29 Ocak 2005 Cumartesi 00:00
1179 Okunma
Patrikhane sadece bir piskoposluk

M. 381 yılına kadar "İstanbul Piskoposluğu" adı altında Herakleia (Marmara Ereğilisi) Metropolitliği yoluyla Efes Metropolitliğine bağlı bir kilise statüsündeki Patrikhane'nin bu statüsü, Hıristiyan dünyası için büyük önemi bulunan İznik Konsili'nde de tescil edildi. 1. Ve 2. Efes Konsillerinde de böyle mütalaa edildi. M.451'de Kadıköy Konsili'nde İmparator Thedosius'un zoruyla "ekümenik patriklik" yapıldı. Fakat bu, siyasî zorlamadan öteye geçemedi. İmparator Bacilikos zamanında toplanan konsil ve Efes toplantısı ile bu statüye son verildi. Patrik Acacius aforoz edildi. "Sen, bırak 'ekümenik' statüye sahip olmayı, biz seni 'Patrik (hane)' olarak dahi kabul etmiyoruz. Sen olsa olsa, kutsal kilise kanunları gereğince, Efes'e bağlı 'sıradan bir piskopos(luk)'sun!" denildi. Doç. Dr. M. Süreyya ŞAHİN İstanbul Patrikliği'nin Siyasî Maksatlı Ekümenikliğine Hıristiyan Âleminde Tepkiler Kadıköy Konsili'yle kiliseler arası birliğin sağlanması hedeflenirken, daha büyük gediklerin açılmasına ve Hıristiyan dünyasında bir daha birleşmemek üzere bölünmelere sebebiyet verildi. ~|~ 10 Kasım'da çalışmalarını tamamlayan Konsil'in kararları delegelere zor kullanılarak imzalattırılmış; Roma heyeti ise, tehditlere rağmen 28. madde yüzünden kararları imzalamayarak Konsil'i terk edip Roma'ya dönmüş ve durumu Papa Leo'ya anlatmışlardı. Bu yüzden İmparator ve Konsil, Leo'ya birer mektup yazarak alınan kararların onaylanmasını ve bütün kiliselerde ilan edilmesini istemişti. Papa da cevabî mektubunda, "Konsilin inançla ilgili kararlarını onayladığını, fakat kilise organizasyonuyla ilgili kararlarını ve özellikle 28. maddeyi kabul edemeyeceğini" bildirdi.

Bunun üzerine İmparator, (imparatoriçe) Pulharya ve Patrik Anatolius, Papa'yı ikna etmek için tekrar övgüyle dolu mektuplar yazdılar, fakat Leo teskin olmadı.

22 Mayıs 452 tarihli mektubunda İmparator Marcian'a, "Konsil'de kabul edilen 28. maddenin, başta İznik Konsili'nin 6. maddesi ve İstanbul Konsili'nin 3. maddesiyle ters düştüğünü; binaenaleyh ataların kanunlarının, Kutsal Ruh'un statüsünün ve eski zaman geleneklerinin çiğnendiğini ve Kutsal Kitap'la ters düşüldüğünü, bu maddeyi kesinlikle kabul edemeyeceğini" yazdı.

Papa, İmparatoriçe Pulharya'ya yazdığı mektupta ise, "381'den beri, hakkı olmadığı halde, İstanbul Piskoposluğu'na bahşedilen imtiyazlara göz yumulduğunu, buna rağmen İstanbul Piskoposu Anatolius'un, selefi (kendinden önceki) Filavian'ın alçak gönüllüğününün aksine, aç gözlülüğünün doymadığını ve kesinlikle bu 28. maddeyi kabul edemeyeceğini" bildirdi.

Leo, aynı tarihte Patrik Anatolius'un mektubuna verdiği cevapta da, bizzat İmparator'u suçladıktan sonra, Anatolius'a geçmişini hatırlatarak onu açgözlülükle suçladı. Ayrıca, "İstanbul'un hiçbir metropolitlik hakkının dahi bulunmadığını, bu hakkın, sadece Apostolik menşeli kiliselere ait olduğunu" vurguladı ve "bu yüzden kendisinin (Anatolius'un) Antakya Patrikliği için Maximus'u atamasının da, kilise kanunlarına aykırı olduğunu" ileri sürdü.

Papa Leo, Saraya , bu 28. madde aleyhinde mektuplar yazmasının yanında, bir yandan da diğer piskoposlara, "İstanbul'un Apostolik menşeli olmadığını ve bu yüzden 'patriklik' statüsünü dahi taşıyamayacağını, bu hakkın sadece Roma, İskenderiye ve Antakya'ya ait olduğunu, bunun da İznik Konsili tarafından resmen kabul edildiğini" yazıyordu. Bu faaliyetlerini, İstanbul'daki vekili Cos Episkoposu Julian aracılığıyla İmparatora da bildiren Papa Leo, ölümüne kadar (10.11.461) bu madde ile olan mücadelesini sürdürdü.

Doğu Hıristiyanlarının Tepkileri

381 İstanbul Konsili kararının doğurduğu rahatsızlık ortadayken, ayrıca Kadıköy Konsili'nde Dioscoros'un aforoz edilerek sürgüne gönderilmesi, Mısır'da büyük bir gerginliğinin doğmasına sebep oldu. Mısır(İskenderiye)'lı piskoposların Kadıköy'den döndükten sonra, "başkentte kararları, baskı zoruyla imzaladıklarını" söylemeleri, zaten varolan gergin havayı iyice gerginleştirdi.

Kudüs'te de durum, bundan farklı değildi. Filistin piskoposlarından Theodosius, Kadıköy Konsili'nde patriklik statüsü kazanmak uğruna Kudüs Piskoposu Juvenal'in, İstanbul Patrikliğiyle işbirliği yaptığına tanık olmuştu. Esasen Juvenal, II. Efes Konsili'ndeki tutumuna kıyasla, bu konsilde "kaypak" bir tutum sergilemişti. Theodosius'un, Filistinli rûhânîlerle topladığı Sinod'da onun bu farklı iki tutumu kıyaslandı; onun, sırf patrik olabilmek için inançlarından taviz verdiği belirlendi. Bu durum da, onun aleyhinde kamuoyu oluşmasına yol açtı. Aleyhindeki mümayişler yüzünden burada tutunamıyarak İstanbul'a dönmek zorunda kaldı. Filistinli ruhbanlar da hemen bir Sinod toplayarak Juvenal'ı patriklikten azlederek, Theodosius'u yeni patrik olarak seçtiler.

Ve yine Kadıköy Konsili'nin bazı yanlış tasarrufları, Efes'te olduğu gibi, Güneydoğu Anadolu(Diyarbakır, Mardin...)'da da tepkilere ve aleyhte faaliyetlerin başlamasına sebep oldu.

Bu faaliyetler, Hıristiyan dünyasının her bir yanında tepkilerin gittikçe daha da yoğunlaşmasına sebep oluyordu. Fener'e verilen bu "ekümeniklik" sıfatı, "dînî bir statü" olduğu için, başkent rûhânîleri dahî dînî bakımdan bu oluşumu savunamıyorlardı. Bu defa da, bunun için çareler, daha doğrusu kılıflar aranmaya başlandı.

Fener Patrikhanesi, Ekümenikliğini İspat İçin Hîleli Yollara Başvuruyor:

Uydurma Rüya ve Sahte Belge

Önce de belirtildiği gibi, Fener Patrikhanesi, Kadıköy Konsili'nde, kararları imzalamayı kabul etmeyen rûhânîleri, siyasî gücü yanına alarak ölümle tehdit edip imzalatmışsa da, Papa Leo'nun, "Kutsal Kilise kanunlarına ve Kutsal kitaba ters düşmesi" sebebiyle "dînî açıdan" itiraz etmesi karşısında zor duruma düştü. Bütün sıkıntı, kilisesinin "Apostolik" olmaması yani "bir havârî tarafından kurulmamış" bulunmasıydı. İstanbul, 4. yy.'ın başında kurulmuş (330) bir şehir olup, Luka'nın yazdığı Resullerin İşleri adlı eserde, havârîlerin uğradıkları veya mektup yazdığı gibi, çevresinden bir havârînin geçtiğine dair en ufak bir îmâda dahî bulunulmamıştır.

Buna bir çare bulmak lazımdı. Patrikhane, kilisesini havârî Andrew'in (Andreas) kurduğu iddiasını ortaya attı. Oysa, Andrew'in İstanbul'a uğraması şöyle dursun, bu bölgeden geçerek Trakya ve Makedonya yoluyla Roma'ya gittiği hususunda dahî en ufak bir ipucu ve işaret bulunmamaktadır. Nitekim Narratio ve B. Dorotheus, Andrew'in Bizans'ta, bırakınız vaaz etmesi, kilise kurması; buralardan geçmesinin dahi imkansız olduğunu kaydetmektedirler. (Bkz. M.Çelik, Türkiye'nin Fener Patrikhanesi Meselesi, s.69).

Papa Leo'nun, dînî yönden itirazları karşısında bunalan Patrikhane, önce "Kutsal Havârîler Kilisesi" olarak adlandırdığı kilise ile havârîlerden bazılarının kutsal emanetlerinin (haç, asâ...) İstanbul'da bulunduğunu ileri sürerek, tezini, bunlar üzerine kurmaya çalıştı; fakat bu temeller zayıf ve yetersizdi. Bunun üzerine, doğruluğu şüpheli bir rüya ile, Tyrus Piskoposu Dorotheus'a isnat edilen (sahte) bir belgeyle de, İstanbul Kilisesi'nin, havârî Andrew tarafından kurulduğu, dolayısıyla Apostolik menşeli olduğu ilan edildi. Böylece Patrikhane, İstanbul Patrikliğinin hem başkent kilisesi olması, hem de ilk havârî (Andrew, Hz. İsa'nin ilk havârîsidir) tarafından kurulmuş bulunması sebebiyle Roma'dan öncelikli olması gerektiği iddiasını ileri sürmeye başladı. (Bkz. M. Çelik, Süryani Kilisesi Tarihi, S.194).

Tabiî ki, temeli bir rüyaya dayanan bu iddiaya kimse inanmadığı gibi, Patrikhane, konsillerde "alay konusu" oldu ve "sahtekârlıkla" suçlandı. Bu iddiasıyla daha da zor duruma düştüğünü gören Patrikhane, bundan da vazgeçmek zorunda kaldı.

Özetlersek, Patrikhanenin bu manevraları (çevirdiği dolaplar) ve devletin bu konudaki gayretleri, Doğu'da ve Batı'da (Patrikhane'ye kazandırılan "ekümeniklik" statüsüne karşı) doğan tepkileri yatıştıramadı. Artık devlet için iki alternatif kalmıştı: Ya Kadıköy Konsili'ni ve kararlarını iptal edecek veya ayaklanma sinyali veren bu nümayişleri, kuvvet kullanarak zorla bastıracaktı. Ne yazık ki Patrikhane'nin "Hıristiyan dünyasına hakim olma hırsları" sebebiyle zihinleri iğfal edilen devlet adamları ikinci şıkkı seçtiler ve sonuçta da tarihin en korkunç dînî katliamları gerçekleşti. Devlet de, topraklarının % 75'ini kaybederek büyük bir bedel ödedi. (Bu korkunç katliamlar için bkz. Çelik, Türkiye'nin Fener Patrikhanesi Meselesi, s.71?74)

İstanbul Patriğine Verilen

Ekümenik Statünün İptali

Patrikhane'nin ekümenik statü kazanma hırsı ile, imparatorların dînî kontrolü siyasî sistemin içine alma düşüncesi, tarihin en büyük katliamlarına sebep olmuştu. Sonuçta Kadıköy Konsili ve Patrikliğe verdiği ekümeniklik vasfı Hristiyan dünyasında hiçbir zaman kabul görmediği gibi, üstelik iç huzuru bozmuş, siyasî istikrarı da alt?üst etmiş, devleti parçalanmayla yüzyüze getirmişti.

Sonunda Bizans tahtına geçen (475) Basilikos bu tehlikeyi farketti. Bazı yanlış uygulamaları düzelterek halkın gönlünü aldı. Kilise temsilcileri ve rûhânîlerle toplantılar yaptı ve sonuçta, istikrarsızlığın önlenmesi için tek çarenin, Kadıköy Konsili'nin kararlarını iptal, Patrikliğe siyasi amaçla verilen ekümeniklik statüsünü lağvetmek olduğu kanaatine vardı.

Bu kanaatle İstanbul'a dönen İmparator, yetkili birimlerle de müşavereden sonra, hemen başkentte ekümenik bir konsilin toplanması için bir emirnâme yayınladı. Ekümenik İskenderiye ve Antakya patriklerinin de katıldığı konsil çok büyük ilgi gördü. Yaklaşık beş yüz rûhâni iştirak etti. Yapılan hararetli tartışmalar neticesinde, "Kadıköy Konsili'nin ve aldığı bütün kararların gayr?i meşrû ilan edilmesine" karar verildi. İmparator da Konsil'in bu kararına uyarak bir ferman yayınladı. Bu fermanda: "İznik Konsili'nde kabul edilen ilke ve prensiplerin dışında, bütün görüşlerin ve hangi konsilde olursa olsun, İznik'in ilkelerine ters düşen kararların gayr?i meşrû olduğunu ve özellikle Kadıköy Konsili'ni ve kararlarını lanetlediklerini" ilan etti. (Bkz. Mor İğnatius Yakup III, Tarihü'l?Kenîse, C.2, S.229?231).

Görüldüğü gibi, Konsil'in bu kararıyla Kadıköy Konsili kararları geçersiz sayılmış, böylece İstanbul Patrikliği'ne bu Konsil'de verilmiş olan "siyasî maksatlı ekümeniklik statüsü" de lağvedilmiştir. İmparator da yayınladığı fermanla bunu kabullenerek siyasî yönden meşrulaştırmıştır.

Bu fermanı, tüm Konsil üyeleri de imzaladılar. İmparator ve rûhânîlerin, Patrikhane'nin "lağvedilen ekümeniklik statüsü'nün teoride kalmaması için bir adım daha atmaları gerekiyordu: "İstanbul Patrikliği'nin ekümenik sıfat taşımadığını" bütün Hıristiyan dünyasına ispat ve ilan için, "aforoz" edilerek Kilise'den uzaklaştırılmasına karar verildi. Bunun üzerine rûhânî pederler İstanbul'dan Efes'e gelerek İskenderiye Patriği Timoteus'un başkanlığında bir Sinod topladılar. Bu Sinod'da Kadıköy Konsili'nin bütün kararlarının gayr?i meşrû olduğu bir kere daha karara bağlandı ve İstanbul Patriği Acacius (Akok) "aforoz" edildi. Sinod'un kararları, bir şükran mektubuyla birlikte İmparatora gönderildi.

Patriğin aforoz edilmesinin başkentteki konsilde değil de, Efes'teki toplantıda gerçekleştirilmesinin sebebi ise şu idi: 381 yılına kadar İstanbul Piskoposluğu Herakleia, dolayısıyla Efes Metropilitliği'ne bağlıydı. Bu tarihte Patriklik yapıldığı halde I. ve II. Efes konsillerinde de böyle mütalâa edilmiş ve bu durum 451 Kadıköy Konsili'ne kadar devam etmiştir. Rûhânîlerin, İstanbul Patriğini, başkenttekinde değil de, Efes'teki ikinci toplantıda "aforoz" ederek bütün Hıristiyan dünyasına vermek istedikleri mesaj şu idi: "Sen, bırak 'ekümenik' statüye sahip olmayı, biz seni 'Patrik (hane)' olarak dahi kabul etmiyoruz. Sen olsa olsa, kutsal kilise kanunları gereğince, Efes'e bağlı 'sıradan bir piskopos (luk)'sun!" Bundan maksat, ana mazisini (geçmişini) ve gerçek statüsünü hatırlatmaktı.

Bütün bunlara rağmen patrikler "dünyevî" iktidar/yetki hırsı yüzünden "ekümeniklik" dâvâsından bir türlü vazgeçmediler. Böylece de kaosa ve yüzbinlerce masum insanın hayatını kaybetmesine sebep oldular. (Geniş bilgi için bkz. Çelik, Türkiye'nin Fener Patrikhanesi Meselesi, S.77 vd.) Ancak İslam ordularının, üzerinde Antakya ve İskenderiye ekümenik patriklerinin bulunduğu toprakları fethetmesinden sonra artık İstanbul Patrikliği bu kiliseler üzerinde, siyasî kuvvet (İmparatorluk/Başkent Patrikliği olması) sebebiyle dünyevî hakimiyet "ekümeniklik" iddiasını kaybetti. Zaten Roma ile de artık böyle bir iddiaya kalkışamazdı. Esasen, en güçlü olduğu dönemlerde dahî bu iddiasını tutturamamıştı. Sonunda haddini bilmek, gerçeği kabullenmek zorunda kaldı ve 7. yy'dan itibaren, bu iddiasından vazgeçti; asıl konumu olan "Milli Rum Kilisesi" ne döndü. Fakat müzmin bir hastalık haline gelen bu siyasî ve dünyevî iktidar hırsı (özellikle 1050'den itibaren) tekrar tepti, bugünlerde de iyice azıttı.

Devamı Haftaya
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100