Bu haber kez okundu.

Sel O’ndan iner, kuş O’na yükselemez

Ahmet Erimhan / Uluslararası 7. Ehl-i Beyt Sempozyum Tebliği - I

Adalete, ilahi aşka, gözyaşına, kadere teslim olmaya, zalime direnmeye, Sevgili için can vermeye, Allah’ın murad ettiği dine inanmaya itikad etmiş Ehl-i Beyt dostlarını, meleklerin gölgesinde yapıldığına gönülden inandığım bu Ehl-i Beyt sofrasından hürmetle selamlıyorum. Bu zengin sofradan kana kana içmemize ve doymamıza vesile olan Ehl-i Beyt’in has evladı Prof. Dr. Haydar Baş  Hocama da tüm kalbi duygularımla saygılarımı, şükranlarımı arz ediyorum. 14 asır boyunca adalet ve hakkı aramada Ehl-i Beyt’e  sığınan, zulme ve zalimlere karşı Ehli Beyt’in duruşunu şiar edinen, işkence ve kırbaç altındayken “Ali, Ali” diye seslenen tüm nesillere, Ehl-i Beyt’e her zamandakinden daha muhtaç olan bugünkü nesle ve aynı zamanda şu anda dünyanın dört bucağında adalet, hak ve inanç için mücadele eden Müslümanlara, bu mukaddes Ehl-i Beyt beraberliğinin bir zafer muştusu taşımasını, bir müjde günü olmasını temenni ediyorum. Değerli Ehl-i Beyt aşıkları! Kabul edelim ki bugün İslam toplumu inancını kaybetmiş, adaletten şaşmış, hedefini yitirmiş, itikadî sağlamlığı ölmüştür. Vahdet yitik malımız olmuştur bugün. Adalet, vahdet, itikadî sağlamlık, hedef ve inanç için İslam medeniyetini yeniden inşa etmek zorundayız. Her şeyin yeniden, insandan başlayarak, kurumlar ve ulema ve tüm kavramların tarifini yeniden yazmak zorundayız. Bunun için temel referansımız ne olacak? Hz. Ali’nin ve Hz. Hüseyin’in İslam adına katledildiği bir tarihe ve yazık ki bugün o tarihi kat be kat aşacak içerden ihanet örneklerine sahibiz. Yiğit düştüğü yerden kalkar. Hz. Peygamberin çocuklarına reva gördüğümüz zulmün her karesinden nadim olalım, gözyaşları dökelim ve bizleri doğru bir idrake ulaştırması için Allah’a geceler boyu dualar edelim. Çünkü bizim için vazgeçilmez, şaşmaz, yanılmaz bir tek kaynak var: Ehl-i Beyt!.. Değil mi ki Cenab-ı Hak bize Ehl-i Beyt’ini emanet olarak bıraktı, o halde medeniyetimizi ilmik ilmik örerken kıblemiz, ölçümüz, temel beslenme kaynağımız, referans adresimiz Ehl-i Beyt olacak, Ehl-i Beyt olmak zorundadır! Bu Süninin de, Şia’nın da reddebileceği bir durum değildir!

Bakınız Ehl-i Beyt’in zirvesi Ali Efendimiz Kur’an’dan sonraki en önemli kaynağımız olması gereken bir üslup ve içerik şahikası Nechu’l-Belağa’da ne buyuruyorlar: “Beni kaybetmeden bana Allah’ın kitabından sorun. Her ayetin nerede nazil olduğunu, dağda mı, yumuşak toprakta mı indiğini herkesten daha iyi bilirim. Bana fitneleri sorun. Her fitnenin ne zaman kopacağını ve onda öldürülecekleri bilirim... Sel benden iner, kuş bana yükselemez.” Evet sel O’ndan iner, kuş O’na yükselemez. Hodri meydan, var mı bu sözün üstüne söz söyleyebilecek birisi!  Bu nasıl bir iman, bu nasıl bir özgüven, bu nasıl bir zenginlik ve derinlik? Ve elbette bizler için sapasağlam, tertemiz bir liman! Elimizdeki en büyük İslam mirası, en büyük hazine Hz. Ali’dir, Ehl-i Beyt’tir kardeşlerim! Bunu vazgeçilmez bir hakikat olarak göğsüne bir zafer nişanı olarak takabilirsiniz! Her derdimize ilaç onlardır. Dar sokaklara dalmaya, karanlık dehlizlerde yüzmeye, fitnenin peşinde koşmaya, bâtıldan iktidar dilenmeye hacet yok. Hz. Ali’yi anlayalım, Hz Ali efendimizi hüccet ve kaynak kabul edelim yeter.

Hepimize kıyamete kadar yeter!

Buna karar verdiğimiz gün tüm dertlerimizden kurtulacak, yaşadığımız zillet sona erecek, Ehl-i Beyt mikyasında, Hz Ali’nin mukaddes adalet terazisinde hak ve bâtıl ortaya çıkacak ve Allah’ın murad ettiği İslam’ı anlamış ve yaşamış olacağız. Medeniyetimizi inşa ederken kıbelimiz, niyetimiz ve amelimiz sağlam olacak kardeşlerim. Ehl-i Beyt yolunun sağnak sağnak üstümüze rahmet olmasını istiyorsak adil olacağız. Yani Üstad BAŞ’ımızın adalet tarifleri ile haklıya hakkını teslim edeceğiz, hadsize de haddini bildireceğiz !
İslam aslında tavırdır

Bu ölçü önemlidir ve bu ölçü içersinde kıymetli Ehli- Beyt dostları, Hz. Ali Efendimiz’in hilafet hakkı için “tarihte 3-5 kişi arasında yaşanmış ve orada kalmış basit bir ihtilaf” diyemeyiz. Eğer öyle olsa idi zaten mes’ele orada kalır unutulur giderdi. Bilakis bu gasp aslında Hz. Ali efendimize dönük bir hak gasbı değildir. Bu halkın, daha doğrusu İslam milletinin tüm zamanlarda hakkının gasp edilmesi demektir! O nedenle bu husus tarihsel bir mevzu olarak telakki edilemez. Altını bir kez daha çizelim ki hilafet mes’elesi basit, dünyevi bir iktidar savaşı değildir! Bu hususta yaşananlar İslam’ı şekillendirmiştir. Tercihimiz bizim bir imtihanımız olurken aynı zamanda tertemiz suyu, tertemiz mi yoksa bulanık mı içmek zorunda kalacağız, onu belirleyecektir. Bu hususu çözmeden, kalbi, ameli ve ölçüsel hatadan dönmeden rahmet akmayacak, bunu bilelim. Hz. Ali adaletine talip isek şayet O’nun hakkını teslim etmek zorundayız önce bu bir! Ehl-i Sünnet veya başkaları şu hakikati bilmek durumundadır: Hz. Ali Efendimiz ve Ehl-i Beyt ve İmamlar, tarihin tüm zamanlarında görülmemiş bir haksızlığa uğramıştır. Elbette o ulu’l-azim zümrenin şahıslarında haksızlığa uğrayan İslam’dır. Çünkü onlar İslamın müşahhaslaşmış, ete kemiğe bürünmüş hallerdir! Yoksa bahsettiğimiz şey Ali’nin mevkii makamı değildir. Efendimiz Ali için bunu konuşmak ayıpların en aşağısıdır! Çünkü Ali efendimiz meleklerin kanatlarında ve vahyin nefesi ile büyümüştür. Günahı tatmamıştır. Hz. Muhammed’in (s.a.a.) kardeşidir, Fatımatü’z-Zehra’nın biricik eşidir. İlim onsuz ilim değildir! Savaş meydanlarının yenilmez cengaverdir! Ve ne desek azdır! İşte bu Ali’nin derdi tabiidir ki İslam’dır! Hz. Peygember’in teslim, kendisine teslim ettiği ve kıyamete kadar korunması icap eden islam! O nedenle Ali Efendimizin her tavrı, imametinin çalınmasına karşı gösterdiği tavrı da sadece o dönem için değil, tüm zamanlar için doğurduğu sonuçları ile değerlendirilmelidir. Evet Hz. Ali Efendimiz Sakife’de gasp edilen hakkına karşı “susma” hakkını kullanmıştır. Bunun böyle olması gerekiyordu. Aksi takdirde Ali Efendimiz mesela eline silah alsa idi, şehadeti seçse idi, ya da zindana düşse idi ya da başkaca bir yöntemi seçmiş olsa idi İslam belki de tüm zamanlar da ortadan kalkabilirdi! Efendimiz Ali sadece yaşadığı döneme değil, tüm zamanlara velayet ettiğini susarak ispat etmiştir! O’nun sorumluluğu, kızgınlığı, üzüntüsü sadece Medine’dekiler ya da Sakife ahalisi değildir! Efendimiz susarak öyle bir tasarrufta bulunmuştur ki, yaşadığı dönemden kıyamete kadar devam edecek ve tek tek her insanın o teraziden yol ve istikamet bulduğu ve bulacağı bir adalet ortaya koymuştur. Aynı adalet anlayışı ile Hz. Hasan önce silahlı mücadele stratejisini uygular sonra yer altı mücadelesine yönelir. Hz. Hüseyin askeri açıdan düşmana galip gelmek için değil, imkansızlık döneminde düşmanı rezil etmek için şehadeti seçer! Böylece o şehadet kıyamet kadar devem edecek Ehl-i Beyt tasarrufunu “ben Müslümanım” diyen herkesin kafasına kafasına çakar! Zeynelabidin (a.s.) şehadeti seçemeyecek kadar zor şartlar altındadır. Zeynelabdin Efendimizin şehadeti toplumsal bir sonuç doğurmayacaktır. O nedenle Efendimiz sessizlik içinde ölmeye tercih ederek adaleti uygular! 

Muhammed Bâkır ve İmam Cafer adalet anlayışlarını, derin bir fikir mücadelesi temelinde oluştururlar. Böylece insan temelinde yeniden İslam milletinin temellerini ataralar. Medine ve Peygamber Mescidinden başka üssü kalmamış İslam yeniden ihya edilir. Küçük ve Büyük Gaybetin sahibi imamlar ise gaybetleri ile tüm müslümanları irşad ederler! Sonuç olarak şunu söylüyoruz. Ali ve diğer İmam Efendilerimizin her birinin adalet anlayışı aynı özdür ama uygulamaları farklı farklıdır. Birisi susar, diğeri savaşır, bir diğeri şehid olur, başkasının şehid olacak dahi imkanı yoktur sessiz şehadeti seçer, diğeri insan yetiştirir. Bir başkası gaybete çekilir ve gayebetten insanlığı irşada devam eder. Bunların hepsi sonsuz bir şekilde adildir ve ilahi adalet yöntemleridir bunlar! Ve aynı zamanda Müslümanlar için farklı seçenekler sunan rahmet kapılarıdır!

Adalet Hz. Ali’nin işidir 

Adalet anlıyoruz ki, Ali Efendimiz ve Ehl-i Beyt’in tek tek şahıslarında öyle hassas bir terazidir ki, orada tartılan şey belli bir mekan ve zamana sığdırılamaz. Bu gaye uğruna bizim yanlıştır, yazıktır dediğimiz şeyler aslında büyük bir hakikate hizmet edecektir! Onun için adalet evet adalet Ali’nin işidir. Yetki mutlak anlamda O’ndadır. Aksi durum keenlem yekündür! Değerli Ehl-i Beyt dostları! Hz. Ali Efendimiz, adaletin özü olan hakikati hiçbir zaman maslahata kurban etmemiştir. Efendimizin “en büyük maslahat maslahatsızlıktır” dediği ve sonuna kadar mücadele ettiği maslahat nedir? Maslahat Allah’ın koyduğu nizamatın toplum ve ferd için daha hayırlı olduğu gerekçesi ile değiştirilmesidir! Çoğunlukla kıyas üzerine kurgulanmış bu zihni faaliyet İslam  dünyasını baştan aşağı zehirlemiştir. Padişah ağabeyinin iktidarı için tehlike arz ettiği gerekçesi ile kundaktaki bebeği fetvalarla katleden,  Sakife’de Hz. Ali’nin imametini “Ali savaşlarda çok adam öldürdü onu seçersek toplumsal ahenk bozulur” diyen, Kerbela’da Hüseyin Efendimizin canını alan illet aynıdır: Maslahatçılık! Hakk’ın iradesini uygulamak yerine yan yollara sapmak ve nefislere uydurmak dini! Şöyle diyelim kardeşlerim! Ehl-i Beyt’in hakkını gasba evet denilmese idi şayet, bu gasba maslahat kılıfı giydirilmemiş olsa idi şayet bugün “Türk ordusu Suriye’ye girsin, ölenler şehiddir” denilmeyecekti. Ya da Vatikan’a Müslümanları suçlayıcı mektuplar gönderen Ilımlı İslamcı hocaefendilerimiz olmayacaktı! Anlatmak istediğimiz şey bu! Kısaca ve yeniden söylemek gerekir ise maslahat İslam’ı değil, Ehl-i Beyt İslam’ı olacaktı ve bu kansere tutulmayacaktık! İtikadi bir Güç Merkezi’ne ihtiyacımız var! Bu hayati bir mes’eledir. Bu Güç Merkezi olmadığı için için duruşu olmayan, duruş belirleyemeyen, rüzgarın önündeki yaprak misali oradan oraya savrulan bir  Müslüman profili ile karşı karşıyayız. Yanlış anlamayın, Sakife’dekilerin sorunu da buydu. Hz. Muhammed’i (s.a.a.) rıhlet edince itikadi güç merkezini kaybettiler ve dağıldılar! Hz. Ali’ye sarılmış olsalardı, yeniden O Merkez ile buluşmuş olacaklardı ve o zaman Zürarenin Efendimiz Ali’nin kabri başındaki ifadesi ile şu olacaktı: “Allah senden razı olsun ey mü’minlerin emiri! Allah’a yemin ederim ki, senin hayatın, hayrın ve iyiliğin anahtarıydı. Eğer insanlar seni kabul etselerdi, başlarının üzerinden dökülen ve ayaklarının altından fışkıran nimetlerden yerlerdi. Ama onlar sana kaşı nankörlük edip dünyayı tercih ettiler.” Başlarının üzerinden dökülen ve ayaklarının altından fışkıran nimeti maddi zenginliğin yanı sıra herhalde onura, şerefe sahip olmak, kuyruk olmamak, işgale ve fesada uğramamak, yani tüm hayırların makes bulması ve tüm şerlerin defi olarak anlamak gerekecektir. Ahiret saadeti  de dahil olmak üzere… 

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100