Bu haber kez okundu.

‘O asla düşmandan kaçmaz’
Hudeybiye barış antlaşmasından sonra Müslümanların gücü donanım ve sayı bakımından gittikçe artıp gelişiyordu. Kureyş’in barış antlaşmasına imza atması bir tür teslim oluş olarak algılanıyordu. Geride fitne çıkaran, kargaşaya sebep olan, nifak ve kalleşliği temsil eden bir güç kalmıştı. Medine dışındaki Yahudiler. Peygamberimiz (s.a.a), dışarıdan destek alarak düşmanca bir tutum içine girebilirler endişesiyle onları sürekli kontrol ediyordu.
Peygamberimiz (s.a.a) Yahudilerin kalesi konumundaki Hayber üzerine yürümeye karar verdi. Ashabına en kısa sürede savaşa hazırlanmalarını emretti. Hazırlıklar tamamlandı ve Peygamberimiz (s.a.a) Medine’den yola çıktı. Sancağı Hz. Ali’ye verdi. Hayber’e doğru durmadan yol aldı. Hayber’e vardıklarında karanlık çökmüştü. Hayber halkı böyle bir olaydan haberdar değildi. Sabah olunca evlerinden çıktıklarında Peygamber’in (s.a.a) ordusunu karşılarında gördüler. Bunun üzerine geri dönüp kalelerine kapandılar. Peygamberimiz (s.a.a) kaleyi kuşatma altına aldı ve onları sıkıştırdı. Kalenin çevresinde iki taraf arasında kanlı çarpışmalar oldu. Peygamberimiz (s.a.a) bazı kaleleri ele geçirdi. Kuşatma ve çatışmalar bu şekilde yirmi küsur gün kadar sürdü. Ama diğer bazı kaleler inatla direniyordu. Hz. Peygamber (s.a.a) sancağını Ebu Bekir’e vererek onu kalelerin üzerine gönderdi. Ebu Bekir bir sonuç alamadan geri döndü. İkinci gün sancağı Ömer’e vererek saldırmasını emretti. O da arkadaşı gibi bir sonuca varmadan geri döndü. Bu arada o arkadaşlarını, arkadaşları da onu korkaklıkla suçluyorlardı. Sancağı kendi elleriyle birine verip de bir sonuç alınmadan geri dönülmesi, ya da birini bir hedefe gönderip de onun yenilmiş, bozguna uğramış olarak geri dönmesi Peygamberimize (s.a.a) ağır geldi. Bunun üzerine derin anlamlar içeren, yüce olgulara işaret eden tarihî bir söz söyledi: “Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki, o Allah ve Resûlü’nü sever, Allah ve Resûlü de onu severler. Döne döne vuruşur, asla düşmana sırt çevirip kaçmaz. Allah onun önünü açar. Cebrail sağında ve Mikail de solunda olur.” (Tarih–i Taberî, 2/300; Tarih–u Dimaşk, İbn–i Asakir 1/166, Tercumet’ul–İmam Ali; Tezkiret’ül–Havass, İbn–i Cevzi el–Hanefî, 32; Sîret’ul–Halebiye 3/37).
Herkes başını kaldırıp boynunu uzattı. Bütün herkesin dileği bu sözlerle kendisinin kast edilmiş olmasıydı. Hatta Ömer b. Hattab şöyle demişti: “O günden başka hiçbir zaman emirlik istememiştim. O gün bayrağın bana verilmesini temenni etmiştim.” (Tezkiret’ül–Havass, s.32).
Gün ağarınca Peygamberimiz (s.a.a) kalktı ve bayrağın getirilmesini istedi. İnsanlar tutmuş bekliyorlardı. Sonra Ali’yi (a.s) çağırdı. Orada bulunanlar dediler ki: “Ya Resûlallah, gözleri ağrıyor.” Buyurdu ki: “Onu çağırın.” Seleme b. Evka gitti ve gözleri ağrıdığı için yürümekte güçlük çeken Hz. Ali’nin elinden tutup onu Peygamber’in (s.a.a) yanına getirdi. Hz. Ali gözlerini sargı ile bağlamıştı. Resûlullah (s.a.a) Hz. Ali’nin başını kucağına aldı, sonra eliyle ağzının suyunu alıp onun gözlerine sürdü. O anda daha önce hiç ağrımıyormuş gibi sapasağlam oldu. Sonra Peygamberimiz (s.a.a) Ali’ye şöyle dua etti: “Allah’ım! Sıcakta ve soğukta ona yardımcı ol.” (Tarih–i Taberî, 2/301; el–Kâmil, İbn–i Esir, 2/220; Feraid’üs–Simtayn, 1/264).
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100