Bu haber kez okundu.

MEDYA KAZANI
Bu da devletin uyanıklığı
İki türlü uyanıklık var: Devletin uyanıklığı, vatandaşın uyanıklığı. Önce bir tespit: Devlet, "devlet baba" olmayınca, vatandaşın uyanıklığı da kaçınılmaz oluyor...

Gazetelerde vatandaşın uyanıklığına dair dün önemli bir haber vardı. Yeni Mesaj'ın ekonomi sayfasından aktaralım... Maliye müfettişlerine göre, gelir vergisi kaçağı oranı yüzde 62. En çok vergi kaçıranlar işadamları, avukatlar ve doktorlar olarak sıralanıyor. Devletin 6 yıl boyunca eğitimi için 72 milyar lira harcadığı doktorlar liste başında yer alıyor.

Bu ülkede asgari ücretle çalışan bir işçiden ayda 55 milyon lira vergi alınıyor. Özel muayenehanesinde "vizite ücreti" 60 milyon lira olan ve günler sonrasına randevu koparılabilen bir doktorun ödediği vergi de bundan fazla değil... Örneğimize konu olan bu doktor kaba hesapla yılda 300 milyar kazanıyor. Bunun karşılığında ödemesi gereken vergi 90?100 milyar lira. Fiilen ödediği vergi ise yaklaşık 1 milya lira. Benzer durum avukatlar iç~|~in de geçerli. Tıpkı bazı doktorlar gibi evininin geçimini 'zar zor" sağlayabilen avukatlar için söyleyebileceğimiz bir şey yok. Ancak "vekalet ücreti" 10 milyardan başlayan, yıllık geliri trilyon merdivenini aşanlar için söylenebilecek çok şey var.

Peki nasıl anlaşılacak kimin ne kadar para kazandığı? Bu son derece güç bir mesele. Dünyada vergi kaçağının en düşük olduğu ülke ABD bu işi çözüme kavuşturmuşsa, benzeri Türkiye'de de yapılabilir.

Ya devletin uyanıklığı?

Bizim devletimiz vatandaştan da uyanık. Hergün gazetelerde devlet mağduru onlarca vatandaş örneğine rastlıyoruz. Devlet alacağına şahin kesiliyor ama borcuna karşılık "köstebek gibi" toprağa gömülüyor! Enflasyon yüzde 18'e düşmüş ama elektrikte, telefonda gecikme zammı hala yüzde 48!

Ve yazımızın omurgasını oluşturan haber... Zaman'ın dün manşetten verdiği habere göre, sigortası olmayan ve kaza geçirenlerin tedavi masraflarının karşılanması için 1983'te kurulan Garanti Fonu'nda 110 trilyon lira birikmiş. Hazine Müsteşarlığı bünyesindeki fondan şu ana dek kazazedelere hiçbir yardım yapılmamış. Yetkililer uygulamayı sır gibi saklayınca vatandaş böyle bir fonun varlığından haberdar bile olamamış. Dedik ya! Uyanık devlet! Vatandaşına hizmet etmeyi değil, onu soymayı aklına koyan devlet! Burada devletten kastımız, onun adına hizmet gören bürokrat elbette...

Habere devam edelim: Hazine Müsteşarlığı Sigortacılık Müdürlüğü bünyesinde biriken paraların nerelere harcandığı ise bilinmiyor. Sağlık eski Bakanı Osman Durmuş, bakanlığı döneminde bu fonu kullanmayı çok istediklerini, ancak başarılı olamadıklarını söylüyor. Durmuş, toplanan paralarla makam arabaları satın alındığını ya da devletin açıklarını kapatmak için yama olarak kullanıldığınıvurgularken, Hazine'nin Sigortacılık Müdürlüğü'nden bir yetkili, sorunun vatandaşların bilinçsizliğinden kaynaklandığı iddiasında!

Canlı örnek

Fonun kuruluş amacına göre, sigortası olmayan ve kaza geçiren herkesin acil yardım ve tedavi masraflarının buradan karşılanması gerekiyor. Özel, devlet ya da üniversite hastanesi ayrımı gözetilmeksizin bütün kurumlar kazada yaralananlara ücretsiz olarak yardım etmek zorunda. Ancak böyle bir imkândan haberdar olmayan vatandaşlar milyarlarca liralık hastane faturasını ceplerinden ödüyor. Hastane yetkililerinin uygulama hakkında vatandaşa bilgi vermemesi ise manidar bulunuyor. 21 yıl önce kurulan fonun nasıl işlediğinin en son örneği İstanbul'da yaşandı. Mustafa Uslu, 22 Aralık 2003'te Küçükçekmece'de kaza geçirdi. Kendisine çarpan Sabahattin Karadeniz, onu en yakın hastaneye götürdü. 10 gün komada kalan Uslu, 20 gündür hastanede. Karadeniz ilk müdahale için teminat olarak 570 milyon lira ödedi. Sigorta fonunu kullanmaktan kaçınan hastane, yaralının yoğun bakıma alınması için Karadeniz'den tekrar para istedi. Uslu'nun kırık kafatası ile beyin dokusu arasında kan birikintisinden dolayı ölüm tehlikesi olduğunu bilen Karadeniz, açık çek vermek zorunda kaldı. Hastane yönetimi ise çeke 5 milyar lira yazmış.





Bunlar hükümetin Kıbrıs kriterleriymiş
Malum Dışişleri Bakanlığı'ndaki bürokratlar ile Genelkurmay'daki "kurmay subaylar" şu günlerde harıl harıl Annan Planı üzerinde kafa yoruyor. Neticede kimi haberler basına da yansıyor. Ancak yansıyan haberler genelde yalanlanıyor. Bu durum da sözkonusu haberleri sızdıran kişilerin "ilgili ve etkili" makamda olup olmadıkları sorusunu gündeme getiriyor.

Dün Radikal'ın manşetinde de benzer bir haber vardı. Haberin kaynağı isimsiz Dışişleri Bakanlığı bürokratları. Hükümet adına Annan Planı'nı onlar hazırlıyormuş... Önemli bir not: Aktarılan bilgiler kesin değil. Çünkü uluslararası anlaşmada bir kelimenin bile anlamı vardır. Onun için fikir olsun diye alıntılıyoruz Radikal'in haberini...

Peki ne var hükümetin 'tutum belgesi'nde?

Aktaralım:

Asker sıfırlanabilir: Annan Planı'nda yer alan Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne (AB) tam üye olmasından sonra adadaki Türk askeri sayısının sıfırlanmasını öngören hüküm kabul edilebilir.

Adada Türk kimliğinin korunmasının, orada Türk askerinin sonsuza kadar kalmasından daha önemli olduğunu düşünüyoruz. Asker sayısı azaltılsa veya sembolik olarak kalsa ne olur? Nasıl olsa Annan Planı'na göre adada Türkiye'nin garantörlüğü korunacak. Herhangi bir durumda müdahale etme kabiliyemiz 1974 öncesine göre daha iyi olacak.

Türk?Yunan dengesi: Annan Planı, adada Türk?Yunan dengesinin sağlanması konusunda yüzde 5 gibi bir oran koyuyor. Bu oran üzerinde pazarlıklar yapacağız, ama burada esas olan Türkiye AB'ye girmeden hiç kimsenin güneyden kuzeye geçip yerleşmesine izin vermemek. Yani, KKTC' deki Türk nüfusunu dağıtacak, onları azınlıkta bırakacak girişimlere karşıyız. Güzelyurt?Maraş gibi bölgelerin Rum tarafına bırakılmamasına çalışacağız.

AB'ye endeksli olamaz: Kıbrıs'ta çözüm Türkiye'nin AB'ye girmesinin koşulu olamaz, ama biz çözüp de AB'ye girmekte kararlıyız. KKTC'deki Türk kimliğinin korunmasında Avrupa Birliği de bize destek vermek zorunda. Güneyden kuzeye olan geçişler de bu doğrultuda düzenlenmeli. Güneyden kuzeye geçişler aşama aşama olmalı ve geçilecek bölgedeki Türk nüfusu Rumların gelmesiyle birlikte azınlıkta kalmamalı. Bu yüzden hangi bölgeye kaç Rum'un geçebileceği hesaplanmalı. Adada yapılacak geçişler kuzeydeki herhangi bir toprak parçasında yoğunlaşmamalı. ABD ziyareti: Başbakan Erdoğan, 26 Ocak'ta ABD'ye Kıbrıs konusunda KKTC ile tam mutabakat sağlayarak gitmek istiyor. Ankara ile KKTC'nin ortak hareketi çok önemli. Burada da en büyük sorumluluk KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'a düşüyor. İyi müzakereci: Rauf Denktaş'ın, müzakerelerin Annan Planı üzerinden yapılmasına ikna edilmesinden çok, kendisinin buna inanması önemli. Çok iyi bir müzakereci ve gerçekten inandığını sonuna kadar savunur. Et, kemiği yumuşatır: Hükümet, Kıbrıs sorununda tarafların esnekliğini savunuyor. Her şeyin tartışılıp, konuşulmasından yanayız. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Genelkurmay'la kendileri arasında görüş ayrılığı bulunmadığını vurgulamak için 'etle kemik gibi' olduklarını söyledi. Dışişleri et, Genelkurmay da kemiktir. Et?kemik mekanizması şöyle işler: İskeleti kemik oluşturur ve korur, et de onu yumuşatır. Kemik ne kadar kuvvetli olursa vücut da o kadar diri görünür. Ancak dışa karşı kemiğin sertliği et tarafından yumuşatılır. Son söz de bizden: Türkiye'nin Annan Planı konusunda 7, Rum Kesimi'nin ise 14 itiraz ettiği husus varmış...



Beyin göçünün resmidirHaber, Hürriyet'in manşetinde yer aldı. Hürriyet, keyfiyeti bir başarı öyküsü olarak yansıttı kamuoyuna. Türkiye'deki önde gelen ABD okulu olan Robert Koleji'nde okuyan 25 öğrenciye, Harvard, Yale, Princeton, California Institutu of Technology gibi önde gelen ABD üniversiteleri 4 yıllık lisans eğitimi bursu vermiş. Robert Koleji, ilköğretim son sınıfında okuyan öğrencilerin girdiği Özel Okullar Sınavı'nda en yüksek puanı alanların tercih ettiği bir eğitim kurumu... Benim Amerikan üniversitelerinde okumaya bir itirazım yok. Üstelik sözkonusu üniversitelere bırakın burs alarak, eğitim ücretini ödeyerek bile girmek zor. ABD malum dünyadaki en büyük beyin avcısı ülke. En çok beyni de Türkiye, Pakistan, Hindistan, Doğu Avrupa ve Uzakdoğu ülkelerinden avlıyorlar. Robert Koleji gibi eğitim kurumlarının yöneticilerinin yanı sıra ABD büyükelçilikleri ile konsolosluklarının bir görevi de başarılı gençlere kanca atmak! Her yıl ÖSS'de dereceye giren öğrencilere Amerikan üniversitelerinden teklif gelmesi nafile değil. Aynı zamanda ODTÜ, Bilkent ve Boğaziçi gibi önde gelen üniversitelerimizden yüksek başarı ortalamasıyla mezun olanlar da Amerikan kancasıyla muhatap oluyorlar. Demek ki takip ediliyorlar! Amerikan hegemonyasının devamı için 'zeki insanların' ABD emellerine hizmet etmesi bir ön koşuldur. Burada sorun, sözkonusu öğrencilerin karşılıksız bursla ABD'ye gidip gitmeyecekleridir. Karşılıksız ise ne ala... Karşılıklı ise, neyin karşılığında! Biraz da çuvaldızı kendimize batıralım. Amerika'da zeki ve başarılı insanlara iş çok. Para da çok. Türkiye'de ise maalesef başarılı insanlar gereği gibi değerlendirilemiyor. Doğru dürüst araştırma merkezlerimiz bulunmuyor. Bulunanlara ise "siyaset" bulaşmış. Dindar insanların böyle kurumlarda yeri yok... Oruç tutmak bile problem yapılıyor. Türkiye'ye çöreklenmiş belli mahfiller suyun başını tutmuş. Türkiye'de nitelikli gençlerin istihdam edilebileceği özel sektör de yeterli değil. Şimdi Amerika'da okuyan bir genç, oradaki ortamdan daha iyisini, en azından eşitini burada bulacak ki, yurda dönsün. Aksi takdirde, manen mücehhez olmayan bu beyinler, dünya imkanlarının tatlılığına kapılarak gittikleri ülkede kalıyor. Sonuçta kaybeden Türkiye oluyor! Bu ülkede 70 yıldır adamakıllı bir buluşun yapılamamasının temel nedenlerinden biri de bu!
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100