Bu haber kez okundu.

İrşad görevini hep sürdürdü
Bir ilâhî risaletin ve inanç sisteminin karşısına çıkabilecek en büyük tehlike, fikrî donanımdan yoksun, âciz grupların onu savunma veya pratik hayatta uygulama noktasında önderlik pozisyonunda olmasıdır. Liderlik pozisyonunda olan kimseler, risaletin öngördüğü düşünceye sahip olma boyutlarının ve deneyimlerinin ortaya çıkacağı bir sınamayla karşı karşıya kaldıkları zaman, sustuklarında veya kendi aralarında ihtilâfa düştüklerinde, bu, kitlelerin içinde kuşku meydana getirir, onların risalete olan güvenlerini sarsar, risaletin hayatı karşılama kapasitesinden kuşkulanmaya başlarlar. Bundan sonra da kitlelerin içlerindeki bu kuşku, netice olarak psikolojik hastalıklara dönüşür.
Bu yüzden ümmet ilâhî risaletle temas hâlinde olma, etkileşim içinde olma noktasında fireler vermeye başlar. Risaleti savunma gereğini duymaz olur. Krizler karşısında risaleti canla başla savunmaz. Bu nedenle, Hz. Peygamber'in (s.a.a), ümmetin hayatının şu veya bu alanında ortaya çıkan her türlü kapalı sorunu veya bilinmeyen hususu önemseyerek ele aldığını görüyoruz. Böylece risaletin bu gelişmeler karşısında net bir şekilde tavır sergilemesini sağlamış oluyordu. Bunun bir örneğini de İmam Ali'nin (a.s) Peygamber'den (s.a.a) sonra üç halife zamanında sergilediğini görüyoruz. İmam Ali (a.s) halifelerin âcizlikleri, ilmî ve amelî yetersizlikleri fark edildiği zaman derhal müdahale eder, risalet misyonunun pratik örnekliğini gösterirdi. İmam Ali (a.s) yönetimi ele aldıktan sonra ise, araştırma ve sorgulama açısından büyük bir alan açılmış oldu.
Hâkim grup yönetimde yetersiz olduğunu ve bilgi olarak bu makamı dolduramadığını anladığı zaman, bu sorunu çözmek için bazı uygulamalara başvurdu:
İlmî yönlendirmeyi ön gören, insanları hayat içinde bilinçli ve aktif olmaya sevk eden Hz. Peygamber'in (s.a.a) hadislerini yasakladılar. Kaldı ki Resûlullah’ın (s.a.a) hadisleri, halifelik görevinin Ehl-i Beyt'e ait olduğunu, risalet misyonunu onların sürdürdüğünü, onlardan başkasının bu noktada yetersiz kaldığını açık bir şekilde ilan ediyordu. Buradan hareketle, Peygamber Efendimizin (s.a.a) hastalığı esnasında, Kendisinden sonra sapmamaları için bir yazı yazmak istediği zaman, "Bize Allah'ın Kitabı yeter" sloganıyla Hz. Peygamber'e (s.a.a) karşı çıkarılan sözlerinin altında hangi amacın yattığını da anlamış oluyoruz.
Öyle anlaşılıyor ki, hadislerin yayılmasına sınır konulması veya tamamen yasaklanması bu tarihten öncesinden başlamış. Nitekim Kureyş, Abdullah b. Amr b. As'ın hadisleri yazmasına engel olmuştu. (Sünen-i Darimî, 1/125; Sünen-i Ebu Davud, 2/262; Müsned-i Ahmed, 2/62; Tezkiret'ul-Huffaz, 1/2). Ayrıca iktidar sahipleri Peygamberimizin (s.a.a) sözlerini içeren birçok kitabı da yakmışlardı. (Tabakat, İbni Sa'd, 5/140).
Sünnetin Kur'ân'dan soyutlanmasından sonra, Kur'ân ayetlerinden anlamı bilinmeyen hususların sorulmasının yasaklanması ümmetin, Kur'ân'ı araştırma, inceleme ve öğrenme silâhından yoksun bırakılması, Kur'ân'ın sadece zahirine önem verilmesi, Kur'ân'ın üzerinde düşünme, onun ayetlerini derinliğine kavrama ve hükümlerini en ince ayrıntısına kadar irdeleme imkânının verilmemesi anlamına geliyordu. Hatta Hz. Ömer, valilerine şu tavsiyede bulunmuştu: "Kur'ân'ı soyutlayın, Muhammed'den az rivayet edin; ben sizin ortağınızım." Daha da ileri giderek Kur'ân ayetlerinin tefsirini soran kimseleri cezalandırdı. (Tarih-i İbn-i Kesir, 8/107; Sünen-i Darimî, 1/54; Tefsir-i Taberî, 3/38; el-İtkan, Suyutî, 1/115).
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100