Dünyayı iki güç ile yönetirsiniz veya bu güçlerden mahrum iseniz yönetilirsiniz!
Birincisi iman gücü diğeri ise ekonomik güç! 
Ekonomik güç, siyasi ve askeri gücü elinde bulundurmak suretiyle mutlak bir güce dönüşür. 
Yoksa kontrolsüz güç güç değildir.
Prof. Dr. Haydar Baş beyin dediği gibi, “cephede imanlar savaşır, top tüfek buna sözcülük eder.”
İmanların savaşına sözcülük eden top ve tüfeğin karnı ise ekonomik güç ile doyar. 
Aç asker savaşamaz!
Haçlı dünyası iman gücü ile dünyaya egemen olamayacağına göre geriye kalan tek yol ekonomik gücü ele geçirmektir.
Tarihine bakıldığında haçlı emperyalizminin sömürü siyasetinden başka bir şey görülmeyecektir.
Her dönemde ise hakkı çiğnenen, sömürülen taraf sürekli İslam dünyası olmuştur!
Ama ne var ki minareyi çalan batı dünyası her zaman kılıfını hazırlamış, ya işbirlikçi siyasilerini ya da hoca görünümlü müsteşriklerini bir şekilde hedefindeki ülkenin ve milletin başına mutlaka iktidar yapmayı başarmıştır. 
Haçlı dünyası bu konuda oldukça da mahirdir!
Ancak şu hakikat unutulmamalıdır ki, karşımızdaki düşmanın gücü, bizlerin zaaflarından kaynaklanmaktadır.
Suni krizler ve kargaşa ortamı ile milleti fakirleştiren, cahilleştiren, milletin ihtiraslarını da kontrol altına alan batının oynadığı oyunlar nihayetinde milletin geldiği nokta da ortadadır!
Tüm bu oyun ve desiselerin altında yılmış, yıkılmış, usanmış, bezmiş, her türlü milli birlik ve beraberliğini yitirme noktasına gelmiş milletin gündemine sokulan meseleye bakar mısınız; “Bağımsız Kürdistan!”
Bir millet düşünün, ekonomik olarak gırtlağına kadar faize ve borca batmış, aile kurumu çökmüş ve sürekli yanılan ve aldanan bir siyasi iradeye teslim olmuş!
Millet ne anlasın, nasıl yorumlasın bu “Kürdistan” meselesini!
Yine biz ikaz ve irşad vazifemiz gereği milletimizin dimağını biraz aydınlatalım. 
Onlara biraz muhakeme ve mukayese kabiliyeti kazandıralım.
Bak ey millet!
Öncelikle bu isimdeki “Kürt” kelimesine aldanırsan eğer asırlık oyuna kurban edilirsin! Birliğini ve beraberliğini kaybedersin!
Ülkemizdeki ve özellikle bölgemizdeki Kürt kardeşlerimiz iyi bilmelidir ki, bu Kürdistan, ‘Büyük İsrail’in temelidir, kılıfıdır!
Biraz aydınlanmanız için tarihin sayfalarını kısaca bir çevirelim;
İngiliz Müsteşarı Hohler, 27 Ağustos 1919’da Londra’ya gönderdiği telgrafta, “Kürt sorununa verdiğimiz önem, Mezopotamya bakımındandır. Kürtlerin ve Ermenilerin durumları beni hiç ilgilendirmez” diyordu.
İngiliz Mr. Kidston, 28 Kasım 1919 yılındaki raporunda, “Kürtlere her ne kadar inanmasak da, onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir” diyordu. 
Amiral Sir Robeck ise 26 Mart 1920’de İngiliz Dış İşleri Bakanı Lord Curzon’a sunduğu raporunda, “Kürdistan, Türkiye’den ayrılıp özerk olmalıdır. Ermeniler ile Kürtlerin çıkarlarını bağdaştırabiliriz” diyordu. 
Aynı Amiral Sir Robeck 28 Temmuz 1920’de Sadrazam Damat Ferit’in, “İngiliz mandasında kurulacak bir Kürdistan’ı Mustafa Kemal’e karşı kullanma” teklifini de Lord Curzon’a iletiyordu. 
Mandacılığı kabul eden ve kendi saltanatını kurtarmanın hesabından başka bir şey düşünmeyen İstanbul Hükümeti’nin İngilizlere yaptığı bu teklife bakarak halini sanırım bugün daha iyi analiz edebilirsiniz.
Ve bu niyetler Sevr antlaşmasına taşındı. Sevr Antlaşmasının 62 ve 64. maddelerine göre Kürdistan’a ön-ce “özerklik” sonra da “bağımsızlık” verilecekti.
Sevr’de Kürtlere, “Özerk” veya “Bağımsız” bir Kürdistan vaad ediliyordu ancak bu bağımsızlık aslında üzerinde yaşadıkları veya yaşamalarına müsaade edilirse eğer bu toprakların bekçiliğini yapmaktan öteye gitmeyecekti! Kısaca, Kürtlere bölgenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının tasarrufu hakkı asla verilmek istenmiyordu. Hatta özell-kle İngiltere ve Fransa bölgedeki zengin maden ve -etrol yataklarına sahip olmak için ciddi fikir ayrılıkları yaşıyordu. Londra Konferansı günlerine ait 16 Şubat 1920 tarihli bir belgede, “İngiltere, Kürt devleti kurulmak iste-en bölgede çok fazla maden olduğundan emindir” diyordu-
Takdir–i İlahi işte! 
Haçlının bu kirli planları Kuvva hareketinin zaferi ve Mustafa Kemal Paşa’nın dirayeti sonrasında Lozan Antlaşması ile bozuldu. 
Lord Curzon, Lozan’da da Kürdistan tezini savundu ise de Atatürk’ün talimatı ile İsmet Paşa, “Türkler ile Kürtler birdir. Dinleri, gelenekleri, emelleri birdir” diyerek son noktayı koydu.
Türkler ile Kürtler arasındaki -u kardeşlik bağını kırmak isteyen haçlı dünyası Cumhuriyetin ilk yıllarından 1938’e kadar birçok Nakşi–Halidi şeyhinin devşirmesi ile birçok isyan çıkartarak “Türk–Kürt kardeştir” tezini çürütmeye çalıştı. 
Başarısızlıkla sonuçlanan bu isyanların neticesinde Anadolu’da Kürt ve Türk kardeşlini kıramayacağını anlayan haçlı dünyası bu sefer hedefini Irak coğrafyasındaki Halidi–Nakşi Barzani ailesi üzerinde yoğunlaştırdı. 
Ama ne var ki, Ehl–i Beyt nefesi ile soluklanan Gazi Paşa, bu sinsi oyunu da 5 Haziran 1926 yılında Ankara’da Türkiye, Irak ve İngiltere arasında imzalanan ve daha sonra da Birleşmiş Milletlerce de kabul edilen Ankara Antlaşması ile bozarak, Türkiye ve Irak’ın sınır bütünlüğünü sağlamış oldu. 
Şimdi başta siyasetçilerimize ve milletimize düşen, lütfen artık aldanmayı ve kandırılmayı bir yana bıraksınlar. 
Prof. Dr. Haydar Baş beyin “Tevhidin Merkezi Ehl–i Beyt” tezini “Atatürk Vatandır” tezi ile tevhid ederek birlik ve beraberliğin hamurunu yoğurmaya karar versinler.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100