20 Ekim 2013 Pazar 00:07
1755 Okunma
İmam Ali’yi kaybeden maslahat gemisine biner
Dünden devam...
Günümüze gelelim…İtikadi dayanak noktasını yitirdiği için maslahat gemisine binen ve bu dolduruş ile konjoktüre, imajlara, sahte gözyaşlarına aldanan, fikri takip yapmayan, hafızasız bir İslam toplumu bakınız bir başka bir örnek ile anlatalım nasıl bir yanlış içine girebilmiştir! Avrupa Birliği dediğimiz şey 3 ayak üzerine kuruludur. Atina Düşüncesi, Roma Hukuku ve Hristiyanlık Dini… İslam’ın tarihine de bugününe de, şekline de ruhuna da baştan aşağı aykırı olan ve İslam’ın kesinkes reddettiği bu medeniyetin günümüzdeki çocuğu Avrupa Birliği’ni en çok destekleyenler, kendisini İslamcı, Müslüman vesaire olarak tarif eden kesimler oluşturdular. Aynı zihniyet Suriye’yi işgal etmesi için maslahat icabu Haçlı ordularını işgal etmesi için Suriye’ye davet ettiler!
Hastalığı teşhise ve doktoru tarif etmeye devam edelim Ehl-i Beyt dostları…
Biliyorsunuz Sıffin’de Müminlerin annesi Hz. Aişe, Talha ve Zübeyir Hz. Ali ile savaştılar. Bu mücadele Hz. Ali taraftarları için dahi çok ağırdı. Ali’nin askerlerinden birisi itiraz eder şekilde İmam’a sordu: “Sen nasihat edip onları barışa davet ettiğin halde onlar bunu kabul etmezler ise ne yapacaksın?” Ali Efendimiz, “onlarla savaşacağım” dedi. Asker hayret ile “Hatta ümmü’l mü’mine, Talha ve Zübeyr’e karşı da mı savaşacaksın, onların bâtıl yolda olmaları mümkün mü? Efendimiz Ali’nin cevabı muhteşem! O cevap O’nun kıyamete kadar imamımız, kıyamete kadar yol göstericimiz ve kıyamete kadar İtikad Merkezimiz olduğunun tek başına ispatıdır. Efendimiz Ali buyudular ki: “Sen hakkı şahısla mı, yoksa şahsı hakla mı ölçüyorsun?”
İşte adaletin ölçüsü bu ve işte o ölçünün sahibi Hz. Ali bu!
Geçmişte İslam’a yaptıkları yardımı ranta, mevkiiye, köşklere, itibara dönüştürmek  ya da tüm bu imkanların devamını isteyenler, ya da islamı İslam öncesindeki sosyal statülerinin devam vasıtası olarak görenler, Hz Ali Efendimiz’in adalet terazisinde bu kapıların kapalı olduğunu anlayınca O’na sırtlarını döndüler. Hz. Ali Efendimizin kör ve fakir kardeşi Akil bile Ali Efendimiz’in iktidarından bir şey elde demeyeceğini anlayınca O’na arkasını çevirmedi mi?
Hz. Ali efendimiz hiçbir zaman dindarlık oyunu oynamadı! Maslahattır diye Talha ve Zübeyr’in hacca gidip Aişe annemizi kullanma maksadlarına engel olmak adına, onların Medine’den çıkışlarına izin vermemezlik de etmedi, onları Allah ile baş başa bıraktı! Canı ile ödemek pahasına bunu yaptı ama maslahatı tercih ederek Talha ve Zübeyr’i hall yoluna gitmedi!
Yeri geldi “gözünde toprak, ağzında diken 25 yıl bekledi.” Yeri geldi Muaviye’nin suçlarına ortak olmama adına canını ortaya koydu ama asla maslahata sarılmadı, gerçek adaletten ayrılmadı!
Adalet bir ölçüdür, bir terazidir değerli kardeşlerim, ancak tartılan nesnenin ne ölçüde tartılıp terkip edileceğini ve hak sahibine teslim edileceğini terazi bilmez. Terazinin kefesini dolduracak olan irade önemlidir. İşte o kaynak seçim değil, ilahi iradedir. Adalet budur ve bizim Batı’nın hukuk devleti anlayışından ayrıldığımız nokta da burasıdır ve burası aslında her şeydir. Çünkü İrade-i İlahi çoğunluğu haklı yapmaz, güçlüyü haklı yapmaz. Sakife iradesi nasbı ortadan kaldıramaz. Hile ile oluşturulmuş çoğunluk, Sakife azınlığı, İlahi iradeyi Yaratıcı’nın kendisine verdiği hakdan mahrum ediyor ise bunun adı zulümdür. Zulmü bir kişi de yapsa, çoğunluk da yapsa zulüm zulümdür, adalet de adalet! Oy çokluğu ile veya oylama ile Yaratıcı’nın verdiği hak ilga ve iptal edilemez. Oylama adı altında yapılan şey, yani seçim zulmün ta kendisidir bu şartlar altında!
Yeri gelmişken değinelim, hukuk devleti ya da adalet devletinin temel ilkeleri çeşitli mülahazalar ile sınırlandırılamaz. Mesela hiç kimse ancak çok istisnai durumlarda verilen ölüm cezasına, bu cezayı gerektiren suçu işlediği sabit olmadan ve ayrıca cezanın uygulanmasını önleyen, hukuka aykırılığı veya isnad kabiliyetini ortadan kaldıran somut bir olgu var oldukça mahkum edilemez. “Çoğunluğun yararı”, “cemaatin isteği”, “göz dağı vermek”, “memlekete şan olsun”, “iktidarım yaparım” gibi mülahazaların adalet devletinde yeri olamaz. Çünkü kanun devleti değil, adalet devleti şunu söyler:
“Bir tek kişiyi haksız yere zulüm ile öldürmek, bütün insanlığı öldürmek ile birdir.”
Hz. Ali Efendimizin adalet terazisinden bakmak gerekir ise; İster Fatih Kanunnamesinde isterse Cengiz Yasası’nda yer alsın, hiç kimse “nizam-ı alem” gibi bir gerekçe ile suçsuz yere öldürülemez. Fatih Kanunnamesi zaten sağlıklı bir adalet devleti inancının dayandırılacağı ilkeleri içermez. İslam’da monarşi ve hanedan hakimiyeti anlamında saltanatın hiçbir temeli yok iken, bir kişinin saltanatını güvenceye bağlamak için kardeş katline nasıl cevaz verilebilir? Nasıl olur da bu katl, nizam-ı alem gibi belirsiz bir gerekçeye bağlanabilir? Nasıl olur da kundaktaki bebek ilerde kıyam edeceği endişesi ile katl edilebilir? Yeniden vurgulayalım ki meşru olmayan, şekli anlamda sadece kanuna uygun olan kuralların bir değeri olamaz. Şehadet anında verilen hukuk dersiHz. Ali Efendimizin vurulma anı da, şehadeti esnasında bütün insanlığa verdiği bir hukuk dersidir:
Hz. Ali kendisini şehid edecek İbn-i Mülcem’i görünce “ Beni öldürecek olan budur” dedi. “Ona karşı seni durduran şey nedir?” diye sorulduğunda “O henüz beni öldürmedi” buyurarak boynunu şehadete uzattı!
Adalet işte budur! Hiç eğip bükmeden, işi lafa dökmeden, içi boş ve boşaltılmış kavramlarla konuşmadan hukuka inanç ve saygı, İlahi İradeye teslimiyet işte budur! Katiline dahi adaletle davranmak! Hz. Ali farkı bu!
Ellerimizi vicdanlarımıza koyarak söyleyelim. Kundaktaki bebeği “ilerde padişaha kıyam edebilir” diye öldürten zihniyet ile kendisini öldürecek katiline “henüz daha beni öldürecek fiili işlemedi” diyerek rıza gösteren hukuk anlayışı arasındaki fark, yeryüzü ile gökyüzü kadar birbirine uzak ve mesafeli değil midir? Bebekleri ölüme götürmenin sözüm ona İslami fetvalara dayanması durumunu Hz. Ali adaleti kabul etmez, o fetvayı alır ve çöpe atar!
Demek ki tarihin tekerrür etmesi aynı yanlışta ısrar etmemizden kaynaklanıyor! Dün Sakife’de İlahi iradeyi ortadan kaldıranlar vardı, Osmanlı sarayında İslam’ın ruhunu fetvaları ile katledenler vardı, bugün de onların temsilcileri aynı yolda yürüyorlar. Onlar “Akıllı olalım, ABD çok güçlü işbirliği yapalım” fetvasını veriyorlar, onlar “Hırisitiyanlar da Cennete gireceklerdir” fetvasını veriyorlar, onlar “Vatan, namaz kıldığın her yerdir, dolayısı ile Amerika’da vatandır” fetvasını veriyorlar, onlar  “Suriye’ye savaş ilan edelim, ölen askerde şehiddir” fetvasını veriyorlar, onlar “İsrail otoritesine karşı durulmamalıdır” fetvasını veriyorlar…
Bu yoldan yürüyen, aynı fetvalardan beslenen Başbakan da bugün kanun ile hukuk arasındaki farkı bilmeden hukuk devletini yerle bir ediyor ve ülkeyi bölüyor! Başbakan kendisini Fatih Kanunnamesindeki Fatih zannediyor, seçimi “istediğini yapabileceğini zannettiği” bir meşruiyet aracı olarak görüyor. Anayasa’nın 26. maddesinden habersiz, hukuk devleti’inden habersiz, adalet anlayışından bihaber, haydi geçtik bunları kendisine oy vermeyenlerin de bu ülkenin evlatları olduğunu anlamıyor.
Coplayan polisi iktidarına hizmet ettiği için “iyi”, ranta, bölünmeye, Suriye savaşına, ülkenin 3’te 1’inin açlık ve yoksulluk sınırında yaşamasına hayır diyenleri “kötü” ilan ediyor.
Başbakan 3. Köprüye istediği ismi verebileceğini zannediyor, Reyhanlı’da ölen insanları Sünni diye ayırt edebileceğini zannediyor, Taksim’e dilediğini yapabileceğini zannediyor!
Birinin Başbakan’a şunu söylemesi lazım: Bunları yapmamalısınız ama biz size bunları yapamazsınız demiyoruz. Yakarsınız, yıkarsınız, rantınızı alırsınız. Ama adınız o zaman adil başbakan olmaz demokratik zorba olursunuz! Sakife ehli ile aynı gemiye binmiş olursunuz!
Bakınız vali tayin ettiği Malik’e adaletin kılıcı Efendimiz Ali ne buyuruyorlar: 
“Ey Maliki ben Hz. Peygamberin, ‘Bir ümmetin zayıfının kuvvetlisi ile eşit tutularak hakkını alamayınca, o ümmet hiçbir zaman kuvvetlenemez ve mukaddes olamaz” diye buyurduğunu bir çok yerde duydum. Bu bakımdan ey Malik şunu aklından çıkarma: Tayin ettiğin yardımcı, memur, asker ve polis tarafından fakir ve güçsüzlere uygulanan zulüm ve baskının önüne geçmelisin. Böyle yaparsan ancak rahmeti yaygınlaştırır ve ibadet sevabının verilmesine sebep olabilirsin.”
İslam Hz. Ali ile bir destan olarak doğdu, Hz Ali’nin adaleti ile bir destan olarak gelişti, sonra, tarihi bir destan çerçevesi halinde, sürekli olarak destan doğurucu bir destan kalıbı halinde, binlerce destanın doğmasına sebep oldu. Hz. Hamza’dan, Kafkas kahramanı Şeyh Şamil’e, aynı cephede şehit düşmüş adsız birinci dünya savaşı şehidine kadar sonsuz bir destan kahramanları külliyatına sahip bir destandır İslam! Bu destanın yaprakları tükenmemiştir. Zengin bir repertuarımız var bizim!
Şehadet ile sulanmış bu zengin repertuarın bir tek amacı var Resulullah’ın iradesini tecelli ettirmek ve bu tecelliyi adalet anlayışı ile hakim kılmak. Onun için bizler Kur’an ve tertemiz Ehl-i Beyt emanetine sarıldıkça adaletten nasiptar olacağız. Onlardan uzaklaşmak ise zulümdür ve bizim üzerimizdeki zulmü artıracaktır!  O nedenle biz adalete  sarılacağız. Allah’ın Resulünün sarkıttığı emanete sarılarak adil davranmış olacağız. 

Bir hususa dikkatinizi çekelim, Ebu Cehil’i Ebu Cehil yapan, -Üstadımız Prof. Dr. Haydar Baş Bey’in  tespiti ile- Allah inancının olmaması değildi. O’nda bir Allah tasavvuru vardı. Ama Ebu Cehil Hz. Peygamberi kabul edemediği için Ebu Cehil oldu! Bu tespite devam ile şunu ekleyebiliriz; Yezid’i de Yezid yapan Allah ve Peygamber’i kabul etmemesi değildi. Yezid bir şekilde Allah ve Peygamber inancına sahipti. Ama Yezid’i de Yezid yapan şey o’nun Hz. Peygamberin evladlarını kabul edememesi olmuştu!

 İslam’ın ruhu, İslam’ın fikri, İslam’ın maneviyatı, İslam’ın adaleti yani İslam’da aradığımız her şeyin menbaı, adresi, reçetemiz Hz. Fatıma’dır, Ali’dir, Hasan’dır, Hüseyin’dir

Ehl-i Beyt’e hakkını teslim etmek yemeğin üzerine yenilen meyve değildir. Ebu Cehil olmamak için, Yezid olmamak için olmazsa olmaz bir şarttır, Ehl-i Beyt!

Onun için İslam’ın ruhu, İslam’ın fikri, İslam’ın maneviyatı, İslam’ın adaleti yani İslam’da aradığımız her şeyin menbaı, adresi, reçetemiz Hz. Fatıma’dır, Ali’dir, Hasan’dır, Hüseyin’dir kardeşlerim.

Sözlerimi kimden bahsettiğimizi, neyi konuştuğumuzu anlatmak sadedinde 2 sahneyi sizlerle paylaşarak sonlandırmak istiyorum:

Birinci sahne:

Resulullah'ın Hicret ettiği ve Hz. Ali’nin Peygamberin yatağına yattığı gecede Hak Teala, Cebrail ve Mikail meleklerine şöyle vahyeder: "Ben sizin ikinizi kardeş kıldım ve birinizin ömrünü diğerinden daha uzun yaptım, hanginiz kendi ömrünü arkadaşına bağışlamaya hazırdır.” Her ikisi de kendisinin yaşamasını diğerine tercih etti.

Bunun üzerine, Hak Teala onlara, “Siz de Ali gibi olsanız ya! Ben onunla Resulüm Muhammed'i kardeş kıldım. Ali O’nun yatağında yattı, kendini feda etti ve O’nun yaşamasını tercih etti. Yere inin ve onu düşmanlarından koruyun” buyurdu.

Cebrail ile Mikail yere inerler ve Cebrail Efendimiz Ali’nin baş tarafına Mikail de ayak tarafına dizliler ve Cebrail şöyle der: “Ya Ali, Allah, yedi kat göğün yukarısında meleklerine karşı seninle övünüyor!”

İşte bu sırada Allah Teala’nın şu ayeti iner: “İnsanlardan öyleleri var ki, Allah rızası uğrunda canlarını  satarlar…”

İkinci sahne:

Uhud savaşında ganimet peşinde koşanlar galibiyeti mağlubiyete çevirdiler. Amcası Hamza ve Mus’ab bin Umeyr şehid edildikten sonra O’nu adeta düşmana teslim ettiler. Ali’den ve muhacir ve ensardan küçük bir topluluktan başka kimse kalmadı yanında.

Bu zorlu ve dehşet verici anda Tarih, Ali’nini (a.s.) Resulullah’ı (s.a.a.) savunmadaki kararlılığına, fedakarlığına ve sarsılmaz direncine tanık oldu. Bütün gücüyle, kahramalığıyla ve himmetiyle Resulullah’ın (s.a.a.) yanı başından ayrılmadı. Resulün ve risaletin selameti için kendini saldırılara siper etti. Bir elinde İslam sancağı, öbür elinde kılıcı vardı. Saldırılara karşı koyuyor, Hz. Peygamber’e doğru gelen hücumları geri püskürtüyordu. Tek başına tam teçhizatlı bir ordu gibiydi.

Resulullah (s.a.a) saldırıya geçen bir grup görünce Ali’ye, “Ali saldır şunlara” dedi. Ali (a.s.) onlara saldırdı ve darmadağın etti.

Yüzüne, başına, göğsüne, karnına ve eline aldığı sayısız yaralar kendisini iyice bitkin düşürünceye kadar savaşmaya devam etti Ali.

Bu sırada Cebrail (a.s.) Peygamberin yanına geldi ve şöyle dedi: “İşte bu, gerçek fedakarlık ve yardımdır.” 

Resulullah (s.a.a.) dedi ki: “Ali Benden, Ben de ondanım.”

Cebrail şöyle dedi: “Ben de sizdenim.”

Bu sıra da gökten gelen bir ses duydular:

“Zülfikar gibi kılıç, Ali gibi yiğit yoktur!”

Evet, Allah, Resulü, melekleri, Efendimiz Ali üzerinde ittifak ediyor. O’nu vahiyler Kur’anlar, melek kanatları ile muhafaza ve tasdik ediyor. O’nu kabule etmek ahiret ve dünya saadetidir. Reddetmek ise nefsine ve dünyana zulümdür!

Nimete nankörlük ettiğimiz için O ve temsilcileri ile buluşamadığımız için, seçemediğimiz için dün ve bugün kaybediyoruz!

Düştüğümüz yerden kalkmak ümit, dua ve gayreti ile Prof. Dr. Haydar Baş Hocama bir kez daha sonsuz teşekkür ediyorum. 

 

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner121