Bu haber kez okundu.

HOŞGELDİN YA ŞEHR-İRAMAZAN
Ramazan Yazıları
Aziz KARACA
BİR BAŞKADIR HAYAT RAMAZAN İKLİMİNDE

Az önce içim gülüyor dediniz ya, gözlerinizin güldüğünü ben de söyleyebilirim. Ne güzel. Demek bütün coşkunluğumuz onun gelişinden kaynaklanıyor? Saatleri bile mi sayıyor çocuklar? Yaklaşık yüzondört saatin olduğunu mu söylüyorlardı? Bu rakam kutsal kitabı mı hatırlattı size? Sure sayısına mukabil tam yüzondört kez mi öptünüz onu? Ne güzel dediniz hemen yazmalıyım: "Canım kitabım".

Yedi yaşındaki kızınız sıkı sıkı pazarlık mı yapıyor sizinle? Hem de imzalı şahitli? Demek kaldıracağınıza dair imza atmazsanız yatmıyor o saate değin? Siz de çocukluğunuzu mu hatırlamaya çalışıyorsunuz? Demek hep tabak kaşık sesine uyanırdınız? Bir gün çok acıktığınızda "anne orucunu bize getir yiyelim" mi demiştiniz? Şimdi çocuklarınız, sizin o çockluğunuza çok mu gülüyorlar? Köy ortamında, büyük bir özenle biriktirdiğiniz ve adına "iftarlık" dediğiniz yiyeceklerle hep ezanı mı beklerdiniz? Ezan başlar başlamaz s~|~okakları bir bayram yerine mi çevirirdiniz?

Yıllardır dinliyorsunuz da mukabelenin ne anlama geldiğini yeni mi öğrendiniz? Kutlu Nebi ve Vahiy meleğinin karşılıklı okumalarına mı deniyormuş mukabele? Son Ramazan'da ilk kez mi okumuşlar?

Demek tam on ayrı yerde dinliyorsunuz?

Kur'an okuyanları çok mu seviyorsunuz? Sohbetleri de hiç kaçırmam mı diyorsunuz? Yine o sohbetlerin birinde mi dinlemiştiniz Said b. Hudayr'ın öyküsünü? Dâvudî sesiyle ne kadar da tatlı, nasıl da güzel okurmuş öyle? Yine bir gece okumaya başlayınca kapının önünde bulunan atı ürkmeye, rahatsızlanmaya mı başlamış? Okumayı kesince atın rahatsızlığı da kesilir miymiş? Dışarıda kimsecikler görülmediği halde atın bu huysuzluğu defalarca mı tekrarlanmış? Topyekün sahabenin her zaman yaptığı gibi Said de (ra) meseleyi Allah'ın Resulüne mi götürmüş? Aldığı cevap karşısında gözleri ışıl ışıl mı olmuş? Meğerse, o güzel okuyuşunu dinlemek için sonradan inerek evin etrafını kuşatan meleklerden mi ürkermiş at? Kur'an kendisine inen Allah'ın Resulü de zaman zaman böyle tatlı okuyanları okutur dinler miymiş? Hatta dinledikçe ağlar mıymış? Siz de mi ağlıyorsunuz? Ağlamanın, insanı güzelleştirdiğini mi okumuştunuz bir kitapta? O daha çok secde de mi ağlarmış? Kur'an işte böyle okunmalı ve böyle dinlenmeli diyorsunuz, aynen katılıyorum. Ama Peygamberî bir nazar erişmeli ki gözler ağlayabilsin. Nebevî bir nefes inmeli ki gönüller ürpersin. Çaresi vardır elbette. O'ndan renkler, kokular, sırlar taşıyan velilerin, insan?ı kâmillerin çok yakınında bulunmak lazım.

Okumayı ve dinlemeyi bir Ramazan değil bir ömür sürdürmeli, gönüllerin şifası, dertlerin devası için.

Dinledikçe, okudukça, daha bir hafifliyorsunuz. Havada kanat çırparak uçan kuşların da tesbih ederek uçtuklarını öğrenince irkiliyorsunuz ve çocukluğunuzda yuvasından alarak öldürdüğünüz yavru kuşlara ağlıyorsunuz. Onların çırpınışlarını hatırladıkça kalbinizin çarpıntısını daha net duymaya başlıyorsunuz. Süleyman Peygamberin zikir halkasındaki kuş taifesini hayal ettikçe kuşlar hakkındaki dikkatiniz büsbütün artıyor. Hele o Sebe melikesi Belkıs'tan haber getiren ve bir bakışta onların güneşe tapan bir toplum olduklarını anlayan Hüdhüd kuşunu hayalen ne kadar da seviyorsunuz. Ya, İbrahim Peygamberin kesip, bütün organlarını birbirine kattığı dört ayrı parça halinde tepelere dağıttıktan sonra çağırınca "pır" diye gelip yanına konan kuşlar? Canım kitabım dediğiniz o bilgi hazinesinden kuşlara ilişkin bilgi edindikçe kendinizi kuş kadar hafif hissediyorsunuz ve daha önce bu bilgileri edinmediğinize hayıflanıyorsunuz.

Devam edecek...



Eski Ramazanlar

Ramazan ayı, ramazan hilalinin doğuşuyla başlar. Bu sebeple eski Ramazanlarda kutsal ayın yaklaşmasıyla hareketli günler başlardı. Herkes Ramazan'ın geldiğinin müjdesini verecek incecik hilalin gökyüzünde görüneceği anı yakalamak peşindeydi. Akşam saatleriyle birlikte "yeni hilali ilk gören kişi" olmak sevdası, "Yevmüşşek" yani şüpheli günler diye adlandırılan Şaban ayının son günlerinde yoğunlaşırdı. Kadılar, müftüler sabahlara kadar nöbet tutup Ramazan müjdecisini beklerlerdi. Sonunda Yeni Ay'ı ilk gören soluğu kadı'nın huzurunda alır ve "Ay'ı ilk gördüğüne dair" yemin ederek, Ramazan'ın ilan edilmesini sağlardı. Toplar atılır, mübarek ayın geldiği dört bir yana duyurulurdu.

Ramazan'ın gelişiyle evlere şenlik doğar, bereket yağardı. Ailenin tüm üyelerinin toplandığı iftar sofraları birbirinden leziz özel Ramazan tatlarıyla donatılırdı. İftar vaktinden evvel kadınlar gelmeye başlardı. Bazılarının çocukları da yanlarında olurdu ve izzet ikram faslından sonra kahveler, şerbetler içilir; sıra eğlenmeye gelirdi. Ama önce masallar anlatılır, yaşlı başlı olanlar bilmece faslında ortaya çıkarlardı. Bilmeceyi bilmek ve diğer hünerlerini ?adabına göre oturup kalkmak ve büyüklere hürmette kusur etmemek dahil? gösteren dest?i izdivaç çağındaki kızlara çaktırmadan not verilirdi. Ramazan boyunca devletin önde gelenleri ve varlıklı kişilerin konaklarında büyük iftar sofraları kurulurdu. İftarların en görkemlerinin yaşandığı sarayda sofraya büyük siniler salonlara dizilir, saraylılar sofranın çevresine sıralanıp iftar açarlardı.



Fıkıh Köşesi
Ömer Nasuhi Bilmen Büyük İslam İlmihali
Orucun Vakti

Orucun vakti ikinci fecirden başlayarak güneşin batışına kadar devam eden müddettir. Bununla beraber, ikinci fecrin ilk doğuşu anına mı, yoksa aydınlığının ufukta uzanıp dağılmaya başladığı zamana mı itibar olunacaktır meselesinde ihtilâf vardır. Bazı alimlere göre, ikinci fecrin ilk doğuş anı esastır. İhtiyata en yakın olan görüş de budur. Diğer bazı alimelere göre, aydınlığın biraz uzayıp dağılmaya başladığı zamana itibar edilmelidir. Oruç tutacaklar hakkında daha elverişli olan da budur.

Bunun için birinci görüşe göre ikinci (gerçek) fecrin ilk doğuşundan itibaren, ikinci görüşe göre de bu fecrin doğuşundan sonra aydınlığının dağılmaya başlaması anından itibaren oruca başlamak gerekir.

Fecrin doğuşunda şüpheye düşen kimse için faziletli olan, yeyip içmeyi bırakmaktır. Bununla beraber yeyip içse, orucu yine tamamdır. Ancak fecirden sonra yeyip içtiği anlaşılırsa, o zaman kaza etmesi gerekir. Fecirden sonra sahur yapıldığında zan kuvvetli olsa ve başka bir delil de bulunmasa, sağlam olan rivayete göre, buna itibar olunmaz. Fakat bu halde tutulan orucun kaza edilmesi ihtiyata uygundur.

Oruçlu kimse, güneşin batışından şüphe etse, iftar etmesi helâl olmaz. İftar edip de gerçek durum anlaşılmazsa, üzerine kaza gerekir. Keffaretin gereği hakkında ise iki rivayet vardır. Fakat batıştan önce iftar etmiş olduğu anlaşılırsa, üzerine kazadan başka keffaret de lâzım gelir.

Güneşin batmış olduğu hakkında kuvvetli bir zanna sahip olduğu halde iftar eden kimse hakkında hüküm böyledir. Güneşin batışından önce iftar etmiş olduğu anlaşılsın veya anlaşılmasın hüküm değişmez.

Araştırma yaparak hem sahur, hem iftar yapmak caizdir. Şöyle ki: Oruç tutacak kimse, başka bir vasıta bulamayınca, galip zannına göre sahur yemeği yer ve fecrin doğduğuna kanaat getirince oruca başlar. Güneşin batışını da araştırarak yine galip zannına göre orucunu açabilir. Bununla beraber fecrin doğuşunu iyice kestiremeyen için, bir an önce oruca başlamak ve güneşin battığnı kestiremeyen için de, hemen orucu bozmamak ihtiyaç gereğidir.

Davul, top sesi veya kandil yakılması ile oruca başlamak veya iftar edebilmek için de, bunların güvenilebilecek şekilde muntazam olmasına ve her taraftan görülüp işitilir bir halde bulunmasasına dikkat etmek gerekir. Saatlerin muntazam bir şekilde işlemekte olduğu da tecrübe ile bilinmekte olmalıdır.



Lâtifeler
Lamiizâde Abdullah Çelebi

Abbâsi halifelerinden biri, Ebû İshak (Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun) Hazretlerini, Rum Kayserine (Bizans İmparatoruna) elçiliğe gönderdi. Kayser Ehl?i İslam'ın şehir ve ülkelere yol gösteren, dünya ilimlerine sahip bir âliminin gelmekte olduğunu işitti.

Bunun üzerine adamlarını ve zındık ruhban (münvezî papaz)larını toplayıp onlara dedi ki: ?İşte şimdi Türk'ün bir ulu dânişmendi (bilgini) geliyor. Onu kendi dinlerinden bir mes'ele ile susturup cevap veremez hâle getirmeniz gerekir. Ve övdükleri işlerde leke verici bir ayıp bulup isbât ederek adlarını kötüye çıkarmalısınız.

Hâsılı zamanı geldi, üstâd Kayser ile görüştü ve gerekenler yapılarak meclis tertip edildi.

Keşişlerin içinden rutbeli birisi münâsebet düşürüp söz gelimi üstâda:

Keşke Nebinizin hânedânında Aişe'ye o iftira edilmeseydi ve ehl?i beyti içinde bu büyük eksiklik bulunmasaydı. Halk onun için dedikodu yapmaz ve hayâle düşmezdi. Çünkü bu töhmet nebilik ehline lâyık ve doğruluk sahibi hânedânına yakışır bir şey değildir dedi.

Üstâd Hazretleri, hiç beklemeden:

?Bu töhmet günahsız ve temiz Meryem'e olan töhmettir ve o iffet kaynağına olan bühtan ve nisbettir. Onlar doğurdu, bunlar doğurmadı ve câhiller ikisini de dillerinden komadı, dedi.

Bu söze mecliste bulunanlar bir şey diyemiyerek başlarını önlerine eğdiler.



Gönül Dostları
Mehmed Emîn Tokâdî Hz.

Mehmed Emîn Tokâdi Hazretleri altı sene süren bu seferi esnasında, Kudüs'te Ahmed Nahlî'den hadis ilminde icazet aldı. Medîne?i Münevvere'de Abdürrahîm Buharî ve Beşîr Ağa ile sohbetlerde bulundu. Ayrıca Şeyh Ahmed El?Benâi Dimyatî'den, Mevlânâ Hüseyin Alemî er?Rufâî'den de hadis rivayeti icazeti aldı. Remle şehrinde Kutbülebdâl Şeyh Cumâ Hazretleri ile de sohbette bulundu. 1717 senesinde Hicaz'dan İstanbul'a döndü. İstanbul'a dönünce, Muhammed Kumul Efendi'nin evinde üç sene daha ikâmet etti. Bundan sonra Muhammed Kumul Efendi'nin vefâtı üzerine Filyokuşu'nda bir ev kirâladı ve evlenip orada oturdu. İlim ve mârifet yaymaya devam etti. Bir ara Ebû Eyyûb?i Ensârî Hazretleri'nin türbesinde türbedârlık yaptı. Bu sırada âlim, fâdıl ve salih zatlar onun sohbetine koştular. Bundan sonra da Peygamber Efendimizin türbesinde, Ravda?i Mutahharada hizmet etme vazifesi verildi. Bu vazifeye tâyin edilince, kavuştuğu nimete şükrederek; "İki cihan sultanının türbesinde bekçi ve hizmetçi oldun. O'nun yüksek kapısının süpürgecisini, Mevlâ mahrûm eylemez, zarara uğratmaz. Cihanın sultanı olan Resûlullah'ın hizmetçisini kimse incitmez. ey Emîn (sana müjdeler olsun)! Resûlullah Efendimizin kapısında zahiren ve batınen hizmetçi olmakla şereflendin" manasında da bir şiir söyledi.

Mehmed Emîn Tokâdi Hazretlerinin talebesi Seyyid Yahyâ Efendi'den naklen, talebesi Seyyid Hasîb Efendi anlatır: "Bursa'da bulunan Şeyh İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri, vefatına yakın bir zamanda, talebelerinden; İvaz Mehmed Payaşı, Yeğen Mehmed Paşayı ve el?Hâc Ahmed Paşayı Mehmed Emîn Tokâdi Hazretlerine gönderip, tasavvufta yetiştirilmesini rica etmişti. Mehmed Emîn Tokâdî Hazretlerine gönderip, tasavvufta yetiştirilmesini rica etmişti. Mehmed Emîn Tokâdî Hazretleri bu ricayı kabul edip, gönderdiği bu üç talebeyle ilgilendi. Bunlardan Yeğen Mehmed Paşa, çeşitli vazifelerde bulunduktan sonra, 1737 senesinde Nemçe (Avusturya) seferini yapmakla görevlendirildi. Yeğen Mehmed Paşa bu sıra Sultan Birinci Mahmûd Hân'ın vezîr?i âzamı idi.

Yeğen Mehmed Paşa, İstanbul'dan hareket etmeden önce, Aksaray civarında oturmakta olan kızının evini Mehmed Emîn Tokâdî Hazretlerine tahsis edip, oraya davet etti. Mehmed Emîn Tokâdî de kabul edip, oraya teşrif etti. Burada ikâmet ettiği sırada Yeğen Mehmed Paşa sık sık ziyaretine gidip, sohbetinde bulunurdu. Huzûruna girerken pâdişahın huzuruna girer gibi edeb ve hürmet gösterirdi. Mehmed Emîn Efendi, ona latife yollu takılırdı. Fakat o daima edeb ve hürmetle huzurunda dururdu. Yeğen Mehmed Paşa, çıkacağı Avusturya seferi ile ilgili yaptığı hazırlıkları anlatıp dua istedi. Mehmed Emîn Efendi de, gözyaşı dökerek zafere kavuşması için dua etti.

Yeğen Mehmed Paşa, sefer devam ettiği müddetçe, Mehmed Emîn Efendi'nin, tahsis ettiği evde ikâmet etmesini arzu ediyordu. Sefer için ordunun hazırlanıp, Dâvûd Paşa semtine hareket edeceği sırada, tekrar ziyaretine gelmişti. Mehmed Emîn Efendi, sefer başlayınca kendi evine döneceğini söyledi. Bunun üzerine Yeğen Mehmed Paşa pek ziyade üzülüp, tahsis ettiği bu evde kalmasını ve sefer boyunca dua etmesini, böylece zafere kavuşacağını çok ümid ettiğini söyledi. Hatta, tahsis ettiği bu evden ayrıldıklarını duyduğu yerde, vazifesinden istifa edip, seferden de vazgeçeceğini söyledi. Bunun üzerine Mehmed Emîn Efendi, Vezîr?i Âzam Yeğen Mehmed Paşayı kucaklayıp bağrına bastı. Bir müddet böylece tuttu. Sonra ağlayarak zafer kazanmaları için dua etti. Fâtiha?i Şerif'e okudu. Bundan sonra biraz daha sohbet ettiler.



Ramazan Sofrası

FIRINDA MAKARNA

4 Kişilik

Malzemeler :

* Yarım paket makarna

* 2 çorba kaşığı sıvı yağ

* Bir su bardağı taze kaşar

* İki buçuk çorba kaşığı un

* Yarım litre süt

* Tuz

Yapılışı:

Makarnayı haşlayın. Tavaya sıvı yağı alın. Kızdırdıktan sonra unu ekleyin. Un pembeleşmeye başladığında sütü azar azar ekleyin. Topaklanmaması için sürekli karıştırın. Koyulaşmaya başladığında tuzunu ayarlayın. Suyunu süzdüğünüz makarnaları bir kaba aktarın. Sosu üzerine dökün. İyice harmanlayın. Bu karışımı hafif yağlanmış bir kalıba doldurun. Üzerine rendelenmiş kaşar peyniri serpin. 200 dereceli fırında 15?20 dakika pişirip, servis yapın. Afiyet Olsun



Mâniler

Ahmet ağa uyursun
Uykularda ne bulursun
Kalk al abdest, kıl namaz
Sabahleyin cenneti bulursun.

Arnavut'musun Tatar'mısın
Ekşili çorba yapar mısın
Ben sana davul çalıyorum amma
Acaba sen oruç tutar mısın.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100