06 Eylül 2015 Pazar 00:59
1167 Okunma
O, iman ve cesaret abidesiydi

Uhud’da Ebu Süfyan ve beraberindekiler geri döndükten sonra, Resûlullah (s.a.a) Hz. Ali’ye, “Onları takip et, bak ne yapıyorlar? Eğer atları yanlarına alıp develere binmişlerse, bil ki Mekke’ye gitmek niyetindeler. Şayet atlara birmiş, develeri ise yanlarında sürüyorlarsa, Medine’ye gelmek niyetindeler” dedi.
Ali (a.s) der ki: “Onları takip ettim. Baktım ki, atları yanlarına almış develere binmişler. O zaman anladım ki Mekke’ye gitmek niyetindeler.” (A’yan’uş-Şia, 1/389; es-Sîret’ün-Nebeviyye, İbn-i Hişam, 3/94).
Resûlullah (s.a.a) ailesinin yanına dönünce kızı Fâtıma (a.s) kılıcını aldı. Peygamberimiz (s.a.a) dedi ki: “Kızım, şunun üzerindeki kanı yıka.” Ali (a.s) kılıcını almış, eli omuzlarına kadar kana boyanmıştı. Resûlullah (s.a.a) Fâtıma’ya dedi ki: “Bunu al, ey Fâtıma! Kocan hakkını verdi. Kılıcıyla Kureyş’in ulularını öldürdü.” (A’yan’uş-Şia, 1/390).
Uhud Savaşı’nda Hz. Ali (a.s) göz kamaştırıcı bir yiğitlik sergiledi. Başka hiç kimsenin yapamadığı işler başararak savaş alanında bir yıldız gibi parlamıştı. Peygamber’in (s.a.a) sancaktarıydı. Müslümanların büyük kısmının kaçmasına rağmen o sancağı yere düşürmedi. Müşriklerin sancağını taşıyanları birer birer öldürdü. Bununla büyük bir askerî yetenek ve eşsiz bir cesaret örneği sergiledi. 
Resûlullah’ın (s.a.a) yanında sebat etmesi ve insanların kaçmasına rağmen Peygamber’in (s.a.a) yanından ayrılmaması, savaşa olan derin inancının göstergesidir. Bu aynı zamanda akidenin yüreğindeki derinliğini ve köklülüğünü sergilemektedir.
Peygamber’in (s.a.a) koruyucusuydu. Peygamber’i (s.a.a) öldürmeyi amaçlayan müşrik birliklerine karşı koyarak onları püskürtüyordu. Bu açıdan Peygamber’e (s.a.a) bir kötülüğün ulaşmasını önleyen canlı bir zırh gibiydi. O gün öldürülen müşriklerin büyük çoğunluğunu o öldürmüştü. Bu da onun yüksek savaş yeteneğini, gücünü ve cesaretini göstermektedir.
Savaş meydanında üstün ahlâkın ve yüce değerlerin uygulayıcısıydı. Avret yerlerini açan Talha b. Ebu Talha’yı, hayâ ve böyle bir duruma düşen birini öldürmeyi temsil ettiği üstün ahlâkî değerlere yakıştırmadığı için öldürmemişti.
Peygamber’e (s.a.a) yakındı, ondan hiç ayrılmıyordu. Öyle ki, gelen saldırılara karşı koyması için Hz. Peygamber (s.a.a) onu yönlendiriyordu. İçine Müslümanlar düşsünler diye Ebu Amir Rahib’in savaş meydanında kazdığı ve üzerlerini örterek kamufle ettiği çukurlardan birine düşen Hz. Peygamber’i (s.a.a) elinden tutarak çıkaran oydu. (es-Sîret’ün-Nebeviyye, İbn-i Hişam, 3/80).
Peygamber’in (s.a.a) yüzüne ve başına bulaşan kanları ve toprağı yıkasın diye deri kalkanıyla gidip su getiren de oydu.
Aldığı onca yaraya ve son derece yorgun düşmüş olmasına rağmen, Kureyşlilerin dönmesinden sonra Hz. Peygamber (s.a.a) onlarla ilgili bilgi edinmesi için onu takibe gönderdi. Bu da Hz. Peygamber’in (s.a.a) Hz. Ali’ye, gözlem yeteneğine, gözlemlediği olayları iyi analiz edip kavramasına, önceden hesap edilmeyen olaylar karşısında isabetli kararlar verip uygulama becerisine olan güvenini gösteriyordu. Çünkü henüz savaş sona ermemişti. (Allame Seyyid Muhsin Emin, A’yan’uş-Şia, 1/390).
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100