Bu haber kez okundu.

Adetullah'a sarılmak
Prof. Dr. Haydar Baş'ın kaleminden
Dini ve Milli Bütünlüğümüze Yönelik Tehditler

Manevî mevcudatın varlığında da yine sebepler silsilesi vardır. Bu sebepleri zikretmek veya kulun o sebeplere sarılması yaratıcıyı inkar etmek değil, bilakis sünnetullaha uymaktır. Bu hakikat "Ey inananlar, Allah'tan korkun, O'na (yaklaşmaya) vesile arayın" emri ile sabittir. Bu emri yerine getirmek ibadettir.

Nitekim cehennemde azap, cennette nimet vardır. Aslında azap da, nimet de Allah'tandır. Ama cennet nimete, cehennem de azaba vesiledir.

Aynı şekilde kulların hayır ve şerrini tesbit eden Allah'tır bu işe de Cenab?ı Hak "Kiramen Katibin"i vesile kılmıştır.

"Kulların üstünde galip O'dur ve üzerinize amellerinizi yazan hafeze melekleri gönderir"

Ayrıca insanı koruyan Allah olduğu halde buna da melekleri vesile kılmıştır. "Her insan içi önünden ve arkasından takip eden melekler vardır. Onu Allah'ın emriyle korurlar" Keza Allah (cc) Bedir'de peygamber ordusuna melekleri vasıtasıyla yardım etmiştir~|~. Bu hususta Cenab?ı Hak şöyle buyurur: "O vakit Rabb'inizden yardım ve zafer istiyordunuz da o size "Gerçekten Ben arka arkaya bin melaike ile imdat ediyorum" diye duanızı kabul buyurmuştu" "Allah size bu meleklere yardımı sırf bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz korkudan yatışsın diye yapmıştı. Yoksa zafer ancak Allah'ın katındandır"

Bütün bunlardan çıkardığımız netice şudur: Cenab?ı Hak, maddî ve manevî bütün işleri sebeplerle yaratırken, acaba kullarının hidayetinde ve maddî ve manevi vesileler (sebepler) koymuş mudur? Şüphesiz ki evet. Hidayet muhakkak Allah'tandır. Ancak resuller, nebiler ve veliler bu hidayete vesiledirler. Aksi takdirde Cenab?ı Hakk'ın peygamberleri göndermesine lüzum olmazdı. Bu noktada Batı kökenli bir ifade olan "Allah ile kul arasına kimse giremez" itikadına dikkat çekmek yerinde olur. Bu söz esasen kilisenin yoğun baskısına karşı isyan eden Batı insanına ait ifadedir. Şöyle ki, cennetin anahtarlarını ellerinde tuttuklarını iddia eden, tek bir sözle insanları dinden çıkarma hakkına sahip kilise çevrelerine karşı çıkan Protestanlık mezhebinin kurucusu Martin Luther, ruhban sınıfına karşı "Tanrı ile kul arasına girmeyin" sözüyle yola çıkmıştır.

Hiç şüphesiz ki Allah ile kul arasına kimse giremez. Yalnız her şey de olduğu gibi kulun hidayet ve irşadında da mutlaka bir sebebe ihtiyaç vardır. İrşad ve hidayetin sebepsiz olacağını düşünmek, İslam'ın ve imanın mantalitesinden mahrumiyetin bir ifadesidir. Maddî ve manevî her işte bir vasıta, bir vesile gerekirken, insanların dünya ve ahiret hayatının akıbetini belirleyecek derecede mühim olan 'hidayet' ve 'irşad' meselesinde nasıl olur da bir vasıta gerekmez? Yoksa muhakkak ki Allah ile kul arasına kimse giremez.

Kalbin gıdası durumunda olan feyz, muhabbet gibi kavramlar, Allah'ın yaratığıdır, mahluktur. Nasıl ki Cenab?ı Hakk'ın maddî nimetlerinden olan ekmek, para veya mal gibi varlıkları sahiplerinden istemek, bunları elde etmek için çalışmak âdetullah gereği ise, aynen bunun gibi, feyz ve muhabbet cihetiyle şereflenen ve zengin olan bir insan?ı kâmilden, edep kurallarına uygun olarak sahip olduğu manevî zenginlikleri istemek de yine âdetullah gereğidir. Maddî mahlukların tâbi olduğu manevî zenginlikleri istemek de yine âdetullah gereğidir. Maddî mahlukların tâbi olduğu kurallarla, manevî varlıkların tâbi olduğu kurallar esas itibariyle aynıdır. Nasıl ki, bir eve kapıdan giriliyorsa, herhangi bir konuda da istenilen neticeye varmak için âdetullah denilen sebepler ve hikmetler silsilesine sarılmak şarttır. İstenilen netice, onu doğuran sebep ve şartlara uymakla gerçekleşir.

Nitekim bu hususta Cenab?ı Hak hidayet ve rahmetini enbiya ve evliya vasıtasıyla kullarına ulaştırmaktadır. Hidayet ve rahmete ulaştıran başka bir kapının olmaması da yine âdetullah gereğidir.

Feyz ve muhabbet gibi manevî varlıkların, sahiplerinden istenmesine şirk mantığı ile bakanlar manevî mahlukları Cenab?ı Hakk'ın zâtına izafe etmek suretiyle kendileri şirke düşmekte, feyz ve muhabbeti vâcib'ül vücud olarak kabul etmektedirler. Zira en büyük şirk mahluk olan manevî varlığı Halik yerine koymak ve bu tasavvurla hadiseye yaklaşmaktadır. Zira muhabbetullah, sevap, cennet gibi hidayet ve rahmete vesilesi varlıkların hepsi de Cenab?ı Hakk'ın tecellisi sonucu var olan mahluklardır, yaratılmışlardır. Maddî bir nimetin sahibinden istenmesi şirk olmuyor da, manevî bir nimetin sahibinden istenmesi neden şirk olsun?

Kaldı ki, maddî ve manevî bütün varlıkların Allah tarafından yaratıldığı, hayır ve şerrin Allah'tan geldiği her zaman ifade edilmese de fikirlerde ilim, kalplerde itikat olarak zaten olduktan sonra bir insanın bir Allah dostundan himmet ve dua istemesi, bir bakkaldan veya fırıncıdan ekmek istemesinden farklı değildir.

Allah (cc) derece ve mertebelerine göre nebilerin ve velilerin gönüllerine tecelli eder. Cenab?ı Hak eşyaya da tecelli eder. Bunun mümkün olabileceğini Musa (as) ile ilgili şu hadise bize göstermektedir. "(Musa) şöyle dedi: Rabb'im cemalini bana göster, sana bakayım. Allah (cc): 'Beni hiçbir zaman göremezsin, fakat şu dağa bak' dedi. Nihayet Rabbi o dağa tecelli edince onu (dağı) yerle bir etti"

İtikatta mezhep imamımız İmam?ı Ebu Mansur Maturidi bu ayeti, tecellinin hak olduğuna delil göstermiştir. Ve yine Mukaddes Vadi'de Cenab?ı Hak, Hz. Musa'ya bir ağaçtan hitap etti. "Ey Musa! Pabuçlarını çıkar. Çünkü sen Mukaddes Vadi'de Tuva'dasın"

Dağa ve ağaca tecelli eden Allah insan dağına ve insan ağacına tecelli etmez mi? Elbette ki Allah insanın kalbine nazar eder. Peygamberimiz "Allah sizlerin cisimlerinize ve sûretlerinize bakmaz, bilakis kalplerinize nazar eder" buyurmuştur.

Cenab?ı Hakk'ın nazar ettiği kalp nurlanır. Nitekim Resul?i Ekrem duasında bu nuru istemişti. "Allah'ım bana nur ver, nurumu arttır. Kalbimi nurlandır, kabrimi nurlandır, kulağımı nurlandır, gözümü nurlandır, hatta saçımı, tenimi, etimi, kanımı ve kemiğimi nurlandır"

İnsan?ı kâmil Allah'ın kalbine nazar edip nurlandırdığı insandır. Bir başka ifade ile kâmil insan Allah'ın tecelli ettiği ve Hz. Musa'nın teveccüh ettiği dağ ve ağaç gibidir. İnsan?ı kâmil nazargâh?ı ilahî olduğuna göre ona teveccüh, şansına değil kendisine tecelli eden Cenab?ı Hakk'adır. Peygamberimiz dahi Mirac'da Cenab?ı Hak ile görüşmeden evvel Sidre?i Münteha'ya kadar Hz. Cebrail ile gitmiştir. Oradan öteye ise Refref (aşk) ile devam etmiştir.

Aynı şekilde Hz. Musa (as) "İlm?i Ledün"nü öğrenmek istediği zaman ona muallim olarak Hz. Hızır tayin edilmiştir. Bu hususta Cenab?ı Hak şöyle buyurur: "Nihayet kullarımızdan bir kul (olan Hızır'ı) buldular ki, Biz ona katımızdan bir vahiy vermiş ve etrafımızdan (gayblara dair özel) bir ilim öğretmiştik. Musa, Hızır'a "Sana öğretilen ilimden bana öğretmek şartı ile sana uyayım mı?" dedi"

Bu kıssada İlm?i Ledün'nün sırlarıyla ilgili birçok hakikat anlatılmaktadır.

Sahabe?i Kiram Peygamberimizi vesile ederek Cenab?ı Hakk'a iltica ederlerdi. Peygamberimizin rıhletinden sonra ise amcası Hz. Abbas'ı vesile ederlerdi. Bu husustaki şu hadise manidardır: Enes b. Malik şöyle demiştir. Halk kıtlığa düçar olduklarında Ömer b. Hattab Nebiyy?i Ekrem'in amm?ı mükerremi Abbas b. Abdi?l Muttalib ile (tevessül ederek) istiska eder ve "ilahi, bizler (eyyam?ı hayatında) Peygamberimiz (sav) ile tevessül ederek 'Sen'den niyazda bulunurduk da bize yağmur ihsan ederdin. Şimdi de Peygamberimizin amm?ı muhteremi ile tevessül ederek 'Sen'den niyaz ediyoruz. Bize (yine) yağmur ihsan et" diye dua eylerdi" (Râvi Enes (ra) der: "Bu duayı edince iska olunurlardı" (Sahih?i Buhari c. 13).
Anahtar Kelimeler:
adetullah a sarılmak
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.