Bu haber kez okundu.

1400 yıllık hasret: İslam Ali’yi arıyor
SELİM AYANOĞLU / AFYONKARAHİSAR
İcmal Gençlik Derneği tarafından Afyon’da düzenlenen geleneksel yaz kampındaki oturumda konuşan BTP Genel Başkan Yardımcısı Av. Ahmet Erimhan, İslam dünyası ve fikriyatına her gün bin Moğol saldırısı kıratında saldırılar düzenlendiğini belirtti.
Oturumda, “lafta İslam var ama icraatta tam bir cehalet ve İslam düşmanlığı hakim” diyen Erimhan’ın çarpıcı konuşmasını Yeni Mesaj okurlarının dikkatine sunuyoruz:
“İslam dünyası ve fikriyatına her gün bin Moğol saldırısı kıratında saldırılar düzenleniyor. İçinden İslam geçen cümlelerin en çok kurulduğu bir dönemden geçiyoruz ama aynı anda La İlahe İllallah’ın manasını bilmeyen insanların milyonlarla ifade edildiği bir dönemden de geçiyoruz. İslam’a tuzaklar kuruluyor, İslam boğdurulmak isteniyor. Lafta İslam var ama icraatta tam bir cehalet ve İslam düşmanlığı hakim. Şekilde İslam var Özde İslam yok!
İslam sahipsiz, İslam öksüz
ve İslam İslam’ı arıyor
Bugün bir muhasebe sahnesindeyiz. Konuşuyoruz, düşünüyoruz, eleştiriyoruz, doğruyu arıyoruz, çözümü paylaşıyoruz. Bize bu vasatı sağlayan İcmal Gençliğine, İcmal Gençliğinin manevi babasına, bu manada hepimizin babasına, Hocama, Prof. Dr Haydar Baş’a en derin kalbi muhabbetlerimi arz ediyor siz dava arkadaşlarımı da saygı ile selamlıyorum.
Kıymetli kardeşlerim,
İlk cümle olarak hemen şunu ifade edeyim ki bu konuşmanın özünü şu temel ölçü oluşturuyor:
“Hz Ali’yi ancak mü’min olan sever, Ali’ye ancak münafık olan düşman olur.” (Sahihi Tirmizi)
“Biz Ensar, Müslümanları, münafıkları Ali b. Ebu Talip’i sevip sevmeyişlerinden tanırdık.” (Ebu Saidi Hudri).
“ Allah’ım Aliyi seveni sev, O’na düşman olana düşman ol.” (Hz. Muhammed (s.a.a)
 İşte bu konuşmanın amacı, ruhu, istikameti, yönelişi tamamen buna matuftur. Hz Ali’yi sevmek ve sevdirmek!
 Hocamızdan öğrendiğimiz ve Hocamızın buyurdukları gibi, Cenab-ı Hak her şeyden evvel bize Hz. Ali’ye hayırlı bir evlad olabilmeyi nasip etsin!
Kıymetli kardeşlerim,
Veda Hutbesi, Gadir-i Hum ve Gadir-i Hum’dan 2 ay 13 gün sonra Cenabı Peygamber ahirete rıhlet ediyorlar. Ehl-i Beyt’in evinde bütün dünyayı doldurmaya yetecek bir hüzün var. Abbas, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin ve birkaç Peygamber yareni hüzünlüler, yürekleri yanıyor ama biliyorlar ki; “Muhammed (s.a.a), ancak bir peygamberdir. Ondan önce nice peygamberler geldi geçti. Ölürse yahut öldürülürse gerisingeriye mi döneceksiniz? Kim dönerse bilsin ki Allah'a hiçbir suretle zarar veremez.”
Bu ölçü içinde cenazelerine sahip çıkıyorlar ve defin ile meşgul Ehl-i Beyt! Başka da hiçbir dertleri ve tasaları yok.
Aynı saatlerde Hz Ömer’i önce Medine sokaklarında görüyoruz. Diyor ki; “Münafıklardan bir takım kişiler Allah’ın Elçisi’nin öldüğünü iddia ediyorlar. Allah’ın Elçisi ölmedi. Musâ/isa b. İmran’ın kavmi arasında kırk gün göğe çıktıktan sonra kavminin yanına döndüğü gibi, Allah’ın Elçisi de yanımıza dönecek, kendisinin öldüğü haberini yayanların elleri ve ayakları kesilecektir.”
Hz Ömer’in bu sözlerini nasıl anlayacağız tam olarak bilemiyoruz ama Ali İmran suresi 3. ayeti şu şekildedir:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce nice peygamberler geldi geçti. Ölürse yahut öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim Dönerse bilsin ki Allah’a hiçbir surette zarar vermez ve Allah şükredenlerin karşılığını yakında verecektir.” 
Hz. Ömer, Hz Peygamber’in aynı zamanda bir insan olduğunu ve ahirete rıhlet edeceklerini bilmiyor muydu? Ya da Hz. Ömer çapında birisi bunu nasıl bilemez?
Kaldı ki, Hz. Peygamber’in bir süredir hasta olduğu bir ortamda Hz. Ömer’in tavrını nasıl anlamalıyız?
Hz. Ömer, Hz. Muhammed (s.a.a)’in rıhletinden duyduğu müthiş üzüntü ile kendisinden geçerek bu sözü sarf etti diyeceğiz ama aynı Ömer’i bu kez vefat haberinden 2 saat sonra gayet sıcak bir iktidar tartışmasının içinde görüyoruz. Üstelik toplantının en aktif üyesi Hz. Ömer’dir!
İslam’ın seyrini
değiştiren toplantı
Hz. Ömer, Hz Ebubekir, Sahabe ve Ensar’dan bir grup Peygamber efendimizin rıhletinden 2 saat sonra Sakife denilen yerde toplanıyorlar. Sakife’yi çağdaş bir Sünni kaynak olan İslam Ansiklopedisi, “Sakife, İslâm tarihi ve medeniyetinin şekillenmesini etkileyen olayların başında yer alır” şeklinde tasvir ediyor.
Burada kısa bir not olarak altını çizelim: İslam tarihi ve medeniyetini şekillendiren olayların başında yer alan Sakife’den İslam Ansiklopedisi sizce kaç sayfa bahsediyor. Sadece çeyrek sayfa! 
Evet, milyonlarca sayfası olan İslam Ansiklopedisi Sakife’ye İslam tarihinin en önemli olayıdır diye itiraf ettikten sonra sadece çeyrek sayfa yer ayırıyor!
İslam tarihinin ve bugünün sansürlemekten, unutturmaktan hiçbir zaman vazgeçmediği Sakife’de Hz. Ebubekir ve Ömer’in başını çektiği bir grup Ensar ve Muhacir “Hz. Muhammed (s.a.a)’in yerine kim geçecek?” sorusuna cevap üretmiş ve bunu İslam toplumuna kabul ettirmiştir!
Hz Muhammed (s.a.a)’in mübarek bedenleri daha defin edilmeden yerine kim geçecek sorusuna bir avuç insanın ürettiği cevap, İslam tarihi açısından çok ağır sonuçlara sebebiyet vermiştir.
Bunun en önemli sebebi şüphe yok ki İmamete seçilecek insanın ismi ve kimliği hususunda Hz. Allah ve Peygamber’in ne dediğinin hatırlanmamasıdır! Sakife’de maslahat ile üretilen sonuç, asırlar boyunca İslam medeniyetini inim inim inletmiştir!
Bunun üzerinde ayrıca duracağız ama şimdi soru şu: Sakife’de Hz. Ömer, Ebubekir, bir avuç Sahabi ve Ensar nasıl bir diyalog gerçekleştirdiler. Aralarında nezaket, nezafet ve ama ille de şu soru var mıydı?
“İmamet konusunda Allah ve Peygamber ne düşünüyor?”
Gadir-i Hum hutbesinin üzerinden çünkü sadece 2 ay 13 gün geçmiş ve Hz Ali’nin imametini tescilleyen çok sayıda ayet ve Hz Peygamber sözü var!
Sakife’de maalesef ne Gadir-i Hum hutbesi konuşuldu, ne de Allah’ın nasbı hatırlandı. Sakife’de yapılan diyaloglar şu şekildeydi:
Bizim kabile sizin kabileden üstündür.
Hayır, bizimki daha üstündür.
Hiç kimse bizimle boy ölçüşemez.
Ey falanlar gözlerinizi açın
Aman elinizi çabuk tutun
Bu işi başkasına kaptırmayalım
Allah’a yemin olsun ki bu işi günahkârlara yedirtmeyiz
Falanın sözünü dinlemeyin
Hilafet yularını elinize alın
Sürün onları bu şehirden
Hayır, asıl biz sizi süreceğiz bu şehirden
Allah senin canını alsın
Asıl seninkini alsın
Bütün uzuvlarını kırarım
Karın boşluğuna indiririm
Ağzına toprak doldururum
Var mı kaşınan
Var mı sürtünmek isteyen
Senin dişlerini ağzına dökerim
Aman bu hengâmede elimizi çabuk tutalım
Ey şom ağızlı
Seni Medine sokaklarında sürüklerim
Ey hasetçi
Bize bey’at ederseniz size azık veririz
Ömer, Ebubekr’i dürtükledi: Çabuk çabuk bu işi bitirelim
Ezin onu-öldürün onu
Sakife düzeni nasıl kuruldu?
Ehl-i Beyt definle meşgul, hüznü ile baş başa… Sakife’de ise bir grup sahabi işte bu diyaloglarla bir düzen kurdular. Gadir-i Hum’da, rıhletten çok değil sadece 2 ay 13 gün evvel son kez tescillenen Nasb, Sakife’de ortadan
kaldırıldı.
Sünni ya da Şii fark etmez kaynaklara bakın aynı şeyi görüyoruz:
Sakife’dekiler kendilerine bir iktidar elbisesi biçtiler ve bunun için maslahat isimli bir bıçak kullandılar. Kimse Hakk’ın ölçüsü nedir diye sormadı.
En fazla dediler ki "Araplar nübüvvetin ve imametin aynı ailede olmasını kabul etmez. Aksi takdirde İslam bölünür ve parçalanır!"
Zannedersiniz ki heva ve hevesleri için değil de, İslam için, Ali Efendimizin imametine karşı çıktılar! Zannedersiniz İslam’ı, Ali Efendimizi İmam ve veli tayin eden Allah'tan ve Peygamber'den daha iyi biliyorlardı. 
Peki, Sakife’dekiler Gadir-i Hum’u bilmiyorlar mı idi?
Sakife'dekiler dahil 124 bin sahabe Gadir-i Hum’a şahitlik etmişti! Evet, Sakife’dekiler Peygamber nasbını duydular ve gördüler ama sağır olmayı, görmemeyi tercih ettiler.
Peki, Gadir-i Hum’da İmam’a biat etmemişler miydi?
Hayır, İlk onlar İmam’ın elini öpmüş, biat etmişlerdi!
Peki, niye İmamın ve aslında tüm zamanlarda Müslümanların haklarını gasp ettiler ve bunu nasıl başarabildiler?
Ne yazık ki Sakife’dekiler ölüm ve kıyameti unuttular! Sakife'ye giden yolda bir sıkıyönetim düzeni kurdular. Peygamberler ölmez diyerek Hz. Peygamberin vefat haberinin yayılmasını engellediler! Peygamberler miras bırakmaz diyerek Ali Efendimizin imametini çalmanın kılıfını uydurdular. Medine'ye giriş çıkışı yasakladılar. Ardından Gadir-i Hum’u unutturmak için bütün tebliğ kanallarını, vaaz ve irşad toplantılarını ele geçirdiler. Gadir-i Hum’u gündeme getirenleri dövdüler, tecrid ettiler, hadisleri yasakladılar. İmam’ın kerpiçten evine saldırdılar. Hz Fatıma'yı yaraladılar, Hilafeti çaldılar! 
Ve yazık ki bu yol ve yönteme asırlar boyu devam ettiler. 
Kim seçilmiş; Ümeyye
ailesi mi, Ali ailesi mi?
Hz. Peygamber'in vefatından sonra adaleti Ali ailesi mi, yoksa Ümeyye ailesi mi temsil etti?
Bunun cevabı zor değil. Zor değil çünkü Hz Ali ve Ailesi seçilmiştir. Hz. Allah ve Habib’i Hz Muhammed (s.a.a) tarafından seçilmişlik! Hz Allah Ali (a.s) ve onun çocuklarını imamete seçmiştir. Bu seçilmişlik kimsenin elinde olan veya kimsenin değiştirebileceği bir şey değildir!
Aşağıda ismini vereceğimiz ayet ve hadisler Hz. Ali Efendimizin imametini açıkça ispat etmektedir:
İnzar Ayeti
Velayet Ayeti
Tebliğ Ayeti
Ulu’l Emr Ayeti
Mübahele Ayeti
Gadir-i Hum Hadisi
Menzilet Hadisi
Ümmü Selim Hadisi
İttika Hadisi
Kardeşlik Hadisi
Mescid-i Nebiy’e açılan kapıların kapatılması Hadisi
Sakaleyn Hadisi
Sefine Hitte ve Yıldız Hadisleri…
Bu ayet ve hadisler imamete kimin seçildiğini açıkça ortaya koyuyor. Bu seçilmişliğe karşı laf edemeyenler İslam tarihini bir oyunla zehirlediler. Dediler ki; “Aman tarihe bakmayalım, Sakife ve onun kurduğu düzen geride kalmıştır. Bugüne taşımanın bir manası yoktur, fitne üretmeyelim!”
Oysa Sakife düzeni bütün boyutları ile son derece güncel dahası tarih boyunca da güncelliğinden hiçbir şey yitirmedi. Sakife’de kurulan “heva ve hevese İslam’ı uydurma” diyebileceğimiz ayak oyunları ile kurulan düzen bütün İslam tarihi boyunca genelleşti ve uygulama kazandı. Dolayısı ile Allah’ın muradı değil, siyasi aktörlerin heva ve hevesleri hâkim hale getirildi ve bu sebeple de deyim yerinde ise İslam belki büyüdü, irileşti, hacim kazandı ama Allah’ın rıza göstereceği gerçek bir iktidar alanı üretilemedi.
O sebeple sorunun kaynağına inmek ve buradan çıkaracağım tezlerle İslam’ın siyasal alanını yeniden dizayn etmek zorundayız. Aksi takdirde karşımıza mevcut yıkılmakta olan İslam tablosu çıkmakta. Sağlam iplere ihtiyacımız var ve bunun adresi Hz Ali’dir. 
Hz Ali öyle Ali’dir ki onun İmametine muhalif olanlar dahi “O’nun zor anlarımızdaki yardımları olmasa halifelik yapamazdık” demektedir. Hz Ali velayetin, ilmin, siyasetin, adaletin, şecaatin, ferasetin, fedakarlığın kısaca İslam adına ne hayır, ne güzellik varsa onun kapısıdır. Dahası Allah Teâlâ öyle de bir çıta koymuştur ki o kapıya uğramadan İslam’ı kazanmak mümkün değildir.
Onun için elbette tarihe bakacağız. Tarihe bakmayıp da ne yapacağız? Tarihten dersler çıkaracağız, haklıya hakkını teslim edip haksıza haddini bildirerek adalete layık olduğumuzu ispat edeceğiz ve bu muhasebenin ardından gözyaşı ile yürek ile vicdan ile sulanmış medeniyetimizi doğru adreste inşa edeceğiz.
Birinci tespitimiz budur!
İkincisi, hiç kimse Saltanat İslam’ını, Saray İslam’ını Sünnilik diye yutturmaya kalkmasın. Bu Sünniliğe de büyük bir darbedir, İslam’ın kendisine de!
Araştırmacı Kenan Çamurcu’nun bizzat ifadeleri ile söylüyorum ki, Sakife'de öne sürülen maslahatla Hz. Ali'nin vasi tayin edilmesi gerçeğini erteleyen anlayışı entelektüel bir tartışma olmaktan çıkartıp Ali düşmanı siyasi ve dini kültüre dönüştüren Ümeyye ailesinin ve Ümeyye sarayına bağlı memurların husumetini sürdürmek zorunda değiliz. Titiz ve iyi niyetli yeni bir tarih okumasıyla Sakife'de belirlenen maslahatı terk edip bugün yeni bir siyasal kültürün temellerini atabiliriz. Bunu yapmak için mezhep değiştirmek gerekmez, “görünüşte Peygamber ailesine muhabbet ama gerçekte ve özünde husumet güden” din anlayışı ve kültürün terk edilmesi yeterlidir.
Bunu yapan birisi var, Allah’a şükür ki var! Kendi iktidarı için maslahat üretmeyen, İktidarı amaç ve araçta meşru olmak ilkesinde arayan birisi var!
Onun adı Haydar Baş. Prof Dr. Haydar Baş.
Maslahat ve maslahatsızlık
Kardeşlerim canlı tanığıyım o nedenle yeri geldiği için paylaşıyorum:
Prof. Dr. Haydar Baş’a da geldiler. Dünyayı yönetenler, Türkiye’ye Başbakan atayacaklar 1997 yılında geldiler. Ve benim başında bulunduğum heyete dediler ki; “Bu ülkeye Başbakan arıyoruz. Haydar Hoca’yı Washington’a götürelim, kitaplarını İngilizceye çevirelim. Ne sıkıntınız varsa giderelim.”
Bu cazip teklif karşısında Prof Dr Haydar Baş şöyle düşünebilirdi:
“Bu ülkede iktidar olmanın yolu Washington’dan geçiyor. Mecburuz bu adamlarla iş tutmaya. Önce iktidar olayım. Nasıl olsa bana yanlış yaptıramazlar. Projelerimizi hayata geçirmek için başka yol da yok!”
Hocamın cevabı bu olmadı. Maslahata tevessül etmedi. Hz. Al’nin izinde bir insan olduğunu şu sözlerle ispat etti:
“Benim satılacak vatanım, verilecek imanım yok”!
Aynı adamların bugünkü iktidar katlarına gittiklerini yazmayan kalmadı. Dilipak’lar, Ali Bulaçlar vs.
Bizzat o kalemlerden aktarıyorum.
Sarıyer/Büyükdere’de Amerikan elçiliğinden 3 kişi geldiler ve dediler ki;
“1- Biz sizi iktidara taşıyalım.
 2- Size iktidarda sorun çıkaracakları opere edelim.
 3- Size gerekli finansal destekleri getirelim.”
İstenenler de şunlardı:
“a- İsrail’in güvenliğini artıracaksınız, önündeki engelleri kaldıracaksınız.
 b- Büyük Ortadoğu Projesi yani sınırların değişmesine destek olacaksınız
 c- İslam’ın yeniden yorumlanmasında bize yardımcı olacaksınız.”
Dahası bu ziyaretler tarih boyunca hep yapıldı. Bugünün Amerikalılarının Cahiliye döneminde de karşılıkları vardı. Bugünün Amerikalıları olan o günün Mekke müşrikleri Hz. Peygamber’e geldiler. Dediler ki “Ya Muhammed sana Mekke’nin krallığını verelim, altınlara boğalım, en zengin kızlarımızla evlendirelim ama ne olur şu davandan vazgeç.”
Bu teklif yapıldığında Hz. Peygamber’in yanında 3-5 köle Müslüman’dan başka kimse yoktu! Onlar da kızgın güneşlerin altında işkencelerden geçiyordu. İslam zayıftı, Hz. Peygamber ancak amcası Hamza’nın emanlığında Mekke’ye girebiliyordu. Hz. Peygamber kendisine bu teklif yapıldığında şöyle düşünebilirdi:
“Bu tam bir altın vuruş, zaten gücümüz ortada, bunların başına kral olayım sonra da onları Müslüman ederim. Değil mi ki Peygamberim zaten, Allah beni koruyor, yanlış benden sudur
olmaz.”
Ama Hz. Peygamber böyle davranmadı. Bu teklifin altında yatan, İslam’ı fesada boğacak hastalığı gördü. Maslahat ateşini o gün söndürdü ve tüm zamanlara şu mesajı verdi:
“Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz kabul etmem!”
İşte din bu kardeşlerim! Heva ve hevesimize İslam elbisesi giydirmek değil! Allah’ın muradına teslim olmak! Bütün gayretimizi Allah’ın muradını anlamaya ve yaşamaya hasretmek. Bunun için canlardan, mallardan, tahtlardan vazgeçmek, vazgeçebilmek, yanlışa tavır almak, doğru ile bir olmak. Kendimiz Allah’a feda edebilmek.”
Bu mukaddes yolda yolcu olabilmek için ya Alevi (Ali taraftarı), ya da Ümeyyeci olacağız. Ya maslahata sığınarak dünyevi iktidarımızı kuracağız ama ahiretimizi kaybedeceğiz ya da Allah’ın iradesine, nasbına ve nasbdaki örneğe sığınacağız ve kendimiz doğru İslam ve doğru liderleri seçmiş olacağız. İkisinin de dışında kalan sözde tarafsızlık tarihte Hariciliği doğurdu, günümüzde ise bugünümüzün katili olan resme sebebiyet verdi.
İmamların vasıfları nedir?
Son olarak maslahatın bir başka boyutuna da dikkat çekelim.
Nisa suresi 59. ayette Cenab-ı Hak ne buyuruyor:
“Ey iman edenler Allah’a itaate edin, Peygamber’e itaat edin bir de sizden olan emir sahiplerine de…” 
Görüldüğü üzere ulul emre itaat Allah’a, Resulü’ne itaat ile aynı kefeye konuluyor. Peki, öyleyse Allah’a itaat ile Peygamber’e itaat ile eş tutulan itaatin sahibi ulul emrin nasıl bir vasıf taşıması lazım acaba? 
Hayati soru budur!
Sünni yorum bu vasfı söylemek, hakkı teslim etmek yerine yan yollara kaçtığı için Hadis uyduruyor ve bakınız ne hale düşüyor?
“Benden sonra öyle liderler iş başına gelecekler ki; ne benim yolumda hareket edecekler ve ne de benim sünnetimi uygulayacaklar. Onların arasından öyle kişiler çıkacak ki; kalpleri insan bedenlerinde yer alan şeytanların kalpleri olacak. 
Ben, ya Resûlullah bu liderlerle karşılaşırsam benim görevim nedir? diye sorunca şöyle buyurdu: Malın yağmalansa ve sırtına kırbaç vursa bile o lidere itaat et!” 
Bakınız hakkı teslim etmek, ulul emrin kim olduğunu söylemek yerine yan yollara kaçarsanız böyle bir garabetle baş başa kalırsınız.
“Zalim, üstelik sana değil Allah’a zalim ama zalim de olsa ona itaat
edilecek!”
Oysa deseniz ki, ulul emr Peygamber’e itaatle eş tutulduğuna göre bu ulul emr, herhangi insanlar olamazlar. Herhangi insan olmamak da Allah’ın koruması altında olan, Allah’ın nasb ettiği insanlara tabii olmak demektir!
Böylece sorunu çözecek, Allah’ın rahmetine vasıl olacak ve hepimiz kurtulacağız. Ama bu teslimiyette şahsi iktidar yok, rant yok, bir soyun diğerine üstünlüğü yok, akrabayı kayırmak yok, işbirliği yok, batılla işbirliği yok. Yok yok. Ama ne var Adalet var ve Allah’ın muradı var!
İşte size maslahat ateşinin nasıl bir cinayete sebebiyet verdiğinin, ayet ile karşı karşıya gelmek zorunda kalıp ne hale düştüğümüzün bir başka açıdan ispatı kardeşlerim.
Cenab-ı Hak bizi bu hallerden
korusun.”
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100