Bu haber kez okundu.

 Terörle savaş ta yanlış yol seçtik
ABD'nin terörle savaş stratejisi çöktü. Kaide, Hamas ve Hizbullah sadece terör yapmıyor; aynı zamanda sosyal yardım projelerine imza atıyorlar. Batı, Ortadoğu'da artık sadece askeri çözümlerle istediği sonucu elde edemez, terör yanlılarını daha ılımlı yollarla bastırmak gerek ~|~

Siyaseti de kullanıyorlar
Washington ve Kudüs'teki yetkililer ve yorumcular, Kaide, Hizbullah, Hamas veya Iraklı Sünni isyancılar gibi grupların faaliyetlerini 'terör' diye nitelendiriyor. Bu aslında yetersiz; bu grupların faaliyetlerini nitelemek için kullandıkları 'direniş' terimi daha uygun. Çünkü İslamcıların yöntemleri terörizm, yani sivillere yönelik şiddeti içerse bile bundan ibaret değil. Günümüz direnişi şiddeti ve şiddet dışı olanı harmanlıyor. Adam kaçırma ve öldürmeyi, ayaklanmayı içeriyor. İktisadi felç yaratmak için altyapıya saldırı gerektirdiği gibi sivillerin öldürülmesi ya da zulme uğramasına yol açacak biçimde aşırı tepkileri tahrik etmek için askeri hedeflere saldırıları öngörüyor. Fakat, direniş halk hareketlerini, sosyal hizmetleri ve yasal siyasi faaliyetleri, iç ve yabancı kamuoyu için ayrı ayrı tasarlanmış propagandayı da kapsıyor. Direniş yola yerleştirilen bombalar manasına geldiği kadar dara düşenlere sadaka dağıtmayı ve seçimlerde yarışmayı da içeriyor. Kısacası ortada siyasi ve askeri eylemi bütünleştiren gelişmiş bir strateji var.

Britanya ve Fransa'nın Birinci Dünya Savaşı'nda modern bir Ortadoğu yaratmak için Osmanlı hâkimiyetine son vermesinden beri, Batılı uluslar bölgedeki konumlarını güvenceye almak için askeri üstünlüklerine güvendi. İki dünya savaşı arasında Avrupalı emperyalistler milliyetçi ayaklanmaları ezmek için ateş güçlerini acımasızca kullandı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa'nın yerini ABD alırken, Amerikan ordusu da Suudi Arabistan'la varılan 'koruma karşılığı petrol' anlaşmasının sigortası oldu; bu da Washington'ı bölgesel istikrarın esas garantörü konumuna getirdi. Irak lideri Saddam Hüseyin'in 1990'da gösterdiği Amerikan üstünlüğüne meydan okuma cüreti de sonuçta ABD'nin askeri hâkimiyetini teyit etti.

Diğer yandan, İsrail Arap komşularını tekrar tekrar askeri aşağılamalara maruz bıraktı. 1948'de üstünkörü kurulan İsrail Ordusu 1960'ta yenilmez bir orduya dönüşmüştü. İsrail'in kendisi bir Batı ürünü olduğu ve ABD yapımı silahlara başvurduğu için bu durum Batı'nın askeri üstünlüğünün bir kanıtı gibi görüldü.
Araplar bu üstünlüğe karşı koymaktan geri kalmadı. 1950'lerde Mısır lideri Nasır'la başlayıp Saddam'a uzanan süreçte bir dizi Arap lider Batı'yı kendi oyununda yenmeye çalıştı. Devasa miktarda silah tedarik ettiler; yeterince geniş cephanelik elde ederlerse Batı'nın üstesinden gelebileceklerini düşünüyorlardı. Fakat, Mısır Ekim 1973'te az kalsın İsrail'i yenilgiye uğratacak konuma gelse de, Nasır başarılı olmadı; Arap tankları ve jetlerinin kaderi dumanı tüten metal yığınlarına dönüşmek oldu.
Bugün devran dönüyor. ABD'yle İsrail'in teknolojik üstünlüğüne karşın, bugün giderek artan sayıda bulgu Batı'nın askeri hâkimiyetinin sona yaklaştığını gösteriyor. Sonuç olarak, Basra Körfezi ve civarında askeri dengeler değişiyor. ABD'nin Irak'ta, İsrail'in de Güney Lübnan'daki başarısızlığı, belki de modern askeri tarih açısından 1930'larda yıldırım savaşının geliştirilmesi veya 10 yıl sonra atom bombasının bulunması kadar önemli bir dönüm noktası teşkil ediyor. Yaşanan dönüşümün nihai sonuçları belirginleşmese de, muazzam olacağı ve ABD'yle İsrail'de hüküm süren stratejik ilkeleri sorgulamaya açacağı anlaşılıyor.

Yeniden askeri üstünlük zor
Tarih bize teknik ve taktiğin ötesindeki nedenlerden dolayı ABD ve İsrail gibi ülkelerin konvansiyonel nitelikte olmayan savaşları beceremediğini gösteriyor. Çünkü bu savaşlar sabır ve bürokratik atiklik gerektiriyor, ki bunlar liberal demokrasilerde bol bulanan nitelikler değil. Askeri bir değerlendirmeyle, Nasır veya Saddam'ın bizi kendi oyunumuzda yenme şansı ne kadarsa bizim de İslamcıları kendi oyunlarında yenme şansımız o kadar.

ABD ve İsrail için gerçek sorunu İslami savaş tarzını nasıl yenilgiye uğratacakları değil, nasıl geçersiz kılacakları oluşturuyor. Bu durum mücadele kurallarını baştan belirlemeyi gerektiyor. Bazıları başarıya giden yolun gerilimi artırmaktan, 'bildiğimiz hale' çevirmek umuduyla savaşı yaymaktan geçtiğini öne sürüyor. İran'a saldırı çağrılarının asıl nedeni de bu. Amerikalı ve İsrailli bazı şahinlere göre, böyle bir çarpışma bizim gücümüzü artırırken düşmanı zayıflatacak. Güdümlü cephanelere sahip çok gelişmiş hava kuvvetleri Güney Lübnan'da karşılaşılan türden direnişi geçersiz kılacak. Tahran'a karşı hızlı bir zafer hem Batı'nın askeri hâkimiyetini yeniden tahsis edecek hem de geniş siyasi getiriler sunacak. Bu tür beklentiler Irak işgali öncesi duyduğumuz iyimserliği yansıtıyor. 2003'te şahinler Bağdat'a yürüyüşün bir gezinti kadar kolay olacağını öngörüyordu. 2006'da aynı öngörüleri İran'la bir savaş için yapıyorlar.

İslami direnişin önünü almaya dair ikinci bir yaklaşım daha var. Bu yaklaşım radikallerin yarattığı sorunun askeri çözümü bulunmadığı olasılığının kabulüne dayanıyor. Geçtiğimiz beş yılda ABD'nin tasarladığı ve İsrail hükümetinin desteklediği haliyle 'teröre karşı küresel savaş', adil bir denemeden geçti. Terörle savaş, bu süre içinde Amerikan karşıtlığı yaratmak, İslamcı davaya sempati uyandırmak ve 'terörist'lere yeni üyeler kazanma imkânı sunmaktan başka sonuç getirmedi. Bu yolda devam etmek sadece benzer sonuçlar ortaya koyacak.
Andrew J. Bacevich / Radikal
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100