25 Ocak 2004 Pazar 00:00
227 Okunma
?Ölene kadar yolundayız'
RIDVAN BİATI

Resûlü Ekrem, bir an evvel neticeye gitmek için ikinci kez elçi göndermeye karar verdi. Meseleyi Hz. Ömer'le istişare ettiklerinde Hz. Ömer; Resûlullah isterlerse kendisinin gidebileceği, fakat çevre ve akrabasının çokluğundan dolayı Hz. Osman'ın gitmesinin daha uygun olacağı yönünde görüş beyan ettiler. Allah Resûlü de, bu görüşü tensib ettiler. Mekke müşrikleri katında, Hz. Osman'dan daha itibarlı, daha nüfuzlu bir kimse olsa idi, Peygamberimiz, Mekke'ye onu gönderecekti.

Peygamber Efendimiz asla geri dönmeyip umreyi tamamlayacaktı. Dolayısıyla, gidecek elçinin Kureyşlilerin inadını kıracak vasıfları haiz olması şarttı. Bilhassa, umreye müsaade ettikleri takdirde, korkak durumuna düşmekten çekindikleri için inatlarını kırmak hayli zordu. Hz. Osman'ın amcazâdeleri olan Benî Ümeyye, Kureyş'in eşrafından ve kalabalık idiler. Ayrıca Hz. Osman yumuşak tabiatli, hayâ ve edep timsali; Resûlullah'ın "İkinci Yusuf" diye taltifine mazhar olacak kadar güzel yüzlü idi. Yine, Bedir~|~'e katılmamış olması kendisine fazla husumet göstermemelerine vesile olacaktı.

Diğer yandan; gidecek elçinin diğer iki vazifesi de İslâm'ı tebliğ etmek ve Mekke'de olup da Müslümanlığını gizleyenlere yakında esaretlerinin sona ereceği müjdesini vermek olacaktı. Yine çevresi ve çehresi itibariyle bu iki vazifeyi de herhalde en iyi Hz. Osman yapardı. Nitekim, orada mahsur kalmış bir kadınla erkeği verdiği müjdeyle ağlatmıştı ki, Hz. Osman'ın onlar için; "Ağlamaktan ölecekler sandım", diyordu.

Burada, her hizmette öne çıkan Hz. Ömer'in; bu hizmette kardeşini tercih etmesi; dâvâ hassasiyetinin ne kadar ince ve ileri boyutta olduğunu göstermesi açısından çok manidardır. Evet, o, birçok olayda en önce harekete geçmiş, ileri atılmıştı. Mayasında bu vardı fakat, dâvânın selâmeti kaygısı, ondaki bu cevvalliğin her zaman bir adım önündeydi. Her dâvâ adamında bu vasfın olması gerekir. Dâvâ adamı çok kabiliyetli olsa da, her konuda işe atılmadan önce, o konuda başka bir kardeşinin sonuca daha iyi şekilde gidip gidemeyeceğini çok iyi düşünmesi gerekir. İleride göreceğimiz gibi; Hz. Ömer'in, Hudeybiye Anlaşması için müşriklerin öne sürdüğü şartları Allah Resûlünün kabul etmesine içerleyip; ancak âyet inince tatmin olmasındaki âmil de, yine bu dâvânın selâmeti hassasiyetini önde tutmasıdır. Ne var ki, teslimiyet, hepsinin fevkindedir ?ki bu vadiye hikmetler bölümünde değineceğiz?.

* Bir diğer nükte de; Ashabının, bilhassa istişare kadrosunun Resûlullahla nasıl bütünleştiğinin görülmesidir. Onlar, her iş ve davranışlarında; "Benim yerimde Allah Resûlü olsa ne yapar veya düşünürdü?" sancısını çeken insanlardı. Hatta, O'ndan kilometrelerce uzakta olsalar da; "O, şu an ne yapıyordur?" kaygısıyla hareket ederlerdi. Bu muazzam sevgi ve râbıta hali, onları, Resûlullah'la bütünleştirmişti. Nitekim Hz. Ömer'in, Allah Resûlü'nün üç hedefle elçi göndermek istediğini anlayıp en uygun insanı tavsiye etmesi bu rabıtanın neticesi olsa gerektir. İşte bu râbıta hali, sonsuz hazinelere kapı açan anahtar gibidir. Çünkü insan?ı kâmilden fersah fersah uzakta da olsanız, râbıta ile ona yakın oluyorsunuz. O râbıtadan uzak olmak da, öyle bir nasipsizliktir ki, öyle zevâtın en yakınında da olsanız istifade edemiyorsunuz. Hak dostlarının; "Zikirsiz râbıta erdirir; râbıtasız zikir erdirmez", demelerindeki nükte de işte burada gizlidir. Hz. Osman'ın da, Peygambere aynı râbıtayı nasıl güzel kurduğunu şu olay bize göstermektedir:

Hz. Osman, akrabalarıyla görüşmek için Resûlullah'tan izin alan on kişiyle beraber Mekke'ye geldiğinde müşriklere, Peygamberimizin gönderiliş maksadını anlatıp; onları İslâm'a davet ettiyse de, müşriklerin cevapları menfi oldu: "O, hiç bir zaman Mekke'ye girip Kâbe'yi tavaf edemez. Fakat sen tavaf etmek istersen, et", dediklerinde Hz. Osman, celâllenerek; "Hayır! Resûlullah tavaf etmedikçe, ben de etmem", diye mukabele etti. Onlar da hiddetlenerek, Hz. Osman'ı bir müddet göz hapsine aldılar.

Mekke'de bu konuşmalar geçerken, bazı sahabiler: "Ya Resûlellah! Osman, Beytullah'a kavuştu. Onu tavaf etti. Ne mutlu!" dediler. Peygamber Efendimiz; "Bizler, tavaftan alıkonulmuş bir halde iken, hiç sanmam ki, Osman, Beytullah'ı bizsiz tavaf etsin!", buyurdu.

Onlar, yine inceliği anlamayarak; "Ya Resûlellah! Osman, Beytullah'a varıp kavuşmuş iken, Kureyşliler, ona ne diye engel olsunlar", dediklerinde, Hz. Resûlullah Efendimiz: "Beytullah'ı biz tavaf etmedikçe, Osman da tavaf etmez!", buyurdular.

Görüldüğü üzere Hz. Osman, Resûlullah'tan uzakta olsa bile râbıtası, hâli, tavrı, ince düşüncesi yani her şeyiyle Allah Resûlüyle beraber. Ne mutlu, bu aşk ve bağlılığı yakalayanlara!..

Bu arada Hz. Osman'ın Mekke'de kalışı uzadı. Müslümanların kulağına Hz. Osman'ın öldürüldüğü haberleri gelmeye başladı. Oldukça müteessir olan Resûlullah Efendimiz: "Bu kavme, lâyık oldukları cezayı vermeden dönmeyeceğiz", buyurarak, halkı biat etmeye çağırdı. Müslümanlar, orada Semûre adı verilen ?ki biattan sonra Rıdvan adı verilmiştir? bir ağacın altında ölene kadar Allah yolunda savaşacaklarına dair Allah Resûlüne biat edip, söz verdiler. Resûlullah Efendimiz, en son Hz. Osman adına kendisi biat ettiler. Bu biate "Biatü'r?Rıdvan: Rıdvan Biatı", denmiştir.

Cenab?ı Hak, bu biate katılanları Feth sûresinin 18 ve 19. âyetlerinde överek şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz Allah, o ağacın altında sana biat eden mü'minlerden razı oldu. Kalplerinde olanı (ihlâsı) bildi ve onlara huzur ve sükûnet bahşetti. Onları yakın bir fetih ve elde edecekleri büyük ganimetlerle mükâfatlandırdı. Allah Aziz'dir, Hâkim'dir, mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir".
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner121