Bu haber kez okundu.

Peygamberin, sırtını dayadığı iman abideleri

İslâm’ın büyük bir hızla yayıldığı dönemde Mekke Kureyşlilerin uykularını kaçıran bir yer olmuştu. Çıkarlarını tehdit eden büyük bir tehlikeydi İslâm. Bunun üzerine müşrikler İslâmî davetin sesini bastırmak için şiddet ve baskı yöntemini devreye soktular. Düşmanlık ve azgınlık kılıçlarını sıyırdılar. Ebu Tâlib, Resûlullah (s.a.a) için güvenilir bir koruyucu kalkan olma hususunda Kureyş’in tuzağına düşmedi. Kureyşliler, Kureyş liderlerinin nezdinde onurlu ve saygın bir yere sahip olan bu heybetli adamı aşamadılar. Peygamber’e (s.a.a) ilişemediler. Çünkü doğrudan Peygamber’e (s.a.a) saldırmak Ebu Tâlib’le birlikte bütün Haşimoğulları’nı karşılarına almak anlamına gelirdi. Kureyş’in de böylesine zor ve pahalı bir adımı atacak hâli yoktu.
Bunun yerine, kölelerden ve yoksullardan oluşan Müslümanlara yöneldiler. Onları dinlerinden döndürmek, Peygamber’e (s.a.a) bağlılıktan vazgeçirmek için akıllara durgunluk veren işkence, baskı ve şiddet yöntemlerine başvurdular. Kureyş bu girişiminde, kaya gibi sarsılmaz bir dirençten, İslâm’a ısrarla bağlılıktan, İslâm’ın nebevî yönteminden ayrılmama kararlılığından başka bir şeyle karşılaşmadı. Resûlullah (s.a.a) Müslümanların kurtulmalarının tek yolunun Mekke’den ayrılıp Habeşistan’a hicret etmeleri olduğunu gördü. (es-Sîret’ün-Nebeviyye, İbn-i Hişam, 1 / 321).
Mekke’de Müslüman olarak seçkin ve gözde şahsiyetlerden başka kimse kalmadığına göre, kanlı bir yüzleşme ihtimallerin en uzağıydı. Bu durumda bütün alternatifler birer birer ortadan kalkıyordu. Bu durumda Kureyş’in elinde savaşa gerek duymadan Peygamber’i (s.a.a) zayıflatacak yöntemleri geliştirmekten başka bir alternatif kalmıyordu. Aldıkları karar, Haşimoğulları’nı ve onlarla beraber olanları, Peygamber’i (s.a.a) Kureyş’in baskılarından koruduklarını, himaye etmelerini bahane ederek sosyal ve ekonomik bir ambargoyla kuşatmaktı. Böylece Kureyş’in Haşimoğulları’na karşı pasif savaşı başlamış oldu.
Müslümanlar ve Haşimoğulları savunma ve himaye yöntemlerini en güzel şekilde uygulama fırsatını bulabilecekleri için Ebu Tâlib vadisinde toplandılar. Kureyş’in kalkışacağı herhangi bir fiili saldırı durumunda da daha rahat savunma yapmak mümkün olduğu için belli bir yerde toplu hâlde bulunmaları en uygun çözümdü. (es-Sîret’ün-Nebeviyye, İbn-i Hişam, 1/350; A’lam’ul-Vera, 1/125).
Peygamber’in (s.a.a) can güvenliğini sağlamaya dönük ek tedbir olarak, Ebu Tâlib, İmam Ali’den (a.s.), geceleri Peygamber’in (s.a.a) bulunduğu yerde nöbet tutmasını, vadi dışından gelip Peygamber’e suikast düzenleyebilecek kimselere karşı tetikte olmasını istedi. (el-Bidaye ve’n-Nihaye, İbn-i Kesir, 3/84).
Ali (a.s) babasının emir ve uyarılarını dikkate alarak, risalet ve risaletin taşıyıcısı uğruna canını hiçe sayarak Peygamber’in (s.a.a) yatağında geceliyordu.
Ali (a.s) canını tehlikeye atma hususunda bu kadarıyla da yetinmedi. Bazen ambargo altındakilere yiyecek getirmek için gizlice Mekke’ye gidiyordu. (Şerh-u Nehc’il-Belâğa, İbn-i Ebi’l-Hadid, 13/256) Çünkü vadidekiler kimi zaman yerde biten otları yemek zorunda kalıyorlardı.
Böyle bir dönemde bu tür bir eylemi ancak sarsılmaz bir kalbe, yiğit bir yüreğe ve nebevî bir bilince sahip, Resul’ün sevgisinde kaybolan bir kimse göze alabilirdi. O da Ali b. Ebu Tâlib’di.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100