Bu haber kez okundu.

Bizim iftarımız da herkese açıktı
Refik Halit Karay’ın eski Ramazan’ları anlattığı yazısına dünden devam ediyoruz:
“Ramazan’dan bir, iki hafta evvel, babam, bir sabah evradını okuduktan ve namazını kılıp zikrini bitirdikten, ‘Sabah şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler defola!’ diye duasını da tamamladıktan sonra başında keten takke, sırtında nafe kürk, burnunda altın gözlük– köşesine hususî bir ehemmiyetle oturur, evin erkânını nezdine çağırırdı. Önünde hokka, kalem ve elinde bir defter hazır. İçtimadan maksat, Ramazan erzakını tespit etmek, yani listesini yapıp asmaaltı tüccarlarından Yağcı İbrahim Bey’e göndermek. Sorardı:
– Rugan–i sade, kaç teneke?
Bu, malum olduğu üzere, sadeyağ, yemeklik yağ mânâsınadır. Altı teneke mi, sekiz teneke mi, ne kadarsa söylerler, babam bunu yazar, yeni bir suale geçerdi:
– Un ne kadar olmalı?
Ölçü ve miktar taayyün edince kamış kalem yeniden cızırdardı; lakin kâğıda un yazmak usulden değildi; ‘dakîk’ demek icap ederdi. O devirde böreklik un Odesa’dan, kuvvetli yemeklik yağ da Sibirya’dan gelirdi, adına Petrovki derlerdi, Sibir yağının alası!
Ben de söze karışırdım: Mutfak erzakı arasında, ‘elmasiye’ yapılmasına yarayan elvan jelatin yapraklar unutulmaması için! Usta aşçılar bunu bir masal köşkü gibi renk renk kurarlardı; sütlüsünü, çikolatalısını, portakal ve mandalinlisini kata kat dondurarak ve üst kubbelerini yakut kırmızısına boyayıp, tabakta tir tir titrerdi ve kaşık sokulunca her tarafından şahrem şahrem ayrılır, yumuşacık çökerdi. Herkes ‘Aman, yenilir şey midir o? İnsanın dudakları birbirine yapışıyor?’ derdi; evet amma, ben tadına değil, manzarasına, hayalimi okşayıp peri saraylarını düşündürmesine bayılırdım.
İyi evler mahalle bakkallarından alış veriş etmeyi haysiyete muvafık bulmazlardı. Zaten eski zamanda her semtte bakkaliye mağazaları yoktu; mahalle bakkalları ise her şeyin adisini, ucuzunu, bayat, bozuk, mahlut, böcekli ve sineklisini satarlardı. Halleri, vakitleri yerinde olanlar erzakı, karabiberinden pirinç ununa, havyarından maltız sardalyasına, pastırmasından kuru cevizine kadar, mevsimlere göre, hep birinden, üçer aylık, Asmaaltı’ndan alırlar, yük arabalarıyla getirtip kilerlerine doldururlardı. Kaşar peyniri kelleleri, bozulmasın diye, pirinç ambarlarında hıfzolunurdu; sabunlar evde kesilir, kurutulurdu. O zamanlarda şekerler kelle, daha doğrusu mahrutî şekilde satıldığından yine boy boy, evlerde kırılır, öyle saklanırdı.
Evlerde tel ile sabun kesilişi ve çekiçle şeker kırılışı eğlenceli olduğundan bugünleri kaçırmaz, genç hizmetçilerin saçlarına biriken sabun zerrelerini ve yüzlerine toplanan şeker tozlarını seyretmekten, bilhassa Giridîzade sabununun kokusundan çok hoşlanırdım.” 
Devamı yarın…
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100