07 Aralık 2001 Cuma 00:00
283 Okunma
ELVEDA YA ŞEHR-İRAMAZAN
Ramazan Yazıları
Ramazan'da O'nunla olabilmek


Dünden devam...

Bunun için samimiyetle ihlâsane bir niyyet ve gayret, arkasından kayıtsız şartsız bir teslimiyet, mahviyet ve hizmet duygusu yeterli olacak... Veya rahmet ayında, ilahi lütfuyla bu yollar O'na kadar aşılacak, O'nun eteğinden öteler seyredilecek...

O'nun dili ile önümüzdeki zorlukları görelim, Ramazan'ı tanıyalım:

"Allah büyük nasipleri, büyük zorlukların ardına gizler. En büyük nasip şüphesiz ki, Allah'ın cemali, yakınlığı ve rızasıdır. O halde bu yüce nasibe ermek için en zor ve en çetin engelleri aşmamız ve en sarp geçitleri geçmemiz gerekiyor... O'nun yolunda fedâ?i can etmemiz gerekiyor. Bu nasıl olur? Her hakikati en mükemmel şekliyle şahsında abideleştiren Yüce Peygamber'in tek ve şaşmaz ölçü olarak ortaya koyduğu prensip ve kararlarla... Allah Resûlü bir savaş dönüşünde "Küçük cihaddan büyük cihada gidiyoruz" deyince, arkadaşları "Nedir büyük cihad?" diye sorarlar. Peygamberimiz cevaben "Nefisle mücadele~|~dir" buyururlar. Bu mücadelenin en yoğun olduğu ve hak yolcularının lehine kazanıldığı Allah'ın yardımının lütfunun en çok yağdığı, bereketlerinin ve feyizlerinin kaynadığı ve taştığı aydır Ramazan... Bu ayda tutulan oruç (...) elbetteki nefsin belini kırmada en müessir yol olacaktır. Bu vesile ile (...) nefsani hastalıklar sarsılacak, sökülecek ve yine, Yüce Peygamber'in sünneti gereğince, çokça namaz, çokça zikir, çokça dua, tefekkür ve tasadduk yoluyla da insanın ruhî inkişafı gerçekleşecek, böylece Allah'a kanat açan ruh, aşk ve vecd, Allah korkusu ve Allah sevgisiyle bezenmiş olacaktır."

Bizi, bu mübarek ayda, O'nu (İnsan?ı Kamil'i) böylesine vesile edinmeye sevk eden O'nun Hakk'a ve Allah Resûlüne olan yakınlığı, tutkusu ve muhabbetidir. Bu makamda bize himmeti ve duasının bereketi bizim için çok önemlidir. Vesilenin ne denli bir imkân olduğunu O'nun dilinden öğrenelim:

"Sahabe?i Kiram, sadece tavassut müessesesinin pîri olan Resûllullah'ın (sav) şahs?ı şahanelerini vesile ittihaz etmekle kalmamış; O'nun elbisesinden yırtılan parçayı, vücudundan ayrılan kılı ağzından çıkan tükürüğü, su içtiği kabı, içtiğinde arta kalan suyu... dahi irşad, hidayet ve kemâlat yolunda ilerlemeğe vasıta kabûl etmişlerdir."

Onlar gibi olabilme tutkusudur ki, bizi Allah Resûlüne varis ve "O, bir alemdir; o âlem'den de Hak görülür" diye taltif edilen Kamil İnsan'ı vesile edinmeye teşvik ediyor... Hele böyle bir rahmet denizinin Ramazan'ın eşiğinde ve içinde...

Şüphesiz O'nunla maddeten ve manen bu ayda beraber olmak erişilmez bir saadet ve imkân... Ancak O'nunla gerçek beraberlik, "gözü gözünde, alnı alnında, dizi dizinde, kalbi kalbinin üzerinde olarak" "O'nun gönül alemine" girebilmektir, yani "rabıta"dır. İşte bu "gönül diyaloğu", "mana koordinesi" kuruldu mu, istenilen elde edilir, herşey O'nunla paylanabilir. Rabbülalemin'den istenirken beraber istenir, "Allah, Allah" denirken beraber denir, menziller beraber aşılır, gidileceğe beraber gidilir. Tecellilere beraberce erilir...

İşte Mübarek Ramazan'da, Hak yolcuları olarak, Muhammedî nura uzanan yakınımızdaki ile, güçlü bir vesileyle (aramızdaki Kâmil İnsan'a) istiyor ve şairin ifadesiyle gönülden şu mısraları terennüm ediyoruz:

"Bende yeniden doğum; bir mürşidin soluğu elimden tutar benim, dorukların doruğu."
Muhammed HEKİMGİL



Ramazan mevsiminde Camiler

Camiler, ibadet heyecanını, tane tane aşk tesbihine dizerek, Allah'ın huzurunda duruşun, O'na koşuş ve gidişin toplu haldeki resmi ve merasimidir.

Çocuk kalbine akseden cami resimleri, minareleri, ilahi bir nağme olarak "Allah?ü Ekber'i" okurlar.

Kubbeleri ibadetin kutsiyetini, şadırvanları nur damlalarını çağrıştırırlar.

Ramazan mevsiminde camilerimiz ayrı bir iklime bürünür. Kullar nasıl Ramazan'ın gelişiyle değişir ve renkten renge girerlerse ağaçlar da, taşlar da hilâlin doğuşundan neşelenir, mü'minlerin sevincine iştirak ederler.

Bu sebeple kalplerin melekî duyguları yaşadığı çocukluk bakışlarıyla camileri seyretmek ne de zevkli olur.

Yağmuru, tozu, dumanı, kar, tipi ve selinde cami yolları adımlara bereket sunarlar, gönüllere serinlik.

Çocukluğun minik adımlarını atarken hatırladığım köy camii...

Büyük kapının açılmasıyla bir anda cami içine doğan ışıklar, hemen ortada yanan varil büyüklüğünde silindir soba, geniş çaplı ağaç direkler, kilim, halı, mihrab ve rahleler.

İstanbul'un Beykoz semtine konduğumuz günlerde Ortaçeşme'de ufak bir cami vardı. Minaresi de cami gibi tek şerefeli bir kucak genişliğinde ve iki insan boyunda kısa kurşun kalemi andıran şekildeydi.

İstanbul'un büyük camilerinin çocukluk izlerini nasıl anlatayım. Eyüp Sultan, Fatih, Sultanahmet, Şehzadebaşı, Yeni Camii, Süleymaniye, Nuriosmaniye, Mahmutpaşa, Muratpaşa, Haseki Sultan... gibi camilerdeki hatıralarımın çocukluk hissiyatını nasıl aktarayım.

Beyazıt Camiinde Kur'an alimi, nur yüzlü hocaların hocası, Abdurrahman Gürses Hoca'nın sedaları, bakışları, konuşması talebelere olan gayreti; vakarı, Kur'an ahlâkı. Hitabeti, bugün bile hatırladığımda beni heyecanlandırır.

Yıllar sonra imam hatip mektebinde bir yarışmaya davet edilmişti Abdurrahman Hoca. Arkadaşımız Abdullah Tunç güzel sesiyle aşr?ı şerif okuyordu. Arap makamı üzre biraz zorlanarak okuduğunu farketmişti Kur'an ehli... Okuma bitince kulağına eğilerek şöyle demişti: "Rahat ol evladım. Kendini niye zorluyorsun? Tabii halinle oku."

Büyük camilere gidişimizde kuşluk vakitlerinde caminin kürsüsünde yaşlı güler yüzlü vaizleri hatırlıyorum. Hele Sultanahmet'te Gönenli Mehmet Efendiyi unutamazsınız. Bir gün sohbetinde "İbrahim'i (as) ateşe attılar" derken o kadar tebessüm ve şefkatle konuşuyordu ki adeta dersler ve hikmetler gönül kabınıza ipek yumuşaklığında akıyordu. Bugün bu mana erlerinin süslediği kürsülere çocukluk dünyaları hasret bırakılmasın.

Sürecek...



Fıkıh Köşesi
Zekatın farz olmasının şartları


Bir kimseye zekâtın farz olması için onda şu şartların bulunması gerekir:

1. Zekât verecek kimse, Müslüman, hür, akla sahip ve bulûğ çağına ermiş olmalıdır. Buna göre, Müslüman olmayanlar, köle ve cariyeler, mecnunlar ve çocuklar zekât vermekle yükümlü değillerdir. Gayri Müslimler zekât vermekle mükellef değillerdir. Öyle ki, (Allah korusun), bir Müslüman bir müddet hak dinden çıkıp ondan sonra tevbe ederek Allah'tan mağfiret dilese, dinden çıkış (irtidat) zamanında zekât vermek ona farz olmayacağı gibi, irtidadından daha önceki zamana ait zekât borçları da düşmüş olur. Çünkü zekâtın farziyetinde İslâm şart olduğu gibi, bekasında da şarttır.

Kölelerle cariyelere gelince, onlar aslen bir mala sahip olamayacakları için, zekât vermeye ehil değillerdir. Kendilerine ticaret için izin verilse de, yine hüküm aynıdır.

Mecnunlara gelince, bunlarda iki durum düşünülebilir. Birincisi, doğuştan beri mecnun (deli) bulunmaktır. Bunların bu durumu devam ettikçe, onlar zekâtla yükümlü olmazlar. Fakat bunlar bulûğ çağına erdikten sonra iyileşip düzelseler, sağlığa kavuşmalarından itibaren zekât vermekle mükellef olurlar. İkincisi, bulûğa erdikten sonra bir müddet mecnun olmaktır. Bu durumda bunların cinnetleri (delilikleri) bütün bir yıl devam ederse, bu yıl için zekât vermeleri onlara farz olmaz. Çünkü bu durumda onlardan yükümlülük düşmüş olur. Fakat bu yıl içinde bir iki gün gibi kısa bir zaman iyileşecek olsalar, zekât vermeleri onlara farz olur.

Baygınlık hali ise, zekât verme mükellefiyetine engel değildir.

Çocuklara gelince, bunlar akılları başlarında olarak bulûğa ermedikçe, zekât vermekle yükümlü olmazlar. Onun için bunların mallarından velileri zekât veremez. Bunların zekât vermeleri bulûğ çağına ermekle başlar.

Bir sene sonunda yerine getirilmesi gerekir.

2. Zekât verecek kimse, temel ihtiyaçlarından ve borçlarından başka nisab miktarı veya daha fazla bir mala sahip bulunmalıdır. Bu miktar malı bulunmayana zekât farz olmaz.

"Nisab", dinin bir şey için koymuş olduğu belli bir ölçü ve miktar demektir.

Şöyle ki: Zekât vermek için altının nisabı yirmi miskaldır. Gümüşün nisabı iki yüz dirhemdir. Koyun ile keçinin nisabı kırk koyun veya keçidir. Sığır ile mandanın nisabı otuz ve deveninki de otuz beştir.

Temel ihtiyaçlar: Bundan maksat, oturacak ev ile eve gerekli olan eşya, kışlık ve yazlık elbise, gerekli silâh ve aletler, kitaplar, binek hayvanı, hizmetçi, bir aylık ?doğru kabul edilen başka bir görüşe göre, bir yıllık? nafaka demektir. Borç karşılığı olarak elde bulunan para da böyledir.

Sürecek...

Ömer Nasuhi Bilmen?Büyük İslam İlmihali



Gönül Dostları
Mevlânâ Hâlid?i Bağdâdî


Bağdat'tayken Hâcı Mahmûd Efendi isminde, servet sahibi, kendisine bağlı bir talebesi vardı. Bu zât, Mevlâna Hâlid'in şerefli hânekâhlarına ve diğer yerlere kendi eliyle yüz bin kuruş harcayıp borçlanmıştı. Bir gün Mevlânâ Hâlid'in huzurlarına gidip; "Efendim, borcumun çokluğundan dışarı çıkmaya yüzüm kalmadı" deyince, Mevlânâ Hâlid Hazretleri buyurdular ki: "Bir ay sabret." O, bunun üzerine, "Aman efendim, sabra tâkatim kalmadı" diyerek iki kere tekrarladı. Bu tekrar çok yakınlığından ve samîmiyetindendi. Mevlânâ Hâlid de; "Mâdem ki öyle, kaldır şu hasırı istediğin kadar al" buyurdu. Mahmûd Efendi de hasırı kaldırdı ve altında bir altın gördü. Altını aldı, başka bir altın gördü ve böylece her aldığı altının yerine yeni bir altın gördü. Yüz bin kuruş tamamlanıncaya kadar bu işe devâm etti. Mahmûd Efendi bu kerâmeti görünce, Mevlânâ Hâlid'in ellerini öptü.

İsmâil bin Ali adlı zât anlatır: "Şam?ı Şerîfteyken bir gün, Mevlânâ Hâlid Hazretlerinin bulundukları yere gittim. Mukaddes iltifâtlarına nâil olunca, cezbe hâli gelip, bir nevî gösteriş yaptım. Gözlerimi açınca Mevlânâ Hâlid, Şeyh Muhammed Nâsih Hazretlerine şöyle buyurdu: "İsmâil'e söyle, hâl ile cezbe ortaya çıktığında onu tutmak gerekir. Niye izhâr eder de cezbesini tutmaz. Zîrâ zorla cezbe göstermek riyâdır. Rîyâ ise zinâdan daha büyük günahtır. Hâline tövbe etsin." Mevlânâ Hazretleri hâlimden kalbimi keşfetmişti.

Ramazan Sofrası

TOP KADAYIF

( 4 Kişilik)

Malzeme : 250 gr. tel kadayıf, 150 gr. margarin, 100 gr. çekilmiş ceviz, 100 gr. çekilmiş yeşil fıstık, 200 gr. hurma (çekirdeksiz),

Şurubu: 500 gr. şeker, 300 gr. su, 1/4ad. limon (birlikte kaynatılır).

Tarif: Yağın 3/2'si ile kadayıf yumuşatmak için karıştırılır. Fıstık ve cevizin yarısı ile hurma karıştırılıp macun yapılır. 12 parçaya bölünen kadayıfların içine macun konup, top haline getirilir. Kalan yağ, tepsinin içine sürülüp kadayıflar dizilir ve fırında pişirilir. Soğuyunca hazırlanan şurup sıcak olarak üzerine dökülür.

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100