Bu haber kez okundu.

Fıtrata göre zikir
Prof. Dr. Haydar Baş'ın kaleminden Hz. Mevlana

Zikir metodları: Cehrî Zikir, Hâfî Zikir

İnsanlar, zâhirî plânda (dış görünüş itibariyle) ayrıntılara inilmeden bakıldığında, kaba hatlarıyla birbirlerine benzerler. Fakat dikkatle bakıldığında, bazı özellikleri itibariyle insanların gruplar halinde sınıflandırılabileceği görülür. Renklerine göre, sonra da aynı renk grubu içinde çeşitli özelliklere, ırklara, boylara göre tasnif yapılabilir. En geniş halkadan başlayıp süzerek neticede tek bir ferde inildiğinde görülür ki, o fert tek başına diğer bütün insanlardan rahatlıkla ayırd edilebilecek sadece kendine has özelliklere sahiptir. Bu özelliklerinden bir tanesine 'parmak izi'ni misâl verebiliriz. İlmî çalışmalar ortaya koymuştur ki, insan neslinin yeryüzüne intikalinden bugüne kadar gelmiş geçmiş hiçbir insanın parmak izi hâlen hayatta olanlar dahil olmak üzere başka bir insanın parmak izine benzemiyor.

Maddî planda durum ne ise, mânevî plânda da aynıdır. İnsanlar, yaradılıştan g~|~etirdikleri mânevî nüanslar sonucu değişik huy ve davranış biçimleri sergilerler. Bu yüzden, zikir yoluyla mânevî terbiyeye girmiş insanları kendi yapıları içinde ele almak ve iç tecrübeyi bu yapının gerektirdiği usullerle imkân dahiline sokmak gerekir. Resûlullah (sav) tarafından sahabilerden herbirine ayrı ayrı virdler (dersler) tarif edilmesinin hikmeti budur. Özellikle Hz. Ebu Bekir (ra) Efendimize tarif ettiği zikir metodu ile Hz. Ali (ra) Efendimize tarif ettiği metodun konumuz açısından önemi büyüktür. Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz, Hz. Ebu Bekir (ra) Efendimize dilini damağına yapıştırarak Allah'ı anmasını, tefekkür etmesini; Hz. Ali (ra) Efendimize cehrî olarak dili ile Allah'ı zikretmesini emretmiştir. Ömer ve Osman (ra) Efendilerimiz ve diğer sahabeye de farklı virdler tarif etmiş olsa da, temelde zikrin icra ediliş biçiminde bu iki metod vardır: Cehrî ve hâfî metod. Zamanla her iki yoldan çok sayıda meşrep doğmuş, tarihî gelişim bunlardan 12'sini tasavvuf literatürüne yerleştirmiştir. Fakat, pratikte bugüne kadar yüzlerce kol halinde gelmişlerdir. Ama bu yüzlerce kol, değindiğimiz gibi iki ana kaynaktan, metoddan beslenir.

Bu iki metoddan hangisinin seçileceği tamamen ihtiyaç ve maslahata göre ortaya çıkar. Bu noktada mürşid?i kâmilin önemi büyüktür. Çünkü mürşid?i kâmil, "mekân?ı ev?ednâ" dan döndükten sonra Hakk'ın elbisesine bürünür ki buna 'celvet' diyoruz. Bu noktada mürşid?i kâmil, görünüşte halkla, ama gerçekte Hak'la beraberdir. Bu makama ulaşmış olan mürşide; "Geldiğin yoldan insanları getir" denilir. Dolayısıyla mürşid?i kâmil, mânevî yolculuğunu bitirmiş, bu yol boyunca olan mania ve engelleri tanımış, geçiş kurallarını öğrenmiştir. Eğitimine sığınıp seyr ü sülûke çıkan tâlibin yapısına göre "zikir rejimi" tarif eder ve ona rehberlik eder. Bu yüzdendir ki, mürşidler kemâl derecelerine ve izinli olma hallerine göre; kendisi meselâ cehrî yolla vasıl olmuş olsa bile tâlibini hâfî yolla eğitebilir.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100