04 Ocak 2004 Pazar 00:00
172 Okunma
Peygamberimizin daveti
Varlık sahnesine çıkmak bir seçilmişliktir. Hatta bir taş, bir ot, bir hayvan yahut başka bir canlı olarak değil de insan olarak dünyaya gelmek, daha özel bir seçilmişlik ve sevilmişliğin ifadesi sayılabilir. İnsan yahut başka bir varlık olmak noktasında yegane irade sahibi âlemlerin Rabbi olan Allah'tır. Bu açıdan yaratılmışların bir tercihi de sözkonusu değildir. Hiç kimse, insan olmayı arzuladığı ve istediği için insan olarak yeryüzüne gelmemiştir. Rabbi öyle seçmiş, öyle sevmiş ve yaratmıştır.

İnsanı seçen, seven ve yaratan Cenâb?ı Allah, ona mutluluk yollarını açıklamıştır. Zira insanı en iyi bilen ve tanıyan, onun Yaratıcısıdır. O, insan olmak nimetinin devamlılık kazanması, faziletlerle dolu mutlu bir hayatın yaşanması, bu seçilmişlikteki imtihan ve ardındaki hesap verme sırrına vakıf olunması için peygamberlerini, elçi ve dostlarını birer hidayet rehberi olarak göndermiştir. İlk insan olan Hz. âdem'i (as), aynı zamanda ilk peygamber kılmıştır. Kendilerine hidayet rehberleri gö~|~ndermediği hiçbir kavme de azap etmeyeceğini haber vermiştir. Allah elçilerinin ilki olan Hz. Adem'den son peygamber Hz. Muhammed'e (sav) kadar nice Hak elçileri gelip geçmiştir. Bütün bu elçilerin getirdiği mesajda, takdim ettiği dinde temel esasların aynı olduğu gözlenmektedir. Nitekim Peygamberimizin (sav) daveti, diğer elçilerin davetlerini tevhid, tamamlama ve kemâle erdirme esası üzerine kurulmuştur.

Her Allah elçisinin davasının iki temel esas üzerine bina edildiğini söylemek mümkündür. Bunlardan biri akîde (inanç), diğeri ise teşri (şeriat koymak; insanın iç ve dış taibatına yönelik birtakım düzenlemeler getirmek). İman esasları diyebileceğimiz akîdenin temel prensipleri Hz. âdem'den son Peygamber Hz. Muhammed'e (sav) kadar değişmemiştir. Esasen, kaynağını Allah'tan alan, aynı davanın temsil ve tebliğcileri olan hak peygamberlerin, inanç konusunda ayrılığa düşmeleri, temel esaslarda farklı ölçülerle gönderilmeleri düşünülemez. Şeriat koyma konusunda, farklılıklar sözkonusu olabilir. Bu düzenlemelerin temeli, kulların dünya ve ahiret saadetini sağlama esasına dayanır. Toplumların genel karakteri, zaafiyet ve faziletleri, kâbiliyet ve teklifi kaldırabilme takatları ?hikmet?i ilâhî gereği? kendilerine gönderilen şeriatlerin sunduğu mükellefiyetlerde farklılıklar gündeme getirmiştir. Zira, 'Allah, hiçbir kimseye kaldıramayacağı sorumluluğu yüklemez'. O, mutlak adalet ve merhamet sahibidir. Böylece; milletlerin ve ümmetlerin farklılığı, şeriatlerin çeşitliliğini doğurmuştur. Öyleyse; farklı ilâhî dinler yoktur, farklı şeriatler vardır.

Son Peygamber Hz. Muhammed'in (sav) gelişiyle; insanlığa, ilk peygamberden o güne dek gelen bütün şeriatleri kuşatan yegane bir din takdim edilmiştir. Hz. İsa'nın, Hz. Musa'nın, Hz. İbrahim'in ve Hz. âdem'in... Rabbi olan Allah, Hz. Muhammed'i en son ve en kâmil bir din ile göndermiştir. Esasen; Musa (as) da İslâm'ın peygamberidir, İsa (as) da, İbrahim ve Adem (as) da... Bunlardan herhangi birini inkâr, İslâm'ı inkâr gibidir. Küfrün ta kendisidir. İslâm'ı reddetmek ise, Allah'ı inkâr demektir. Zira, Hz. Musa'yı ve Hz. İsa'yı gönderen Cenâb?ı Hak, en son ve kâmil bir din ile Hz. Muhammed'i göndermiştir. Rablerinin kendilerine gönderdiği kitapları tahrif etmek suretiyle peygamberlerine en büyük ihaneti yapan insanların tek kurtuluş yolu, bütün peygamberleri ve şeriatlerini kuşatan en kâmil dine, 'Allah katında tek din'e tâbi olmaktır. O din, İslâmiyet'tir. Cenab?ı Hak, âl?i İmran sûresinin 19. âyetinde şöyle buyuruyor:

"Allah katında hak din İslâm'dır. (Daha önce) kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastan, kıskançlıktan ötürü ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah, hesabı çabuk görendir".

Devam eden âyet?i kerîmelerde de, doğru yolu bulmanın en açık ölçüsü takdim edilir: "(Yegane hak din olan İslam konusunda) seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: 'Ben kendimi Hakk'a teslim ettim; bana uyanlar da'. (Ve yine) kendilerine kitap verilenlere ve (kitap gönderilmeyen) ümmîlere de ki: 'Siz de İslâm oldunuz mu?' Eğer İslâm olurlarsa, doğru yolu bulurlar. Yok, eğer inadlarında ısrar eder yüz çevirirlerse, sana düşen, sadece duyurmaktır, tebliğdir. Allah, kullarını görmektedir".

Yahudiler, kendi dinlerinden başka bir din, kendi kabileleri dışından bir peygamber gelmeyeceğini düşündüler; bu noktada ısrar ettiler. Kendilerinden sonra gönderilen İsa'yı (as) inkâr ettiler; Hristiyanlığı tahrif etmeye giriştiler. Hristiyanlar da, Yahudilerin ihtirasına bürünerek, tahrif edilmeden önceki İncil'de geleceği müjdelenen Hz. Muhammed'e (sav) sırt çevirdiler. Allah'ın dininden uzak düştüler. Kendi elleriyle yazdıkları kitapları 'İncil' olarak takdim ettiler. Hak dini unuttular. Neticede ihtiraslar, iftira ve ihtilaflara dönüştü. Bu sebeple; ihtilâflardan kurtulmanın tek çaresi, bütün insanlığı ?hatta cinleri de?kuşatan İslâm'a yönelmek; Cenâb?ı Allah'ın bizzat teminatı altında bulunan zikrine, yani Kur'ân'a sarılmaktır. İslâm'a gönül vermek, Hz. Muhammed Mustafa (sav)'in ümmeti ve vârislerinin bendesi olarak Kur'ân?ı Mu'cizü'l?Beyan'ın hizmetinde bulunmak ne büyük bir nimettir!..
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100