11 Kasım 2015 Çarşamba 00:07
1390 Okunma
‘Ne yalanladım, ne de yalanlandım’
Ardı arkası kesilmeyen karışıklıklardan, Muaviye’nin iyice azıtıp İslâm ülkesinin çeşitli bölgelerine korku ve dehşet saçmasından sonra, İmam (a.s), ümmeti gafletten uyandıracak geniş çaplı ve son bir hamle yapmak istedi. Halka hitap etti ve onları tehdit etti: “Artık sizi kınamaktan ve size hitap etmekten bıktım! Ne yapacağınızı bana söyleyin! Eğer benimle beraber düşmanıma karşı çıkacaksanız, bu, benim istediğim ve sevdiğim bir şeydir. Eğer bunu yapmayacaksınız, bunu da bana açıkça söyleyin. Allah’a yemin ederim ki, eğer benimle beraber topluca düşmana karşı çıkmayacaksanız, Allah bizimle onun arasında hüküm verenlerin en hayırlısı olarak hükmünü verinceye kadar savaşmayacaksanız, size beddua edeceğim, sonra da on kişiyle de olsa düşmanımın karşısına çıkacağım.” ([431]- Siret’ül-Eimmet’il-İsna Aşer, 1/451, Belazurî’nin Ensab’ul-Eşraf adlı eserinden naklen).
Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye, Sakife sapmasının sonuçlarını devşiriyordu. Babasının İslâm risaletini ortadan kaldırmak için başlattığı mücadeleyi tamamlamak için çalışıyordu. Bu hususta cehalet, sapıklık ve körlük kuvvetleri de ona yardımcı oluyorlardı. Bunun için ümmetin diri vicdanını, hakkın ve adaletin sesini, ölümsüz İslâm bayrağının taşıyıcısını, hoşgörü ve özgürlük membaı Muhammedî şeriatı ihya edeni öldürmek için plân hazırladılar.
Karanlıkta sapıklıklarını ve fesatlarını yayabilmek için hidayet nurunu söndürmeleri gerektiği noktasında görüş birliğine vardılar. Karanlığın en zifiri noktasında şeytan İbn-i Mülcem’le tokalaşmak için elini uzattı. Şeytanın el verdiği İbn-i Mülcem, kuytu bir yerde, kalleşçe kılıcını, dünyaya arkasını dönen, Allah’ın evine yönelerek secde eden İmam’ın (a.s) başına kılıcını indirdi. Hiç kimse mertçe İmam’ın (a.s) karşısına çıkamazdı çünkü.
Ramazan ayının on dokuzuncu gecesi geldiğinde İmam (a.s) göğe bakıp uzun düşüncelere dalıyordu. Şu sözleri tekrarlardı: “Ne yalanladım, ne de yalanlandım. Bu bana vaad edilen gecedir.” (es-Savaik’ul-Muhrika, s.80; Bihar’ul-Envar, 42/230). Geceyi İmam (a.s) dua ve yakarışlarla geçirdi. Sonra sabah namazını kılmak üzere Allah’ın evine (mescide) doğru yöneldi. Her zaman yaptığı gibi insanları Allah’a ibadet etmeye çağırdı. Ardından namazına başladı. İmam (a.s) Rabbine yakarmakla meşgul iken melun cani Abdurrahman İbn-i Mülcem birden fırladı ve “Hüküm Allah’ındır, senin değil!” diye bağırarak mübarek başlarına bir kılıç indirdi. Kılıç, İmam’ın (a.s) kafasını yarmıştı. İmam’ın (a.s) dudaklarından şu sözleri dökülüverdi: “Kâbe’nin Rabb’ine and olsun, kurtuldum.” (el-İmame ve’s-Siyase, s.180; Tarih-u Dimaşk, 3/367 Tercümet-u İmam Ali). Mescitte bir uğultu koptu. İnsanlar bir anda koşmaya başladılar. İmam’ın (a.s) mihrabında kanlar içinde yattığını gördüler. Başı sarılmış vaziyette evine götürdüler. İnsanlar ağlıyor, figan ediyorlardı. Cani İbn-i Mülcem yakalandı. İmam (a.s), oğlu Hasan’a, diğer oğullarına ve ailesine ellerindeki esire iyi davranmalarını tavsiye ettikten sonra şöyle dedi: “Cana karşılık candır. Eğer ben ölürsem, beni öldürdüğü gibi siz de onu öldürün. Eğer yaşarsam, o zaman onun hakkındaki kararımı ben veririm.” (Makatil’ut-Talibiyyin, s.22; Şerh-u Nehc’il-Belâğâ, İbn-i Ebi’l-Hadid, 6/118; Bihar’ul-Envar, 42/231).
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100