07 Eylül 2017 Perşembe 15:43
642 Okunma
Emperyalizmin uşakları Atatürk’ü sevmez

Trabzon’da gerçekleştirilen tarihi Atatürk Vatandır Sempozyumu’nda bir tebliğ sunan yazar Dr. Abdullah Terzi sözlerine Prof. Dr. Haydar Baş’ın şu çarpıcı ifadeleriyle başladı:  “Atatürk vatandır, Atatürk bayraktır, Atatürk devlettir, Atatürk millettir, Atatürk medeniyettir, Atatürk ülkenin siyasetidir, Atatürk milletin inancıdır.”

Terzi, konuşmasına şöyle devam etti: Misak-ı Milli hudutlarında bir toprak parçasını vatan bellemek, korumak, kollamak, hem askeri hem de siyasi-politik hamleleri, hem de ekonomik açılımları gerekli kılıyordu.

Önümüzde iki tane harita var. Biri Sevr haritası: Anadolu doğusu, güneydoğusu, batısı, güneyi ve İstanbul’u ile işgal altında… Bunu kabul eden bir İstanbul Hükümeti var… Osmanlı’nın çöküşü ile ortaya çıkan bir harita…

İkincisi Lozan’da çizilen harita: Bugünkü hudutlarla beliren, tapusu alınmış bir vatanın haritası…

Sevr ile önümüze konan Şark Projesi, M. Kemal Atatürk sayesinde Lozan’la yırtılıp atılmıştır. Ancak bugün Sevr’in devamı Büyük Ortadoğu Projesi ile tekrar gündem edilmektedir.

Atatürk şöyle diyor: “Bu (Lozan) antlaşma, Türk Milletine karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr antlaşması ile tamamlandığı sanılmış, büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildiren bir belgedir.” (Nutuk).

20 Kasım 1922’de başlayan Lozan Barış Antlaşmasının önsözünde, “Devletlerin bağımsızlık ve egemenliğine saygı gösterilmesi ilkesi üzerinde şekillendirilmiş” ifadesi vardır.

Lozan’da, İsmet Paşa, “Bütün medeni milletler gibi hürriyet ve istiklâl istiyoruz” demiştir.

M. Kemal Atatürk, “Geldikleri gibi giderler” demiş ve 6 Ekim 1923’te İtilaf Devletleri İstanbul’dan çekilmek zorunda kalmıştır.

Şimdilerde fesli cüppeliler, işgale gelenler dost belleyip, 94 yıl önce haçlıları denize döken adamın Müslüman olmadığını iddia ediyorlar. Onlara göre haçlılardan vatanı kurtarmak küfürdür.

Güçlü ordu şart!

Mustafa Kemal, kurtuluşun ve uluslararası saygınlığın, göstermelik barış görüşmelerinden, siyasi ödünlerden değil, savaş meydanlarından geçtiğini biliyordu.

“Ülkemizdeki düşmanı silah gücüyle çıkarmadıkça, ulusal gücümüzün buna yeterli olduğunu eylemsel olarak göstermedikçe, siyasi alanda umuda kapılmanın yeri yoktur. Güçten ve yetenekten yoksun olanlara değer verilmez.” (Nutuk)

Amacı, savaşı bir tek darbeyle bitirmekti. Bu gerçekleştirilmesi kolay olmayan riskli bir amaçtı. Bu zorlu iş, başkomutan olarak ancak onun yapabileceği bir işti. Çünkü o cesur bir komutandı.

Bizzat kendisi şöyle diyor:

“Türk ata yurduna ve Türk’ün bağımsızlığına tecavüz edenler kimler olursa olsun, onlara bütün milletçe silahla karşı çıkmak ve onlarla mücadele eylemek gerekiyordu.” (15 Ekim 1927).

Burada silahlı gücün yani ordunun önemi öne çıkıyor. Bir milletin ve devletin olmazsa olmazı göz nuru gibi kollayıp kollayacağı ordusudur.

Bugün Ergenekon ve Balyoz süreçleri ile yıpratılıp dağıtılan, 15 Temmuz darbe süreciyle tu kaka ilan edilen ordumuzun hali ortada… Generallerinin neredeyse yarısı vatan haini ilan edilen, önemli ölçüde askeri tasfiye edilen bir ordu…

Caydırıcı olmak için, düşmanı korkutmak ve ürkütmek için hem manen hem maddeten güçlü olmak zorundasınız. Güçlü ordu, güçlü devlet ve güçlü millet olmanın anahtarıdır. Bu nedenle Atatürk, “Ordumuz Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek için sarf ettiğimiz çalışmaların yenilmesi imkânsız teminatıdır” diyor.

Resûlullah (s.a.v), “Vatan sevgisi imandandır” buyurmaktadır. Atatürk’te vatan sevgisi ve bağlılığın bu derece yükselten, O’nun kalbinde taşıdığı yüce imani değerler ve Allah sevgisiydi, Peygamber sevgisiydi.

‘Bir sabah ezanı oku da dinleyelim’

Futbol Federasyonu eski başkanı Mustafa Kemal Ulusu, Atatürk’ün yanında 12 yıl kalan ve Çankaya kütüphanecisi babası Naci Ulusu’dan şunları aktarıyor:

“Bir gün Dolmabahçe Sarayında bir yaz gecesi yapılan düğün bitiminde herkes çekildikten sonra, boğaz kenarında sabah namazı vaktinde manevi kızı Nebile’yi çağırarak, ‘Gel kızım bir sabah ezanı oku da dinleyelim’ demiş. Ezan okunurken Atatürk’ün gözlerinden akan sicim gibi yaşları hayatım boyunca unutmam.” (M.K. Ulusu, Atatürk’ün Yanı başında, s.190).

Atatürk’ün kütüphanecisi Naci Ulusu, “Atatürk bazı kereler çalışırken okuduğu tefsirlerin çok tesirinde kalırdı ve de ‘Ey büyük Allah’ım! Kur’an’a inanmayan kâfirdir, bize nasıl yol gösteriyor? Bunları tüm dünyaya okutmalıyız’ diye de söylenirdi. Sonrada o an yanındaki bizlere ‘Okurken ruhum coşuyor size de oluyor mu?’ diye sorardı. Ama o anlarda gözleri hafifçe dolar ve kızarırdı” (Ulusu, a.g.e., s.185) diye yazıyor.

Safiye Ayla anlatıyor: “Annesi Zübeyde Hanım da ablası Makbule Hanım da çok dindar insanlardı. Namazı kılarlardı. Tam dindar bir aile ortamında yetişti. Atatürk de dindar bir insandı. Çok beğendiği Hafız Yaşar vardı. O Kur’an okurken gözlerinden yaşlar dökülürdü. Hatta bütün hocaları toplayıp ayetleri okuyup izah ederek incelemeler yapardı. Bana, ‘Allah’ın sana verdiği lutfu unutma ve bununla şımarma, mütevazı ol, daima Allah’a şükret’ derdi. Kendisine, ‘Paşam şunu yaptın, bunu yaptın’ diyenlere !Bana Allah yardım etti, ben talihli bir insanım’ derdi.” (Rönesans Dergisi, Şubat, 1991, s.20).

İslam’dan uzaklaşanlar düşmanlarına tutsak olurlar

Mustafa Kemal Atatürk diyor ki: “İslam toplumuna dahil olan birtakım kavimler, İslam oldukları halde çökmeye, yokluk ve gerilemeye maruz kaldılar. Geçmişlerinin yanlış veya bâtıl alışkanlık ve inançlarıyla İslamiyet’i karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslamiyet’ten uzaklaştıkları için kendilerini düşmanlarının esiri yaptılar.”

Emperyalizme, zulme karşı çıkış varsa, gerçek İslam vardır.

Hiç düşündünüz mü? Kendisini İslamcı ve batıcı diye tanımlayan iki zıt kutup neden Mustafa Kemal Atatürk’e aynı anda karşı? Neden Atatürk’e ikisi de aynı kararlılıkla ve ortaklaşa cephe almaktalar? Sebep tek!

Atatürk emperyalizme, sömürgeciliğe karşıdır. Karşı olmakla kalmamış, emperyalist akımın tüm namussuz salvolarını yerle bir etmiştir. Oysa ki İslamcı ve batıcı mandacılar, emperyalizme uşaklığı dünya ve ahiret mutluluğunun yolu bilmekteler.

Fransız gazeteci Maurice Pernot, 29 Ekim 1923’te Atatürk ile yaptığı röportajın bir bölümünde soruyor: “Şu halde yeni Türkiye’nin siyasetinde dine aykırı hiçbir temayül ve mahiyet olmayacak demek?”

Bu soruya Atatürk şu yanıtı veriyor: “Siyasetimizi dine aykırı olmak şöyle dursun, din bakımından eksik bile hissediyoruz. Türk milleti daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliğiyle dindar olmalıdır, demek istiyorum. Dinime bizzat hakikatte nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum. Bilime aykırı, ilerlemeye engel hiçbir şey içermiyor. Oysa Türkiye’ye bağımsızlığını veren bu Asya milletinin içinde daha karışık, sun’i, bâtıl inançlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler, sırası gelince aydınlanacaklardır. Eğer onlar ışığa yaklaşmazlarsa kendilerini mağdur ve mahkûm etmiş demektir. Onları kurtaracağız.”

Atatürk, “Türk Kur’an’ın arkasından koşuyor fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde ne var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın” diyor. TBMM kararıyla hazırlanan Kur’an’ın Türkçe meal ve tefsiri, bu konuda en ciddi hamleyi oluşturmuştur. “Kur’an’ın tercüme edilmesini emrettim. Bu da ilk defa Türkçe’ye tercüme ediliyor” diyor. (Nutuk).

“Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz.” (Nutuk-22 Ocak 1923).

M. Akif Ersoy, Safahat adlı eserinde;

“Nebi’ye atf ile binlerce herze uydurdun

Yıktın da Din-i Mübin’i yeni bir din kurdun” diyerek uydurulan dine temas ediyor ve çareyi;

“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alarak ilhamı

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” olarak gösteriyor.

Kur’an’ın anlaşılması en büyük amacıydı

Kur’an’ın Türkçe’ye çevrilmesi hareketinin bir milli mesele ve devlet politikası haline getirilmesi, TBMM’nin kararı ile olmuştur. Bu karara dayanarak Diyanet İşleri Reisliği Elmalılı M. Hamdi Yazır’ı görevlendirmiştir. Atatürk M. Hamdi Yazır’ın kaleme aldığı bu dokuz ciltlik tefsirde bazı ilkelere uyulmasını emretmiştir. Tefsir sünnet ehlinin inancının ilkelerine uyumlu ve amelde Hanefi mezhebinin bakış açısına uygun olacaktı.

Atatürk, camilerde, halka Kur’an ayetlerinin Türkçe açıklaması işleminin yapılmasını önermiştir. Camilerde Kur’an okuyan hafızlara şu önerilerde bulunmuştur: “Bu mübarek Ramazan ayı vesilesiyle, camilerde yaptığımız mukabelelerin son sahifelerini Türkçe olarak cemaate izah ediniz. Halkın dinlediği Kur’an bölümlerinin manasını anlamasında çok fayda vardır. Herkes okunan Kur’an ayetlerinin manasını anlar, dinine daha çok bağlanır.”

Atatürk, Kur’an’daki hükümlerin çağın ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yorumlanmasını istemiştir: “20. Yüzyılda yaşadığını algılamış, Kur’an’ın hükümlerini zamanında uygulayacak din adamlarına gereksinim var” demiştir.

Kur’an tefsiri ve meali için 7 şart ileri sürmüştür. Kur’an’ı tanımayan, bilmeyen ve ona inanmayan bu şartları öne süremez. Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, “Görüyor musunuz? Böyle bir adamı (M. Kemal Atatürk’ü) nasıl tanıtıyorlar? Ben Kur’an tercümesi yapmış biri olarak söylüyorum. Hiç kimse, Atatürk’ün Elmalı H. Yazır’a yaptırdığı tefsiri aşamadı. Biz, bugün bir tefsir yaptırmaya kalkışsak, Atatürk’ün şartlarını koşardık” diyor.

Elmalılı Tefsiri, akademik tarafı, ilmi tarafı bir yana bırakılırsa, Atatürk’ün eseridir. Atatürk olmasaydı, o tefsir olamayacaktı. Bu tefsirin telif ve basım harcamalarını bizzat kendi parasıyla karşılamıştır. O da Atatürk’ün tarihin kulağına, “Ben bu işe gönlümle de katılıyorum” anlamındaki fısıldayışıdır.

Rahmetli Y. Nuri Öztürk Hoca şöyle demişti: “Bu tefsir ortada ve biz soruyoruz: Atatürk dine, İslam’a nasıl bakıyordu? Cevap tektir ve şudur: Elmalılı tefsiri nasıl bakıyorsa öyle bakıyordu. Atatürk’ün, yıktığı hurafenin yerine neyi koymak istediğini hala soracak mıyız? Yıktığı hurafenin yerine Elmalılı Tefsirini koymuştur, Atatürk!”

Arkasından da yine Atatürk’ün bizzat takibi ve yönlendirmesi ile ve TBMM kararı ile, İmam Buhari’nin Peygamber hadislerinden oluşan ünlü eseri “Buhari Tercüme ve Şerhi” 12 cilt halinde dilimize kazandırılmıştır. Bu kez devrin büyük hadis bilginleri olan Ahmet Naim ve Kamil Miras Efendiler devrededir. Yani bunun arkasında da büyük Atatürk vardır.

Mekke’de toplanacak İslam Kongresi’nde Türkiye’yi temsil edecek Milletvekili Edip Servet Tör’e, Atatürk şunları söylemiştir: “Mekke’ye gidip beni temsil edeceksin. Türk’sün ve Müslümansın. Türklük, Müslümanlığın öncüsü ve kılavuzudur.” (Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal’in Mütareke Defteri, s.85).

“Memleketimin bağımsızlığını… Dünyada her sevgiden üstün tutarım. Memleketimi kurtarmak gerekirse canımı da yoluna vermek, dini ve ırki gayemdir.” (Enver Belmen Şapolyo, Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, s.336-337).

Dinî konuları çok iyi biliyordu

Atatürk’ü dinle ve dindarlıkla bağdaştırmak istemeyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Özellikle hem dindar geçinen kesimden hem de kör bir laiklik tanımının peşinden gidenler, Atatürk’ün dinle alakası olmayan bir kişi olduğunu ve kurduğu laik devletle de bunu perçinlemek istediğini vurgularlar.

Muharrem Bayraktar diyor ki: “Bu önemli soruyu rahmetli Attila İlhan’a sordum: Atatürk’ün dinle alakası yok muydu? Dinden, diyanetten uzak mıydı? Attila İlhan bu soruma şöyle cevap verdi: Mustafa Kemal Paşa’nın bütün metinlerinin yayınlanması lazım geliyordu, çok şükür onu bir yayınevi akıl etti.

Çünkü daha evvel yayınlananlar eksik. Kırpmışlar. Mustafa Kemal Paşa, CHP’yi kuracağız diye gitmiş dolaşmış bütün Anadolu’yu, gezdiği her yerde de bütün insanları çağırıyor. Bu insanlara ne isterseniz sorun, diyor. Şimdi o kadar enteresan ki, o metinleri okuduğumuz zaman şuna şaşırıyorsunuz; Mustafa Kemal Paşa’ya soruların büyük ekseriyeti –halk inanmış olduğu için- dinle ilgili geliyor.

Sorular soruyorlar. Hayretler içinde gördüm ki, Mustafa Kemal Paşa dini konuları çok iyi biliyor. Hepsine gereğince cevabı veriyor, hepsini tatmin ediyor. Buna mukabil bunların önceden yayınlanmış olan kısımlarında o bölümler hep çıkarılmış! Yok!”

Attila İlhan’ın verdiği bilgilerden anlıyoruz ki, Atatürk, Anadolu’yu karış karış gezmiş, vatandaşla sohbet etmiş, her gittiği yerde vatandaş kendisine dini konularda sorular sormuş ve sorulan bütün dini konulara dini bilgilerin (fıkıh, tefsir, İslam tarihi vb.) gerektirdiği şekilde cevap vermiş. Yani vatandaşla dini sohbetler yapmış!

Balıkesir hutbesinin irad edildiği gün tam 70 sayfa konuşmuş Mustafa Kemal. Ama yayınlanan kısmı 7 sayfa! Kim işlemiş bu cinayeti. Cumhuriyet Halk Partisi! CHP yönetimi maalesef “yeni bir Türkiye ve yeni bir devlet anlayışı oluşturacağız” diyerek, Gazi’nin halkla yaptığı din sohbetlerini yok saymış. Atatürk’ü dinden soyutlamış.

Bugün CHP yönetiminin dini konularda yaptığı fahiş söylem ve bilgi hatalarının hiçbirini Mustafa Kemal’de göremeyiz. Attila İlhan’ın deyimiyle, “Çocuklarımıza yanlış bir Atatürk öğrettik” ve bu yanlışın acı faturasını Atatürk’e düşman bir zümrenin meydana gelmesiyle ödüyoruz.

Prof. Dr. Haydar Baş’ın anlattığı gerçek Atatürk

Allah’tan bu yanlışı düzeltmek için tarihi bir misyon üstlenen, Atatürk’ün ve ailesinin dindar bir aile olduğunu, kendisinin dinle barışık bir hayat yaşadığını yılmadan usanmadan anlatan Prof. Dr. Haydar Baş gibi doğru insanlar var.

Bakın Prof. Dr. Haydar Baş ne diyor: “Unutulmamalıdır ki, günümüze kadar tanıtılan Atatürk, milletin inancından uzak bir liderdi. Rahmetli Attila İlhan’ın ifadesiyle, bugün tanıtılan Atatürk gerçek Ata değildir, İnönü’nün Atatürk’üdür.

Neden dindar Atatürk bazı çevreleri ürkütüyor?

Bir düşününüz; Türk Milleti Müslüman, onu kurtaran lider dinsiz; Türk milleti Allah’ı peygamberi Muhammed Mustafa’yı biliyor ve seviyor, Atatürk bunları tanımıyor. Böyle dinden uzak bir liderin, canı ile vatan savunması yapmasına imkân var mıdır?

Kendisine küçücük bir hediye getirene teşekkür etmeyi nezaketten sayanlar, koskoca bir vatanı, bayrağı, bağımsızlığı armağan edene neden dinsiz yaftasını revâ görmekteler?”

Prof. Dr. Haydar Baş ne diyor, biz ne yapıyoruz?

Bizler dindar Atatürk’ten kaçanların siyasette sığındıkları en büyük liman olan, “dindar millet dinsiz devlete karşı” söylemlerini bozduk. Cumhuriyet tarihinin en büyük yalanını ifşa ettik. Atatürk dindarsa ve milleti ile buluşursa, din bezirganlığı yaparak siyasette tutunanlar neyle milleti kandıracaklar?

Zira Türk Milletinin Ata’sı, İslam esası olarak namaz kılmaya, oruç tutmaya, zekâta, hacca, humusa, cihada, emribi’l-maruf ani’l-münkere, Allah için sevmeye ve Allah için buğzetmeye inanıyordu. Yine Türk Milletinin Ata’sı, Allah’ın eşi ve benzeri olmadığına, Allah’ın peygamberlerine, ölüme ve dirilmeye, Allah’ın adil olduğuna ve İmam Ali Efendimizin hilafetine iman etmişti. Yoksa Atatürk’e dinsiz denmesinin bir nedeni de İmam Ali Efendimize olan sevgisinden midir?

Kısaca biz Türk Milleti adına çok büyük bir vazife icra ettiğimize eminiz. Dindar Türk milleti, dindar lideri ile tanıştırıldı.

OKAN EGESEL

Son Güncelleme: 08.09.2017 15:08
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Hakan 2017-09-08 17:35:32

Allah razı olsun sizden ve sizin gibi düşünen gerçek ilim adamlarından

Avatar
Cengiz Dönmez 2017-09-09 11:37:39

Atatürk ancak böyle açık ve bilgilendirici anlatılabilirdi.Emeklerinize ve yüreklerinize sağlık olsun.Bu yazılarınızın çok büyük kitlelere ulaşması dileğiyle Allah'a emanet olunuz.

banner100