demek küfür; ama lafzı da mu'cize olan Kur'an?ı Kerim'i Türkçeleştirmek uğruna, mezhep imamlarının fetvaları pek muteberdir ve asıldır.Bu kadar vahim dalâlet, sapıklık ve tezat içinde yüzenlere binbir zahmetlerle kurduğunuz TV kanalınızda zehirli fikirlerini yayma fırsatı veriyorsunuz. Bundan daha da vahimi, sözünü ettiğimiz şahıs ve şahıslara plaket vermek suretiyle ödüllendiriyorsunuz; bunun adı tolerans, müsamaha oluyor. Böylece hem bu gibiler özendiriliyor, hem de büyük kitleler bu yapılanların meşru olduğu zannına kapılıyor. Buna razı olacağınıza asla inanmıyorum.

3? Basında ve kamuoyunda müşahede ettiğimiz daha büyük bir yanlış ise, Hıristiyan din öncüleriyle yakınlıklar kurulması, karşılıklı dostluk mesajları gönderilmesi ve bu yolda birlik?beraberlik, işbirliği, iyi niyet havasının verilmek istenmesidir.Hatta son günlerde çıkan bir haberden takip ettiğimize göre bir iftar sofrasında bir Hıristiyan temsilciye dua ettiriliyor. Temsilci duasında teknik bir şekilde Allah Resûlü'nü tanımadığını ifade ediyor. "Ortak yanımız Allah?u Ekber dir. Allah?u Ekber diyelim" diyor. Şimdi soruyorum; "Muhammed'ür rasûlullah" demeden, gerçek manada Allah?u Ekber demek nasıl mümkün olur? Belli ki bu demagojidir. Bu şahıs, muharref İncil'e dayalı teslis inancını taşıyan ve Kur'an?ı Kerim'de şirk olduğu ifade edilen Hıristiyanlığı cazip ve meşru göstermek maksadındadır. Güya iki din arasında ortak bir taraf bulunuyor ve bu basın yoluyla kamuoyuna arz ediliyor. Halbuki küfür olan Hıristiyanlık ile yegâne hakkın kendisi olan İslam'ın hiçbir ortak yanı yoktur. Küfür ile hak, karanlık ile aydınlık nasıl ortak cihet taşıyabilir.? Kaldı ki küfürde olanların duası makbul olmadığı gibi, böyle bir duayı meşru ve faziletli saymak da itikadî açıdan tehlikelidir. Bilindiği gibi itikadî konular son derece büyük bir önemi haizdir. Küçük bir açı farkı, vahim neticeler doğurabilir.Sizden sadır olan küçük bir açı farkı, topluma genişleyerek yansır.Hıristiyanlarla tesis edilmiş gibi görünen samimiyet bağı, muhabbet havası ola ki, gençliğe "Hıristiyan da olunabilir" kanaatini verirse, bu hatanın tamiri mümkün olamaz. Kimse de bu vebali kaldıramaz. Bütün bunlar sizin malumunuzdur.Çok iyi biliniz ki, kelime?i tevhid'e ancak nübüvvetle tamamlanır. Allah Resûlünü inkar edenler, "Allah?u Ekber"kelimesinde nasıl samimi olabilirler?Biz Hıristiyan veya diğer din mensuplarıyla görüşülmesin, irtibat kurulmasın demiyoruz. Ancak onlarla olan ilgi ve irtibat, Hakk'ı ketmetmemek ve açıkça söylemek şartıyla meşrudur. Yani tebliğ esastır. Nitekim Allah Resûlü'nün o devrin Hıristiyanlarıyla olan görüşme ve münasebetleri, tam bir tebliğ örneği ve hakkın beyanı şeklinde cereyan etmiştir. Kur'an?ı Kerim'de Âl?i İmran suresinin ilk seksen ayetini ve Meryem suresini ibretle inceleyiniz! İstirham ederim. Bakınız ilgili ayetler; Âl?i İmran (1?8, 18?32, 35?37, 42?51, 53?61, 62?64, 79?80, 85?86) ve Meryem (21?25).Bakınız, şu ayet Hıristiyanlar hakkında inmiştir; "De ki: Allah'a ve Rasûlüne itaat ediniz. Eğer yüz çevirirlerse muhakkak ki, Allah kafirleri sevmez." (Âl?i İmran ?32). "Andolsun 'Allah üçün üçüncüsüdür' diyenler kafir olmuşlardır." (Maide?73) "Müminler, müminleri bırakıp kafirleri dost edinmesinler." (Al?i İmran ?28) Kaldı ki haham ve papazlarla işbirliği ihtiyacı nereden çıkmaktadır? Kimin için, neye ve kime karşı bir ve beraber olunacaktır.? Ancak ilhad fikri ve ateizm öldüğüne göre bu taviz, bu tahribat, bu zillet nedendir?Bu tutum insanlara Hıristiyanlığı normal ve meşru kabul etme hissiyatını verir ki, gençliğimiz, teknolojik üstünlüğü elinde tutan Hıristiyan dünyasına, Hıristiyanlık dinine meylederlerse bu vebali kim taşıyabilir?Nitekim bütün şehirlerimizde ve özellikle İstanbul, İzmir, Ankara,Eskişehir ve Adana gibi vilayetlerde gençlere İncil okutma faaliyetine başlanmıştır.Ve bilmekteyiz ki, asırlardır süren Hıristiyanlaştırma ve misyonerlik faaliyetleri, özellikle günümüzde daha da organizeli ve sinsi bir şekilde hız kazanmıştır. Hâlâ tarihî haçlı taassubunda İstanbul, İzmir ve hatta Anadolu kurtarılmayı bekleyen işgal edilmiş topraklar olarak algılanıyor ve öğretiliyor.

İspanya'yı düşünün ki, 800 yıl yaşayan bir İslam medeniyetinden bugün bir iz bile bulamazsınız. Ehl?i küfrün hesabının ileriye dönük ve intikam dolu olduğunu asla unutmamalıyız. Sekiz asır Endülüs Müslümanlarının yaşadığı İspanya'da bir tek Müslüman bırakılmamış, hepsi katledilmiştir. Halbuki İstanbul'un fethinin üstünden 545 yıl geçmiştir. Sırplar, Bosna'da katliam yaparken 'Hedefimiz İstanbul? Anadolu, hatta Horasan' diyorlardı; unutmayalım. Haçlı taassubunun doğurduğu kin, tarih boyunca hızından hiçbir şey kaybetmeden yaşatılmaktadır.Son günlerde manevi ve dini değerler üzerinde çıkarılan tartışmalar sebepsiz değildir. Bu, uluslararası organizeli bir güç tarafından planlanmakta, bu hususta yerli uşaklar kullanılmaktadır. İyi bilelim ki hedef, sadece dinimiz değil, devletimiz ve hatta vatanımızdır Bir baskı ve yılgınlık hali sergilenmesi de anlamlı değildir. Zira zat?i âliniz hukuk dışı bir iş yapmıyorsunuz ki, korkup endişe edeceksiniz.Yaptığınız millete ve vatana hizmettir.Kaldı ki siz, ne bir siyasi lidersiniz, ne de İslam namına seçilmiş bir temsilcisiniz. Her iki halde de böyle badirelere düşmenin anlamı yoktur.Nitekim biz, devlet ve millet kucaklaşmasıyla milli bütünlüğü temine çalışıyor, mevzuat ve hukukun üstünlüğünü hayata geçirmeye gayret ediyoruz.Biz, bu tartışma, istişare veya uyarıyı nefsanî bir hesapla ve de kötü örnek teşkil edecek şekilde kamuoyu önünde yapmıyoruz. 'Kol kırılır yeniçinde...kalır' denildiği gibi, bu bizim kardeşlik ve inanç beraberliğinden kaynaklanan görevimizdir.

Samimiyet, ihlas ve vefanıza inandığım kardeşim olarak, bu açık ve samimi düşünce ve uyarılarımı, edille?i şer'iyye ölçüleri ve hassas inancınız ve vicdanınızla kâmil anlamıyla değerlendirip, bir nefs muhasebesi yapacağınıza inanıyor, bu vesileyle tekrar kalbî muhabbetlerimi arz ediyorum. Allah'dan Sırat?ı Mustakim üzere daim bulunmanızı niyaz ediyorum".

Prof. Dr. Haydar Baş (6 ŞUBAT 1998)

Evet, tarihi mektup bu şekilde?

Saadet Partisi ve Sayın Erbakan konusunda ise, Prof. Dr. Haydar Baş'ın tavrının ne kadar net olduğu bilinmektedir. Saadet Partisi ve Sayın Erbakan hakkında hiçbir bir eleştiride bulunmadığı gibi çevresindeki hiç kimsenin de aksi bir tutum içerisinde olmasına müsaade etmemiştir. Hatta AKP iktidarı döneminde Sayın Erbakan aleyhinde çıkartılan mahkumiyet kararlarının yanlı ve yanlış olduğunu, bu ülkede başbakanlık yapan bir kimse hakkında, AKP iktidarının takındığı tutumun yanlışlığını medya önünde defaatle ifade eden tek kişidir.

6)Son bir iftira da şu: Halkın arasında dolaşan, Fethullah Gülen ve Grubu'nun gerçek kimliklerini ortaya koyan Vcd'lerin derin devlet tarafından gizli bilgiler içerecek şekilde Prof. Haydar Baş'a hazırlatıldığıdır.

Öncelikle halkın arasında dolaşan bu Vcd'ler herkese ulaştığı gibi bize de ulaşmıştır. 3 adet Vcd'den oluşan bu takımı başından sonuna kadar bizimde izleme imkanımız oldu. Vcd'lerin içinde yer alan bilgilerin ve görüntülerin tamamı izleyen herkesin anlayabileceği gibi öyle gizli kapaklı bilgiler değil... Aksine bizatihi Fethullah Gülen'in kendi yazılarından ve sözlerinden oluşuyor. Ya da içinde Fethullah Gülen Gurubu'nun kamuoyuna yansımış uygulamaları var. Yani bunlar iftiralarda denildiği gibi istihbarat bilgileri falan hiç değil... Vcd'leri hazırlayanlar güzel bir araştırma yapmış ve Fethullah Gülen gurubunun yaptıklarını bir bir yine onların kendi ağzından ortaya koymuş... Vcd'lerdeki haber kaynakları Fethullah Gülen grubuna ait yayın organlarında yer alan, Gülen veya yakınları imzalı ifadeler... Şimdi bunları sanki derin devletin elinde bulunan gizli belgeymiş gibi gösterip, arkasından da son derece seviyesiz ve ahlaksız iftiralarla Prof. Haydar Baş'ı karalamaya kalkanlar, geçmişte olduğu gibi bu günde hukukun önünde, hak ettikleri cezayı elbette alacaklar...

Prof. Haydar Baş her zaman bölücü ve yıkıcı unsurları, sahip olduğu düşünceleri ile çürütmüş ve onları bertaraf etmiştir. O'nun bu karşı konulmaz görüşleri karşısında fikir planında kaçacak delik arayanlar, yolu iftira atmakta bulmuşlardır. Allah için söyler misiniz, 30'u aşkın kitabı onbinlerce makalesi, bir o kadar açıklaması olan Prof. Haydar Baş hakkında iftira ve karalama yolunu seçenler, bir tek sözüne, bir tek cümlesine, bir tek hareketine, bir satır eleştiri yazabilmişler midir? Elbette hayır. Bunu yapamayacaklarını bilenler işte bu çirkef yolu kendilerine seçmişlerdir. Ama ne O'nu yolundan bir zerre alıkoyabilirler, ne de kendilerini temize çıkartabilirler.

Prof. Dr. Haydar Baş'ın hayatını yakînen bilen birisi olarak şunu hemen söyleyebilirim ki hayatında hiçbir hukuki davayı kaybetmemiştir. Çünkü o millet ve devlet davasında haklıdır ve millet adına hakkını hukukun içerisinde sonuna kadarda korumasını başarmıştır. Bugün iftira atanlar ne ilktir, ne de son olacaktır. Ancak bugünkülerinde gelecektekilerin de akıbeti geçmiştekiler ile aynı olacak Türk adaleti önünde hepsi hüsran olacaktır. Bu ülkenin sahipsiz olduğunu parça, parça edilip lokma lokma yutulacağını sananlar

Prof. Dr. Haydar Baş'ı hiç tanımıyorlar.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100