13 Nisan 2012 Cuma 11:58
6575 Okunma
Prof. Dr. Haydar Baş, İslam dünyasını birleştirmektedir

İCMAL

Hapisten gönderdiği ses kaydında eksik ve yanlı bilgiler ile Ehl-i Beyt'e, Hz. Ali'ye, Prof. Dr. Haydar Baş Hocaya cevap vermeye çalışan kişi, aslında onlara da değil, Cenab-ı Hakkın ayetlerine ve Resûlullah'ın hadislerine dil uzatmaktadır.

Aylardır gözaltında bulunan bu kişi, Ehl-i Beyt'i ve Hz. Ali'yi nasıl ağzına alabilir ki? Yazdığı Ehl-i Beyt Külliyatı ile hem İslam dini üzerindeki oyunları bozan, hem de bölgemizdeki işgal harekatına set çeken gerçek bir âlimin adını nasıl ağzına alabilir ki? Bu kişi, Haydar Baş Hocayı, Hz. Ali'nin imametinin gasp edildiğini eserlerinde dile getirdiği için Ehl-i Sünnet dairesinden çıkarmakta ve hatta iman dairesinden çıkmakla itham etmektedir.

“Hz. Ali'ye hakkını vermediler, hak onunken kendinden önce 3 kişiye verdiler, diyenin durumu imanla bağdaşır mı?” demektedir. Sayın Baş'ın eserleri okunduğunda görülecektir ki, bu konudaki görüşler hadislerin nakli şeklinde verilmiştir.

Şii ve Sünni dünya birleşmelidir

Gelinen noktada ise, Sayın Baş'ın Külliyatı, Ehl-i Beyt kongreleri ile Şii ve Sünni dünyayı birleştirecek orta bir noktaya gelinmesine vesile olmuştur. Konuşmada geçen iftiralara cevap verilecek ve hakkında kanuni yollara da başvurulacaktır. Ancak ilk olarak altının çizilmesi gereken bir hakikat vardır: Hilafetin Hz. Ali'nin hakkı olması ve Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın bu konuda Hz. Ali'nin hakkını yediği ile ilgili görüş Sayın Baş'a ait değildir. Bu gerçeği savunan pek çok kişi vardır. Ancak bu gerçek, en fazla uğruna canını feda etmekten çekinmeyen İmam Hüseyin'e aittir.

Kerbela faciasında şehadet şerbetini içen İmam Hüseyin neden ve kime karşı kıyam etmiştir? İmam Hüseyin, hilafetin kendi hakkı olmasına rağmen, hakkı olmayan kişiler tarafından gasp edildiğini söyleyerek, ümmetin gerçekleri görmesi ve İslam'dan sapmasının önüne geçmek için kıyam etmiştir. Şii veya Sünni hangi kaynak eseri açarsanız, Kerbela vahşeti ve İmam Hüseyin'in kıyamı ile ilgi bundan başka bir gerekçeye rastlamazsınız.

Müslümanlar için şeref meselesidir

İmam Hüseyin, Resûlullah'ın “oğlum” hitabına mazhar olmuş, cennet gençlerinin efendisidir ve Ehl-i Beyt'tendir. İmam Hüseyin'in sahip çıktığı ve canı pahasına halkı ayıktırmaya çalıştığı bir konuya sahip çıkmak bir Müslüman için şeref vesilesi olmalı iken, bunları iman çizgisinden sapma olarak yorumlamak, bu çarpık yorumu yapan kişinin neye inandığı noktasında bizi düşündürmektedir. Hapisten seslenen kişi! Sen veya senin gibi düşünenler, hadislerle övülen, cennetle müjdelenen bir kişinin, kanı ile savunduğu dava için “küfür” diyebilmektesiniz?

Kendinize geliniz! 

Hapisten seslenen kişi, görüşlerini İmam-ı Rabbani ile desteklemektedir. İmam-ı Rabbani, yaşadığı dönemde ülkesine yoğun şekilde başlayan Şii akını ile mücadele etmiştir. İmam-ı Rabbani, Ehl-i Beyt tarafı olarak anılamaz. Hz. Fatıma'nın Fedek hurmalığı konusundaki çıkışlarını, “dinî bir gazaplanma değil, kadınlığının verdiği hislerle maddi bir gazaplanma” olarak değerlendirecek noktadadır. Hz. Fatıma, Tathir ayeti ile sabittir ki, temizdir. Ehl-i Beyt'tendir. Al-i İmran Sûresi'nin 61. ayetine göre, Resûlullah'ın yanında Necran Hıristiyanlarına karşı mübahaleye katılan ve doğru sözlülüğü ayetle sabit bir kişidir.

İmam Rabbani'nin hilafet konusunda İmam Ali'ye ve Fedek konusunda Hz. Fatıma'ya olan çıkışları, Mübahale ayeti (Al-i İmran, 61), Tathir ayeti (Ahzab, 33), Meveddet ayeti (Şura, 23) ve Ebrar ayetlerine (İnsan, 8) terstir. İslam akaidinde bir konu hakkında ayet varsa ayet, ayet yok hadis varsa hadis, yoksa içtihat geçerlidir. Bu konuda ise hem ayet, hem de Peygamber Efendimizin hadis-i şerifleri vardır. 

Ayetle doğrulukları, temizlikleri sabit kişilerin durumları hakkında fikir beyan ederek içtihat yapmak kimsenin harcı değildir. Bu Kur'an ve Sünnete terstir. Bidattir. İmam Rabbani her ne kadar mutasavvıf olarak değerlendirilse de etkisinde kaldığı Mevlana Kemal Keşmirî isimli hocası aklî ilimlerde ileri idi. Dolayısı ile İmam Rabbani'nin olayları değerlendirmesi de basiret gözü ve maneviyattan ziyade, aklına göredir ki, ayet ve hadisin olduğu meselelerde hiç kimsenin ayrı bir netice çıkarma hakkı yoktur. 

“Kaldı ki, sahabeden, hilafetin Hz. Ali'nin hakkı olduğunu savunan birçok sahabe vardır. Bunların en meşhurları şunlardır: Selman-i Farisi, Ebu Zer Giffari, Mikdad b. Esved, Ammar b. Yasir, Halid b. Said b. As, Bureyde Eslemi, Ubey b. Kab, Huzeyme b. Sabit, Ebu Heysem b. Teyhan, Sehl b. Huneyf, Osman b. Huneyf, Ebu Eyyub el-Ensari, Cabir b. Abdullah el-Ensari, Huzeyfe b. Yeman, Sad b. Ubade, Kays b. Sad, Abdullah b. Abbas, Zeyd b. Erkam.” (İmam Ali, Prof. Dr. Haydar Baş).

İmam-ı Azam'ın Muaviye ile ilgili sözleri mühimdir

Acaba, hapisten seslenen kişi kendini sahabeden de üstün mü görmektedir? Hapisten seslenen kişi, Hz. Ali'nin hilafeti hak ettiğini kabul etmediği gibi, Hz. Ali ile Muaviye arasındaki muharebe ve ayrılıkların içtihat ayrılığından doğan dinî bir mesele olduğunu söylemiştir. “Biz Hz. Muaviye aleyhine konuşmanın ve onunla birlikte olan 10 bin sahabenin aleyhine gitmenin dahi ne kadar sakıncalı olduğunu anlatıyorken, adam kalkmış Ebubekir'in, Ömer'in konumunu tartışmaya açıyor” demektedir.

Muaviye'nin hilafeti ile ilgili olarak İmam Azam Ebu Hanife şunları söylemiştir: “Şamlılar bizi sevmiyorlar. Zira, Hz. Ali ve Muaviye'nin saflarından birisine iştirak etmemiz talep edildiğinde biz, ‘ancak Ali'nin askerleri arasına katılırız' diyoruz. Ehl-i hadis diye bilinenler bizi sevmiyor. Zira, biz Ehl-i Beyt'i seviyoruz. Ehl-i Beyt'e gönülden bağlıyız. Hilafetin Hz. Ali'nin hakkı olduğuna inanıyor ve savunuyoruz.” (Bezzazi, Menakıb-u Ebu Hanife, s. 275).

İmam Gazali ise hilafetle ilgili olarak şunları söylemiştir: “… Fakat hilafet hususunda delil bütün açıklığı ile ortaya çıktı. Ve konu aydınlandı. Cumhur (Müslümanların tamamına yakın çoğunluğu) Gadir-i Hum Hutbesindeki hadisin metninde şeksiz şüphesiz tam icma ve ittifak ettiler. Orada Resûlullah şöyle buyuruyor: Ben kimin idarecisi isem, Ali de onun idarecisi ve velisidir.” (İmam Gazali, Sırru'l-Alemeyn ve Keşf-i ma fi'd-Dareyn, s. 16-18).

“… Dolayısıyla, icmaya ve icma ile sabit naslara aykırı olarak teviller üretmek bâtıldır. Eğer onun hilafetini (Hz. Ebubekir) kurtarmak için icma hâsıl olmuştu derseniz, şüphesiz bu da doğru değildir. Çünkü onun hilafetinde icma yoktur. Nasıl olsun ki? Hz. Abbas ve evlatları, Hz. Ali ve zevcesi Hz. Fatıma ve evlatlarının hiç birisi biat halkasında bulunmadılar. Dahası, Sakife'de bulunanların bile birçoğu muhalefet ederek oradan ayrıldılar.” (İmam Gazali, Sırru'l-Alemeyn ve Keşf-i ma fi'd-Dareyn, s. 16-18).

Bu konuda İmam-ı Rabbani'ye söz düşmez

Hapisten seslenen kişi, Hz. Ali ile Muaviye arasında geçenleri içtihat ayrılığı olarak kabul ediyor ve İmam Rabbani'nin görüşlerini kendisine delil kabul ediyor. “İmam-ı Rabbani'nin beyanları ile sahabe arasında savaşlar nefse dayalı değildir. İçtihada dayalıdır” demektedir.

Hilafet konusunda İmam Azam'ın, İmam Gazali'nin ve aşağıda vereceğimiz Hz. Fatıma'nın ve Hz. Ali'nin görüşleri ortada iken, İmam-ı Rabbani'ye söz düşer mi? Ayet ve hadisin olduğu bir konuda içtihat, vahiy ile aklın çatışmasıdır ki, bu müsteşriklerin de kullandığı bir metottur. Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın görüş beyan ettiği bir konuda, İmam-ı Rabbani'nin görüşü hiçbir zaman kabul edilemez.

Hz. Ali'nin hilafet ile ilgili görüşü

“… Allah'a and olsun ki, hiçbir zaman Arap'ın, Peygamberden sonra imamet ve liderliği O'nun Ehl-i Beyt'inden alacağı, hilafeti benden uzaklaştıracağı aklımın ucundan geçmezdi. Beni üzen halkın biat etmek için falancanın etrafında toplanmasıydı. Elimi çektim, ta ki, gözlerimle gördüm bir grup İslam'dan çıkmış Hz. Muhammed'in (s.a.v.) dinini yok etmek istiyorlardı. Eğer İslam ve ehline yardım etmezsem, İslam'ın parçalanıp yok olmasına tanık olmaktan korktum. Bunun acısı benim için halifelik ve hükümetten mahrum olmaktan daha büyüktü. Çünkü birkaç günlük dünya kârıdır ki, zelil olup son bulacaktır. Ama ben bu gelişmelere karşı ayaklandım ve (savaşta) bâtıl ortadan kalkıp yok oldu. Din ayakta kalıp sağlamlaştı.” (Nehcü'l-Belağa, 62. Mektup).

Hz. Fatıma'nın (a.s.) hilafetle ilgili görüşleri

Hz. Fatıma (a.s.), hilafet konusunda ümmetin Resûlullah'ın (s.a.v.) bıraktığı mirasa riayet etmediğinden bahsederek şöyle demiştir: “… Başkasının devesini damgaladınız (sizin malınız olmayan hilafeti gasp ettiniz). Onu sizin olmayan bir çeşmenin başına getirdiniz. Ahdinizden (Gadir-i Hum Günündeki biatinizden) uzun bir zaman geçmemişti. Yazıklar olsun onlara! Onu (hilafeti) risalet kökünden (merkezinden) nübüvvet ve delalet temelinden, Ruhu'l-Emin'in (Cebrail'in) indiği evden, din ve dünya işlerinde âlim olanın elinden çıkardılar. Bilin ki, bu büyük ve apaçık bir hüsrandır.” Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, gerek İmam Ali, gerekse Hz. Fatıma, Ehl-i Beyt'in çok ciddi bir haksızlığa uğradığını ifade etmişlerdir.

Bunu hiçbir tevil ve izah tamir edemez. Hapisten seslenen kişi, İmam Cafer Sâdık'ın, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in Hz. Ali'den daha üstün olduğunu delilleriyle ispat ettiğini uydurmuştur. Canını bu uğurda feda eden İmam Hüseyin gibi Ehl-i Beyt soyunu devam ettiren masum imamların tamamı hayatlarını imametin gerçek sahibine vermenin gereği üzerine bina etmişlerdir. Bunu yaparken maksatları diğer sahabelere veya ümmete karşı bir üstünlük ayrımı yapmak değildir.

Nasıl ki, bir insan başını secdeden kaldırmasa ve her günü oruçlu geçirse peygamber olamayacaksa, çalışarak Ehl-i Beyt olması da mümkün değildir. Burada sevilmişlik, seçilmişlik söz konusudur. Ayet ve hadislerle sabit bir hakkın sahibine verilmesi iddiası vardır. Bu sevilmişliği ve seçilmişliği reddetmek ise ayet ve hadislere terstir. Bunun mânâsının da itikadımızda ne olduğu herkesçe malumdur. Tüm bunları reddeden mantık, kendi uydurduğu hadislerle Hz. Ebubekir'i üstün göstermeye çalışmakta, hatta onun Resûlullah (s.a.v.) tarafından halife tayin edildiğini dahi iddia edebilmektedir. Esas bu zorla geliştirilen düşünce, gerçeğe terstir.

Kimse Hz. Ebubekir, Hz. Ömer veya Hz. Osman'ın Hz. Ali'den üstünlüğünü tartışmaya açmamaktadır. Ancak ortada Hz. Ali hakkında Gadir-i Hum günü ilan edilen bir “halifelik ve vasilik” varken, kimse tutup da Resûlullah'ın bunun hilafına hareket ederek başka bir zamanda Hz. Ebubekir'i işaret ettiğini söyleyemez. Bu Hz. Peygamber'i töhmet altına sokmaktır ki, bunun vebalinin ödenmesine imkan yoktur. Hapisten seslenen kişi, kaynak vermeden yer verdiği hadisler ile Hz. Ebubekir'in hilafetini ispatlamaya çalışmaktadır. Hadislerden yola çıkarak hilafete destek aranıyorsa, Resûlullah (s.a.v.) hiçbir sahabe hakkında Hz. Ali kadar hadis buyurmamıştır. Sadece Gadir-i Hum günü irad edilen hutbenin 7 yerinde Hz. Ali, Cenab-ı Peygamber tarafından “halife ve vasi” olarak ilan edilmiştir.

Sünni âlimler de kabul etmiştir

Bunlardan birinde, “Ali b. Ebi Talib, Benim kardeşimdir, vasimdir, halifemdir ve Benden sonraki halifemdir” buyurmuştur. Yine hutbenin bir yerinde, “Ey insanlar! Bu Ali'dir! O Benim kardeşimdir, vasim, ilmimi toplayan ve ümmetim arasında iman eden kimseler üzerindeki halifemdir” buyurmaktadır. Yine başka bir yerinde, “Benden sonra Ali Allah'ın emri ile sizin veliniz ve imamınızdır. İmamet makamı ondan sonra da Allah ve Resulü ile görüşeceğiniz güne kadar O'nun evlatlarından olan Benim neslimin hakkıdır” buyurmuştur.

220 Sünni âlim bu hadislere eserlerinde yer vermiştir. Detaylı bilgi için Prof. Dr. Haydar Baş Bey'in ”İmam Ali” isimli eseri incelenmelidir. Hz. Ali hakkında 300 ayet nâzil olmuştur. Hapisten seslenen kişi, hilafetin Hz. Ali'nin hakkı olduğu konusunu, “Hz. Ebubekir'in, Hz. Ömer'in, Hz. Osman'ın küçük düşürülmesine sebeptir” şeklinde değerlendirmektedir. Bu kendi görüşüdür. Bu görüş İslam ümmetinde büyük bir fitneyi ateşleyecek ve ayrışmaya sebep olacak bir değerlendirmedir. Hz. Ali'nin hilafetini kabul, diğerlerini red değil, ayet ve hadisle sabit olan bir hakkı sahibine teslimdir. Yoksa Hz. Ebubekir ne kadar değerli ise, Hz. Ali de o kadar kıymetlidir. Bu mânâda bir fark yaratacak bir açıklama asla yapılmamıştır. Hapisten seslenen kişi, “Şia fırkası Hz. Ali (a.s.) takiyye yaparak biat etti aslında bunu istemediğini yani biat etmek istemediğini iddia ederek hepimizi ittifakla Allah'ın Aslanı diye vasıflandırdığı o Yüce Şahsiyete korkaklık, ikiyüzlülük ve münafıklık isnat etmiş olmaktadırlar. Öyle ya madem kendi hakkını yedirecek, haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Sen şimdi Hz. Ali'ye bu isnatta bulunduğun zaman, Hz. Ali'ye ne kötü isnatlarda bulunduğunun farkında bile değiller.” (Not: Cümle düşüklükleri hapisten seslenen kişiye aittir).

Hz. Ali, Allah'ın Arslanı'dır. Ve hilafet işinin peşine neden düşmediğini kendisi eseri Nehcü'l-Belağa'da izah etmiştir: “Eğer İslam ve ehline yardım etmezsem İslam'ın parçalanıp yok olmasına tanık olmaktan korktum. Bunun acısı benim için halifelik ve hükümetten mahrum olmaktan daha büyüktü. Çünkü birkaç günlük dünya kârıdır ki, zelil olup son bulacaktır. Ama ben bu gelişmelere karşı ayaklandım ve (savaşta) bâtıl ortadan kalkıp yok oldu. Din ayakta kalıp sağlamlaştı.” (Nehcü'l-Belağa, 62. Mektup).

Kısaca Hz. Ali ne korkaktır, ne de hilafeti takiyye için terk etmiştir. Onun tek davası Allah rızasıdır. Bunun için İslam ümmetinin dağılmasından duyduğu endişe ile gerekeni yapmıştır. Ona, başkasının ağzından söylenmiş sözleri ifade edercesine dil uzatmak ise bilgisizlikten başka bir şey değildir. Hapisten seslenen kişi, “Ehl-i Sünnet uleması bunca sağlam delile dayanırken, lütfen kimse Acem palavralarına aldanan adamlara itibar etmesin” demektedir. Ehl-i Sünnet kaynakları olarak ifade edilen hadis külliyatları Hicri 2. asrın başında şekillenmeye başlamıştır. Halife Ömer b. Abdülaziz döneminde hadislerin tedvinine başlanmıştır. 

Ehl-i Beyt Ekolü'nün hadis kaynakları ise Resûlullah'ın hayatında oluşmaya başlamıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) kendi döneminde Hz. Ali (a.s.) dışındaki diğer sahabesine hadis yazımını yasaklamıştır: “Benden bir şey yazmayın, Benden Kur'an dışında bir şey yazan onu yok etsin.” (Sahih-i Müslim c. 4, s. 97; Sünen-i Daremi, c. 1, s. 119; Sünen-i Ahmed b. Hanbel c. 3, s. 182). Zeyd b. Sabit'ten, “Resûlullah bizi hadislerini yazmaktan alıkoydu ve bizim yazdığımız hadisleri yok etti.” (Sünen-i Ebu Davud, İlim Kitabı, c. 3, s. 319).

Ehl-i Beyt mektebinde hadis yazan ilk kişi Hz. Ali'dir. “Ahmed b. Muhammed b. Ali'den, İmam Muhammed Bâkır kanalı ile babalarından şöyle rivayet edilmiştir: “Resûlullah (s.a.v.) Ali'ye, ‘Sana söylediklerimi yaz' buyurdu. Ali (a.s.), ‘Ya Resûlalllah, unutmamdan mı endişe ediyorsunuz?' diye sordu. Resûlullah (s.a.v.), ‘Hayır, unutmandan endişe etmiyorum. Çünkü Ben Allah'tan senin hafızanı güçlendirmesini ve senin unutmamanı istedim. Bunları ortakların için yaz' buyurdu. Bunun üzerine Ali, ‘Ortaklarım kimlerdir ya Resûlallah?' dedi. Peygamber (s.a.v.), ‘Ortakların senin evlatlarından olan imamlardır. Allah, onların sebebi ile ümmetime yağmur yağdırır. Onların sebebi ile dualar kabul olur' buyurdu.

Sonra Hasan'a işaret ederek, ‘Bu onların birincisidir' dedi. Ardından Hüseyin'e işaret ederek, ‘İmamlar bunun evlatlarındandır' buyurdu.” (Şeyh Tusi, el-Emali; Besairu'd-Deracat ve Yenabiu'l-Mevedde'de yer alır). Yani, Hz. Peygamber Hz. Ali (a.s.) dışındaki sahabelerine kendinden hadis yazımını yasaklamış, bir tek ona izin vermiştir. Bu sayede Şii ulemanın ilk hadis külliyatı ve ilk hadis kaynağı Hz. Ali'nin (a.s.) yazdığı Cami, Cifr, Hz. Ali'nin (a.s.) Mushaf'ıdır. Bunlara bir de Hz. Fatıma'nın (a.s.) ilham yolu ile kendine ulaşan bilgilerin yazılı olduğu Hz. Fatıma'nın Mushafı da eklenecektir.

Bu hadis külliyatı, bir imamdan diğerine bir sandık içinde nakledilmiş emanetlerdir. “Cami” için İmam Muhammed Bâkır (a.s.) şöyle buyurdu: “Bizim yanımızda Ali'nin kitaplarından yetmiş arşın uzunluğunda bir sahife var, biz bu sahifede yazılı olanları izler ve onun sınırlarından dışarı çıkmayız. Ali (a.s.), bu sahifede bütün ilimleri, yargı ve mirasla ilgili her şeyi yazmıştır.” (Besairu'd-Deracat). “Cifr” kitabı için İmam Câfer Sâdık şöyle dedi: “Bizim yanımızda kenarlarına kadar dolan öküz derisi üzerine yazılmış olan Cifr kitabı var. Bu kitap, geçmişte vuku bulan ve kıyamete kadar gelecekte vuku bulacak olayları içermektedir.” (Besairu'd-Deracat)

Hz. Ali'nin Mushafı konusunda İmam Câfer Sâdık (a.s.) şöyle diyor: “Resûlullah (s.a.v.) Ali'ye dedi ki: ‘Ey Ali! Kur'an yatağımın arkasında mushafta, ipek levhalarda ve kağıtlarda yazılıdır. Yahudilerin Tevrat ı kaybetmeleri gibi onları kaybetmeyin.' Bunun üzerine Ali onları sarı bir örtü içine koyup topladı.” (El-Menakıb, İbn Şehraşub, c. 2, s. 41). Bu Mushafta sûreler nüzul sebebine göre, ayetler hiçbir değişikliğe uğramadan, Peygamberin (s.a.v.) imlası, Ali'nin (a.s.) hattı ile yazılmıştır. Ayetlerin indirilmesinin nedeni, nerede, ne zaman, ne maksatla olduğu, ayetten kimlerin kastedildiği, bütün özellikleri ile zikredilmiştir.

Hz. Fatıma'nın (a.s.) Mushafı için Hammad b. Zeyd, İmam Cafer'den şöyle nakleder: “Allah-u Teala Peygamberinin ruhunu aldığı zaman, O Hazretin vefatından dolayı Hz. Fatıma'yı, zorluğunu Allah'tan başka kimsenin bilmediği bir üzüntü ve keder sardı. Bu nedenle Allah onunla konuşup üzüntüsünü gidermesi için bir melek gönderdi. Fatıma bunu Hz. Ali'ye bildirdi. Ali de ondan tüm duyduklarını yazdı. Böylece Hz. Fatıma'nın Mushafı oluştu. Onda, gelecek ile ilgili haberler vardır.” (Usul-i Kâfi, c. 1, s. 240)

Yani bir sandık içinde bir imamdan diğerine geçen emanetler henüz Resûlullah (s.a.v.) hayatta iken kendinden duyularak yazılmaya başlanan bu hadislerdir.  Şii dünyasından hadisler direkt Resûlullah'a (s.a.v.) ve Hz. Ali'ye (a.s.) dayandığı için bir rivayet zincirine gerek yoktur. Sahih olmaları dayandıkları kaynaktandır. İmamların hepsi de bu hadis külliyatına göre hüküm vermiştir. Şia hadis külliyatı, imamlara sorulan sorular karşısında bu hadislerle verilen cevaplardan oluşmaktadır. Sünni dünyanın hadis kaynaklarının oluşumu ise Emeviler dönemine kadar gecikmiştir. Hadis toplanması ve yazımı Hicri 2. asrın başına Ömer b. Abdülaziz dönemine kadar uzamaktadır.

Üstelik Hz. Ali dışındaki sahabeler, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Resûlullah'ın emrine uyarak hadis yazmamışlardır. Hz. Ebubekir, “Hiçbir şekilde Resûlullah'tan (s.a.v.) bir şey anlatmayın. Kim de size soracak olursa sizinle bizim aramızda Allah'ın Kitabı vardır. O Kitabın helallerini helal, haramlarını haram bilin” (Zehebi, Tezkiretu'l-Huffaz, c. 1, s. 2-3) demiştir. Hz. Ömer döneminde ise hadisler aynı gerekçe ile yakılmıştır. (Tabakat-ı İbn Sa'd, c. 5, s. 140).

Hz. Osman ise, “Hiç kimsenin Ebu Bekir ve Ömer döneminde duyulmayan bir hadisi rivayet etmesi caiz değildir” demiştir. (Müsned-i Ahmed, c. 4, s. 64) demiştir. Sünni dünyada halifeler döneminde hadis yazımı yasaklanmış, hadisler yakılmıştır. Bunun yanında hadislerin yazımı ve toplanması Hicri 1. asrın sonuna kadar gerçekleşmemiştir. 2. asrın sonu ve 3. asrın ortasına kadar bu hadisler tedvin edildi. Nereden bakarsanız bakın Peygamber Efendimizden tam iki asır sonra bu iş Ehl-i Sünnet dünyasında gerçekleşmiştir.

Ehl-i Beyt kaynakları ise Peygamberimizin devr-i saadetlerinde İmam Ali tarafından bizzat Peygamberin emri ile kaydedilmiştir. Hadis yazımına çok geç başlanması sebebiyle, sıhhat şartı aranmış ve ravi zinciri mutlaka istenmiştir. Uydurma hadislerin araya girmesini engellemek için de rivayet zincirinde kopukluk olup olmadığına bakılmıştır. Hz. Peygamber'le aralarında iki asra yakın bir aralık olan bu dünyanın, hadis sıhhati için bu yolu seçmesi mecburidir. Eğer ravi zinciri tam değilse, hadis zayıf kabul edilir.

Hadisler konusundaki tarihî seyir böyle iken, Şii külliyatı bazı çevrelerce “ravi zinciri eksik veya hiç yok” denilerek bir kalemde silinebilmektedir. Hapisten seslenen kişinin söylediklerine delil olarak getirdiği hadislerin tamamı da uydurmadır. Zira, hilafet konusunda Hz. Fatıma'nın ve Hz. Ali'nin beyanları ortada iken ve bu kişilerin Kur'an ve hadisle çelişir bir beyanları olamayacağına göre başka söze zaten gerek yoktur. Yukarıda zikretmemize rağmen, bu önemli açıklamaları tekrar aktaralım:

Hz. Ali'nin hilafetle ilgili görüşü

“… Allah'a and olsun ki, hiçbir zaman Arap'ın, Peygamber'den sonra imamet ve liderliği O'nun Ehl-i Beyt'inden alacağı, hilafeti benden uzaklaştıracağı aklımın ucundan geçmezdi. Beni üzen halkın biat etmek için falancanın etrafında toplanmasıydı. Elimi çektim ta ki, gözlerimle gördüm bir grup İslam'dan çıkmış Hz. Muhammed'in (s.a.v.) dinini yok etmek istiyorlardı. Eğer İslam ve ehline yardım etmezsem İslam'ın parçalanıp yok olmasına tanık olmaktan korktum. Bunun acısı benim için halifelik ve hükümetten mahrum olmaktan daha büyüktü. Çünkü birkaç günlük dünya kârıdır ki, zelil olup son bulacaktır. Ama ben bu gelişmelere karşı ayaklandım ve (savaşta) bâtıl ortadan kalkıp yok oldu. Din ayakta kalıp sağlamlaştı.” (Nehcü'l-Belağa, 62. Mektup).

Hz. Fatıma'nın (a.s.) hilafetle ilgili görüşleri

Hz. Fatıma (a.s.), hilafet konusunda ümmetin Resûlullah'ın (s.a.v.) bıraktığı mirasa riayet etmediğinden bahsederek şöyle demiştir: “… Başkasının devesini damgaladınız (sizin malınız olmayan hilafeti gasp ettiniz). Onu sizin olmayan bir çeşmenin başına getirdiniz. Ahdinizden (Gadir-i Hum Günündeki biatinizden) uzun bir zaman geçmemişti. Yazıklar olsun onlara! Onu (hilafeti) risalet kökünden (merkezinden) nübüvvet ve delalet temelinden, Ruhu'l-Emin'in (Cebrail'in) indiği evden, din ve dünya işlerinde âlim olanın elinden çıkardılar. Bilin ki, bu büyük ve apaçık bir hüsrandır.” Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, gerek İmam Ali, gerekse Hz. Fatıma Ehl-i Beyt'in çok ciddi bir haksızlığa uğradığını ümmete kendileri anlatmıştır. Hilafet mevzuunda durum kimseye laf düşmeyecek kadar açıktır. 

 

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100