13 Eylül 2001 Perşembe 00:00
158 Okunma
Humpher Osmanlı'da neler yaptı?
Prof. Dr. Haydar Baş'ın kaleminden
Dini ve Milli Bütünlüğümüze Yönelik Tehditler

Humpher, Osmanlı Devleti'nin başkenti İstanbul'da da iki yıl kalmış ve casusluk faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu dönemi şu şekilde anlatmaktadır: "Büyük Britanya Devleti bir süreden beri sömürgelerini muhafaza edip büyük imparatorluğu ayakta tutmanın yollarını araştırmaktadır. Şu anda bu imparatorluk o kadar genişlemiştir ki denizlerinde, güneşin doğuşunu ve batışını seyretmek mümkündür. Bununla birlikte Britanya adası Hindistan, Çin, Ortadoğu ülkeleri ve diğer bölgelerdeki sayısız sömürgelerine kıyasla çok küçüktür. Diğer tarafta İngiliz egemenliği bütün bu topraklarda eşit değildir. Bazı ülkelerde yönetim dış görünüşü itibariyle yerel halkın elindedir. Ancak sömürgecilik politikası o bölgelerde de tam olarak uygulanmaktadır. Yine de bu ülkelerdeki sözde bağımsızlığın da tamamen ortadan kaldırılarak her bakımdan Britanya'ya bağımlı kılınmasına pek bir şey kalmamıştır. Binaenaleyh sömürgelerimizin idare~|~ şeklini yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir. Özellikle şu iki noktaya gereken önemi vermeliyiz:

SÖMÜRGELERDE İZLENECEK POLİTİKA

1. Bugün tam anlamıyla İngiliz İmparatorluğunun sömürgesi durumunda bulunan bölgelerde imparatorluğun nüfuzunu sağlamlaştıracak önlemler alınmalıdır.

2. Henüz tam anlamıyla Britanya egemenliğine girmemiş olan bölgelerin ele geçirilmesi için planlar yapılmalıdır. İngiliz Sömürgeler Bakanlığı, mezkur planların uygulanabilmesi için bu bölgelerden her birine ister tam sömürge olsun, ister yarı sömürge, casusluk yapmak ve gerekli bilgileri toplamak için heyetler göndermesi zaruretine işaret etmektedir.

Ben, Sömürgeler Bakanlığı'nda işe başladığım günden beri görevimi iyi bir şekilde îfâ etmiş olmam ve özellikle dış görünüş itibariyle bir ticaret şirketi olan ancak asıl görevi Hindistan topraklarını ele geçirmek için çeşitli yollar aramak ve casusluk olan 'Doğu Hint Şirketi'ndeki inceleme görevini başarıyla sürdürmem ve iyi hizmetler dolayısıyla bu bakanlıkta önemli bir mevkii elde etmiştim.

O dönemde İngiliz Hükümeti, Hindistan hakkında hiçbir endişe duymamakta idi. Çünkü bu yarımadada mevcut olan kültür, din ve ırk ayrılıkları yörede İngiliz sömürgesine karşı ayaklanma fırsatı tanımıyordu. Çin toprakları da bunun gibiydi. Birer ölü dinler olan Buda ve Konfüçyüs dinlerinin takipçileri tarafından İngiltere'yi hiçbir tehlike tehdit etmiyordu. Hindistan ve Çin halkının aralarındaki köklü anlaşmazlıklar nedeniyle özgürlük ve istiklal düşüncelerini taşımaları uzak bir ihtimaldi. Çünkü buralarda söz konusu olmayan tek şey özgürce yaşamayı düşünmekti. Britanya Devleti'nin bu iki bölge hakkında endişe duymaması gelecekteki endişeleri dikkate almasını engellememeliydi. O halde bu milletlerin isyanları hususunda meydana gelebilecek gelişmeleri engellemek için önlemler düşünülmüştü. Bu önlemler, uzun süreli planlar olarak bu topraklarda ayrılıkçılık, cehalet, fakirlik ve hastalığı yayma programları şeklinde düzenlenmişti. Bu bela ve bedbahtlıkları, bölge halklarına yüklerken Budizmin şu ünlü deyişini çalışmalarımıza örnek almıştık: 'Hastayı kendi haline bırak ve sabırlı ol, sonunda ilacı onca acılığına rağmen kabul edecektir'.

"OSMANLI DAĞILMALI"

Biz diğer bir hastayla yani Osmanlı İmparatorluğu ile çıkarlarımızı garantiye alan birkaç anlaşma imzalamış olmamıza rağmen, Sömürgeler Bakanlığı uzmanları bu imparatorluğun bir asırdan önce dağılarak tamamen ortadan kalkacağını ileri sürüyorlardı. Aynı şekilde İran ile de bir dizi anlaşma imzalamıştık. Casuslarımız, memurlarımız, İran'da ve İslam ülkelerinde Osmanlıların nüfuzu altında görevlerini îfâ ediyorlardı. İngiliz Devleti'nin amaçları uğruna büyük başarılar elde etmelerine ve bu ülkelerde idarî fesadı, rüşvetçiliği yaymaları ve padişahlara zevkli bir yaşam temin etmek gibi çalışmalar yapmaları sonucunda bölge hükümetlerinin temellerini daha fazla sarsabilmelerine rağmen, ileride değineceğim nedenlerden dolayı Osmanlı ve İran Hükümetlerinin yıkılışının yararımıza olacağından pek emin değildik.

Bunun nedenlerini şöylece sıralayabiliriz:

1. İslam maneviyatının bu bölge halkı üzerinde oldukça etkili olması ve güç kazanmasıdır. Diyebiliriz ki inanç bakımından bir Müslüman bir Hıristiyan papazı ile rekabet edebilir. Bunlar hiçbir nedenle dinlerinden vazgeçmezler.

2. İslam dini tarihî geçmişine göre özgürce ve saygıdeğer bir yaşam dinidir. İslam'ın gerçek takipçileri hiçbir zaman esareti kabul etmez. Geçmişin gururu vücutlarını öyle bir kaplamış ki, bu güçsüz dönemlerinde bile ondan vazgeçmiyorlar. Biz İslam tarihini yorumlayarak Müslümanları uyaracak durumda değiliz. Eskiden var olan büyüklük ve övünmeler o zamanın şartları ve ihtiyaçlarının ürünü idi. Bugün artık şartlar değişmiştir. Eskiye dönmek artık mümkün değildir.

3. Biz her zaman Osmanlı ve İran Devletlerinin uyanıklığı, ileri görüşlülüğü ve tahriklerinden dolayı korku duyuyorduk. Her an bizim sömürgeci planlarımızı anlayabilirlerdi. O zaman da bütün planlar suya düşerdi. Bu iki hükümet son derece zayıflamış ve sadece hükümet merkezine hükmedebiliyorlardı. Oradan da ancak para ve silah temin edebilirlerdi. Her halükarda bu bile gelecekteki başarımızı tehlikeye düşürebilirdi.

4. İslam âlimleri de bizi endişelendiriyordu. El?Ezher müftüleri, İran'da ve Irak'ta Şii mercileri, sömürgeci hedeflerimiz önünde birer büyük engel teşkil ediyorlardı. Bu âlimlerin yeni medeniyet, ilim ve bugünkü durumlar hakkında en küçük bilgileri yoktu. Önem verdikleri tek konu Kur'an'ın vaad ettiği cennete hazırlanmaktı. O kadar mutaassıb idiler ki mevzilerinden bir adım bile gerilemek istemiyorlardı. Halkın büyük bir çoğunluğu padişah ve hükümdarlar bu âlimlerden korkuyorlardı. Sünniler, Şiiler kadar âlimlerinden korkmuyorlardı. İşte bu nedenledir ki Osmanlı İmparatorluğu'nda daima şeyhülislam ile padişah arasında dostâne ilişkiler olduğunu görüyoruz. Âlimlerin manevî gücü hükümdarların siyasî gücüne dayanmaktadır. Ama Şii memleketlerinde halk padişahlardan çok âlimlere ilgi gösteriyordu, âlimlerine görülmemiş bir sevgi besliyorlardı. Padişah ve hükümdarlara pek fazla ilgi ve itibar gösterilmiyordu. Her hâlükârda Şii ve Sünniler arasında âlimler ve padişahlara verilen bu değer farklılığı Sömürgeler Bakanlığı'nın ve İngiliz yöneticilerinin endişelerini azaltmıyordu.

Biz bu ülkeler ile aramızdaki anlaşmazlığı gidermek için defalarca müzakere masasına oturmuş her defasında da hiçbir sonuca varamamıştık. Casuslarımız ve siyasî danışmanlarımızın raporları ve mektupları da müzakerelerimiz gibi ümit verici olmuyordu. Bütün bunlara rağmen ümitsizliğe kapılmıyoruz. Zira sabırlıydık ve güçlü bir ruhi yapıya sahiptik".

Humpher sözlerine şöyle devam ediyor: "Hatırladığım kadarıyla bir gün Sömürgeler Bakanı Londra'nın en ileri gelen rahibi ve bazı din uzmanları ile ?ki 20 kişiydiler? üç saat süren bir toplantı yapmış ve konuyu görüşmüştü. Sonuçta bir neticeye varılamadı. Londra'nın meşhur rahibi toplantıya katılanlara hitaben "yerinizde sağlam oturun ve sabırlı olun. Hıristiyanlık üç yüz yıllık eziyet ve zahmet ve İsa ile arkadaşlarının ölümünden sonra yayılabilmişti. İnşallah İsa gelecekte bize inayet buyurur ve bir üç yüz yıl sonra kafirleri dışarı atarız. İman silahına sarılmalı ve sabırlı olmalıyız. Hıristiyanlığı Müslümanlar arasında yayabileceğimiz her türlü araç ve gereçten yararlanmalıyız. Belki de sonuca asırlar sonra varırız, bir sakıncası var mı? Babalar oğulları için ekmiyorlar mı?"
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100