İmam Ali’nin hayatına baktığımızda göreceğimiz her şey Peygamber Efendimizin direkt yansımalarıdır.  
İmam Ali, Efendimizin yanındayken O’nun kaldırdığı adımın yerine adım atardı. O’nun vefatından sonra da adımlarında zerre sapma olmadı. 
Zaten ayet ve hadislerle sabittir ki, İmam Ali (a.s.), nebi ve resullük hariç her alanda Peygamberimizin (s.a.v.) varisidir. Adalette de öyledir. 
Misal, günümüzde devlet yetkililerine suikast iddiaları ile birileri tutuklandı, yıllarca hapis yattı, aileleri deşifre edildi, hapislerde ölenler oldu, sonra suçsuz oldukları anlaşıldı, itibarları iade edildi vs. 
İmam Ali’ye de suikast iddiası vardı ve iddia sahibi de bizzat İmam Ali idi. Hatta bu suikastın kim tatarından düzenleneceğini de haber vermişti. 
Yanındakiler, “gereğini yapalım, durduralım” gibi tekliflerine İmam Ali Efendimiz; “o henüz beni öldürmedi”  yani fiil gerçekleşmedi cevabını vererek adaletteki ölçüyü ortaya koymuştu. 
Bir sabah namazının (yanılmıyorsam) 1. rekâtının 2. secdesinde İbn-i Mülcem melunu, İmam Ali’nin hayatına kastetti. İmam Ali kılıç ile yaralandı ve 3 gün sonra şehit oldu.
Bu üç gün içinde İmam Ali, oğlu İmam Hasan Efendimize, “kendisine yedirdikleri, içirdikleri şeylerden katile de verilmesini, eğer şehit olursa katiline eziyet edilmemesini, affetmenin daha iyi olacağını ama illa cezalandıracaksanız kısas uygulamalarını” vasiyet etti. 
Bu duruşa yorum yapılmaz ancak örnek alınır, temel kabul edilir.
Peygamber Efendimizin genelkurmay başkanı, girdiği her savaşı kazanan Allah’ın aslanı, müşriklerin yenilmez, dedikleri savaşçılarını tek hamlede yenen cengâver, Bedir’in, Uhud’un, Hendek’in, Hayber’in kahramanı İmam Ali, halifeliği döneminde zırhını kaybetmiştir.
Bir gün Hazreti Ali (a.s.) zırhını Yahudi’nin elinde görür ve zırhını geri ister. Ancak Yahudi zırhı sahiplenir ve zırhı asıl sahibi olan Hazreti Ali’ye geri vermez. 
Bunun üzerine Hazreti Ali, Yahudi’ye mahkemeye gitmeyi teklif eder. Yahudi kabul eder. Hâkim karşısına çıkarlar. Hâkimi atayan da İmam Ali’dir ve o hâkimin karşısında İmam Ali ayaktadır. 
Hâkim (Kadı) Şüreyh, Hazreti Ali’ye sorar: “Ya Ali, bu zırhın senin olduğuna şahidin var mıdır?” 
İmam Ali, oğlu Hasan ve hizmetçisi Kamber’i şahit gösterir.  
İmam Ali’nin şahitlerini hâkim kabul etmez.
Hâkim (Kadı) Şüreyh cevap verir: “Oğlun ve hizmetçin senin yakınlarındırlar. Senin hakkında şahitlikleri geçerli değildir. Başka şahidin var mı?” 
Hazreti Ali başka şahidinin olmadığını söyler. Bunun üzerine İmam Ali, zırhın kendisinin olduğunu ispat edemez ve davayı kaybeder.
Devlet başkanı, velayet ve hilafetin başı, hidayet önderi kendi mahkemesinde bir Yahudi’ye karşı açtığı davayı
kaybediyor. 
Diğer bir ifadeyle hâkim, devlet başkanının delillerini yeterli görmüyor ve davalıyı haklı görerek onun lehine hüküm veriyor. 
Bugün bizim ihtiyacımız olan adalet bu adalettir. Yoksa Ankara’dan İstanbul’a yürümekle, adaleti yeniden tesis ediyoruz demekle, sokaklarda “adalet istiyoruz” diye bağırmakla adalet gelmez.
Cumhurbaşkanı, bakanlar, muhalefet liderleri, vekiller, komutanlar, zenginler vs. hâkimler karşısında ayakta durdukları, hâkimlerin de karşılarındaki kişilerin mevki-makam, soy-sop ve zenginliklerine bakmadan kanunlar uyarınca karar verebildikleri gün “hoş geldin adalet”
diyebilirsiniz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Hüsnü Sevilengül 2018-07-14 11:26:20

muhteşem bir yazı.